Baba; O Eşsiz Gölge

03 Aralık 2016Çocuk Eğitimi5 Yorum »

kemal-sayarBaba-oğul ilişkisi, psikanaliz ve psikiyatrinin ilgi alanlarından birisini oluşturuyor. Freud’un babayı oğula rakip gören ‘ödip karmaşası’ düşüncesi bugün evrensel bir durum olarak tanımlanmıyor. Babalık için ‘toplumsal bir kaza’ diyen Margaret Mead’in görüşleri de rağbet görmüyor.

Artık babalık, çocukların büyüme sürecinde duygusal ve zihinsel anlamda büyük sonuçları olan, karmaşık ve eşsiz bir olgu olarak hak ettiği değeri buluyor.

Babalık üzerine yapılan araştırmalar, baba-çocuk bağının, anne-çocuk bağından nasıl farklılaştığını gösteriyor. Bu yazıda önce baba-çocuk etkileşimine değinecek, daha sonra babalar ve oğullar arasındaki o ‘yakıcı’ ilişkiyi konu edineceğim. Bu yazıyı bir oğul olarak yazıyorum, kendisinin de iki oğlu olan bir oğul.

Babanın anneden daha oyuncu yapıdaki etkileşim biçimi, çocuğa duygusal özdenetimi öğreten bir alan olabilir. Baba-çocuk etkileşimi, çocuğun ileriki hayatında da kendisini güçlü ve etkin hissetmesini sağlayacak bir anahtardır. Fakat babalık davranışını, annenin yöntemlerinden ayırmak o kadar da kolay bir mesele değildir.

Baba-çocuk bağlanmasının özü farklıdır. Özsaygısı düşük olan babaların çocukları üzerinde gösterdikleri olumsuz etki, kendisiyle barışık olmayan annelerin olumsuz etkisinden daha fazladır. Ayrıca ebeveynler arasındaki çatışma boyunca, baba-çocuk bağı daha soğuk, daha kolay bozulabilir nitelikte görünmektedir.

Babanın çocuğun bilinç ve cinsel kimlik gelişiminde önemli bir yeri olduğunu savunan Freud, babanın çocuğun hayatının ilk üç yılındaki yerini hesaplamamıştır. Ondan sonra pek çok kuramcının tartıştığı gibi aslında baba figürü, evin dışında varolan bir dünyada -gerçek dış dünyada- disiplinin, erkek rol modelinin kazanılması gibi noktalarda önemli bir etkiye sahiptir. Anneler çocuklarını her türlü olumsuzluktan koruma çabası gösterirken, babalar daha gerçekçi davranır ve dış dünyanın sert bakış açısını öğretmeyi hedefler.

Özsaygısı düşük olan babaların çocukları üzerinde gösterdikleri olumsuz etki, kendisiyle barışık olmayan annelerin olumsuz etkisinden daha fazladır. Ayrıca ebeveynler arasındaki çatışma boyunca, baba-çocuk bağı daha soğuk, daha kolay bozulabilir nitelikte görünmektedir.

1920’lerde anne merkezli görüşlerde yaşanan kırılmalar sadece deneysel bulgulara bağlı olarak ortaya çıkmamış; bu döneme kadar çocuklarda yaşanan her türlü duygusal ve davranışsal problemin sebebi annede aranırken, giderek babanın sorumlulukları da tartışılmaya başlanmıştır.

1950’lerde ise, bilim, babanın erken çocukluk döneminde çocuk üzerindeki etkilerini tartışmaya başlarken, bunlar hep boşanma ya da babanın yokluğu gibi negatif içerikli durumlar üzerinden yapılmıştır. 1970’lerde, araştırmalar bakım verme konusunda babanın yeterliliğinin anne kadar olup olamayacağını sorgulamaya başlamıştır.

Bu soruya verilen cevap, herkesin şaşkınlığına rağmen ‘evet’ olmuştur. Ancak burada eksik olan bir şey vardır; babalar da anneler kadar iyi bir bakım veren olabilirler ancak onlar bazı görevleri annelere bırakma eğilimi taşırlar. Daha sonraki araştırmalar, buradan hareketle kadın ve erkeklerin ebeveynlik stratejilerinin nasıl ve niçin farklılaştığına ve bunun çocuk için ne anlama geldiğine odaklanmıştır.

Çocuk, babasının yüz ifadelerinden, sesinin tonundan ve sözel olmayan diğer işaretlerinden onun duygularını nasıl ‘okuyacağını’ öğrenir ve buna göre cevap verir. Kendi duygularını net bir şekilde başkalarına nasıl ileteceğini görür.

Araştırmalardan çıkan sonuçlara göre, çocuklar hayatın ilk birkaç yılında babadan etkilenmeye gayet açıktır. Bebekler beslenme ve rahatlığa dair temel uyaranları alırken sadece eğlenmemekte, aynı zamanda zihinsel, fiziksel ve özellikle duygusal gelişimleri için buna ihtiyaç duymaktadırlar.

Babalar çocuklarıyla oyun oynarken, kovalamaca, güreş gibi fiziksel etkileşimlere başvururlar; anneler ise, oyuncaklarla etkileşim ve sözel değiş-tokuşlar gibi iletişim türlerini kullanırlar. Buna göre babalar, pozitif veya negatif, memnuniyeti olduğu kadar korkuları da içerecek şekilde, çocuklarını duygularını düzenlemeyi öğrenmeye zorlar.

Dolayısıyla klasik teorinin tartıştığı gibi, babalar çocuklarının anne-çocuk ilişkisi dışındaki dış dünyaya hazırlanmasını sağlar ancak bundan daha fazlasını da yaparlar: Çocukların karmaşık etkileşim becerilerini, ‘duygusal iletişim’ becerilerini geliştirmelerini sağlayan şey daha çok baba-çocuk etkileşimidir.

Bunu kazanmanın birinci basamağında, çocuk, babasının yüz ifadelerinden, sesinin tonundan ve sözel olmayan diğer işaretlerinden onun duygularını nasıl ‘okuyacağını’ öğrenir ve buna göre cevap verir. İkinci basamakta ise, kendi duygularını net bir şekilde başkalarına nasıl ileteceğini öğrenir.

Son olarak çocuklar, kendi duygusal durumlarını nasıl ‘dinleyeceklerini’ öğrenirler. Tüm bu zincirin doğru bir şekilde işlerlik kazanması ise, çocuğun ileriki yıllarda engellenmeyi yönetebilme, tutarlı bir problem çözme becerisi geliştirebilme, yeni faaliyet ve şeylere uyum gösterebilme gibi özellikleri kazanabilmesini sağlar.

Baba-çocuk arasında gelişen bu olumlu ilişki bağı, önce kardeşlere sonra da arkadaş çevresine yansır ve çocuk daha işbirlikçi, daha az kavgacı bir tutum sergiler.

Ebeveynlerin çocuklarıyla beraber geçirdikleri zaman dilimlerine bakıldığında, babaların annelerden daha fazla oyunla zaman geçirdikleri görülmektedir. Bunun bir sonucu olarak çocuklar, 1-1,5 yaşlarında sıkıntı verici bir durumla karşılaştıkları zaman, birincil bakım verenleri olan annelerine dönerler. Fakat bağlılık davranışı olarak kabul edilen gülümseme, ses çıkarma gibi davranışlarda, tutumları babadan yana olmaktadır.

Çocuğun ilerleyen yaşlarında bu bağlanma biçimlerinde bazı değişiklikler yaşanır. Araştırmalara göre, onlu yaşlarına gelen her iki cinsiyetten çocuk için, duyarlılık, güven ve ihtiyaçlar söz konusu olduğunda tercih edilen ebeveyn, bebeklikte olduğu gibi annedir.

Fakat buna karşıt olarak, babaların sunduğu şakacı ve oyuncu yaklaşım, çocukları babalarından uzaklaştırmaktadır. Çünkü böylesi bir yaklaşım tarzı, ileri yaştaki çocuklarda, babalarının kendilerinin ihtiyaç ve düşüncelerini ciddiye almadığı gibi bir izlenim oluşturabilmektedir.

Modernleşmeyle beraber ev ve iş arasında oluşan uçurum, babanın evden kaybolmasına yol açmıştır. Pek çok çocuk için, baba artık kendisi uyuduktan sonra eve gelen bir gölge varlıktır.

Oğullar için babadan ayrılık, erkek kimliğinin oluşması bakımından elzemdir. Babanın anahtar rollerinden birisi oğlan çocuğunu erkeklik rolüne, erkeklerin dünyasına, kimliğini bir erkek olarak kurgulayacağı yere hazırlamaktır.

Eğer bunu yapamazsa, oğlu kadınlarla ilişki kurmakta çok zorlanacak; ya onlara yapışacak ya da onlardan çok uzak duracaktır.

Kimi yazarlar, Endüstri Devrimi’nden en fazla yara alan sevgi biriminin, baba-oğul bağı olduğunu yazmaktadırlar. Endüstrileşme öncesinde oğullar babalarını tarlada veya ticarette görüyor, erken yaşta onlara katılıyor iken artık babalarını bu biçimde görme şansları kalmamıştır.

Pederşahî toplumumuzda gizli saklı bir maderşahîlik hüküm sürüyor; ilişkiler, duygular öne çıkıyor ve oğul babayı duygusuzluğun o gri dünyasından çıkıp gelen bir yabancı olarak değerlendiriyor.

Erkek kimliğine kolayca geçebilenlerin babaları, geçmişte onlarla yeterli bir bağ kurmuş, kendi dünyasının bir bölümünü paylaşmış oluyor.

Bazıları ise erkek kimliğine adım atıyor ama babalarının o ilişkisizliğini, duygusal ceset olma halini kendi hayatlarına kopya ediyorlar. Bazı erkekler de kadınların dünyasında kalıyor ve onların değerlerini benimseyip erkeklerin dünyasındaki sevgisizlikten nefret ederek yaşıyorlar.

Bir oğlun, annesinin kendisi için ve kendisinin annesi için taşıdığı tehlikeye karşı babaya ihtiyacı vardır. Çünkü ana-oğul ilişkisi çok yalıtık kalırsa yoğun ve tahripkâr bir hale bürünebilir. Hasılı kelam, baba eşsiz bir gölgedir.

Modernleşmeyle beraber ev ve iş arasında oluşan uçurum, babanın evden kaybolmasına yol açmıştır. Pek çocuk için, baba artık o uyuduktan sonra eve gelen bir gölge varlıktır.

Kemal Sayar/ Yavaşla Kitabından Alıntı

Okunma Sayısı :