Ben de sana bir mektup yazdım karıcım...

MektupÖncelikle selamına karşılık olarak Aleykum Selam...

 

Kayıtsız koşulsuz aşkın, gerçek aşk olduğunu sende öğrendim. Zaten bunu daha önce öğrenmem mümkün değildi. Çünkü hiç kimseye aşık olmadım ki… Ama çevremde sevecen, sevgi dolu biri olarak tanınmam, benim sevgiyi tanıdığımı zannettirmiş olacak ki, seni de çok sevdiğimi düşünüyor, seninse beni, senin düşündüğün gibi az sevdiğini sanıyordum. Ama mektubunu okuyunca böyle olmadığını anladım. Şimdi daha iyi anlıyorum, sevgi ve aşk, karşılıksız olunca gerçekmiş.

Hep annen için “iyi gün dostu değil, kötün gün dostudur o” dersin ya, ben de sana iyi gün dostu olmak istemiyorum. Ama bunu nasıl yapacağımı da bilmiyorum. Daha doğrusu bilmiyordum. Ta ki o gün bana yazdığın mektubu okuyuncaya kadar. Orada diyorsun ki, “sizin düşündüğünüz gibi değilim ve ben böyleyim.” Daha sonra da kendini anlatmışsın. Düşündüm, gerçekten eşimi tanımıyor muyum? Ama dün evlenmedik ki… O zaman benim anlayışımda mı bir problem var? Hayır! Tabi bu “hayır”ı duyunca, “bak yine senin dediğin oluyor, yeni kendine toz kondurmuyorsun, yine sen haklısın,” sıralamasıyla serzenişte bulunduğunu duyar gibiyim. Ama ardından da şunu söylersin değil mi? “Bak yine yanlış anladın. Ben öyle demek istemedim.” Görüyorsun ya mektup da bile seninle anlaşma yoluna gidemiyorum. Anladım ki, gerçekten ben seni anlamıyorum, daha doğrusu siz kadınların özelliklerinizi ve dünyanızı tanımıyorum. Bu mektup bunun için iyi bir vesile oldu. Bundan sonra bütün enerjimi seni tanımak için harcayacağıma inanabilirsin.

 

Gönül kapımın anahtarı eşiğin altında, çok uzaklara bakmana, çok uzaklarda aramana gerek yok. Kulağın sadece benim sesime ayarlı olsun ve sadece beni duy yeter. Hani mektubunda demişsin ya “Kadınlar kulaklarıyla erkekler gözleriyle severler,” sözüme atıf yaparak, “biz kadınlar duymaktan hoşlanırız” diye. Şimdi öyleyse iyi duy. Tabi sabırsızlık gösterip bu sözlerimden manalar çıkarmaya kalkma. Sadece olduğu gibi dinle ve anla. Çünkü biz erkeklerin bazı özelliklerini sana anlatacağım ki, bunların başında çok açık yürekli olmamız vardır.

 

Gerçekten aşkın tadı var mı?

Neden o zaman acıyor canımız…

Kader vurdu beni kaldırımlara,

Hüzünlerin üzerine ektiğin gülfidanları

Ne zaman boy verecek?

 

Bilirsin pek edebiyattan anlamam, zaten erkeklerin çoğunun böyle olduğunu düşünürsünüz ama ne gariptir ki hep iyi şairler erkeklerdir. Neyse ben bu tenakuzluğu anlatacak değilim, konumuzun dışında çünkü...Aslında şimdi senin gibi dallandırıp budaklandırmak var ya, ama ben sıkılırım, “tüm erkekler gibi” değil mi?

 

Borsa gibisin… Ne zaman ineceğin ne zaman çıkacağın belli olmuyor. Bilmem anlatabildim mi?

 

Yalnız insanlar kalabalığında bir birey olmamak için, mutluluğumuzu arttırmamız gerekir. Etrafa şöyle bir bakınca, sokakta, işte, otobüste, çarşıda kimsenin yüzü gülmüyor. Kalabalıklar içindeyiz, ama yalnızız. Çünkü evde bir çift olmamışız ve mutlu değiliz. İlişkilerde evliliği yürütecek kadar dahi sevgi kırıntısı yok. Daha sonrasında ise eşler birbirine alışıyor ve alışkanlık aynileşmeyi getiriyor. Aynı olan insanlar olarak evimizde de yalnızlaşıyoruz. Ama benim senden istediğim, ömür boyu sürecek bir yürek birlikteliği. Aynı coşkuda ve aynı kuvvette… Aynileşmeden, farklılıklarımızla… Severek çoğalmak ve yalnızlıktan kurtulmak istiyorum. Ama şartsız, kuralsız sevmek, sadece sevmek, ölümüne sevmek… Sevginin moda olmasını istemiyorum. Senin gibi herkese “aşkım” demek değil, sadece sana “aşkım” demek istiyorum. Senin de sadece bana… Saint Exupery; “Sevmek, iki insanın birbirine değil, beraberce aynı doğrultuda bakması demektir,” diye tarif ettiği gibi.

Biliyor musun canım? Seni ölesiye seviyorum. Yüreğimi, bedenimden ayırıp senin o nazenin ellerin arasına bırakırsam anlarsın. Çünkü onun sana ait olduğunu göreceksin. Ruhumun bam teline dokunan tek kişisin. Eğer bunu anlar ve bilirsen, ne demek istediğimi çok net anlayacaksın. Sevmenin emek istediğini, mantık istediğini, kuvvet istediğini ve liman istediğini… Sevgi gemisini muhafaza etmek için, onu mantıklı kullanmak, emek vermek ve kuvvete ihtiyacı olduğunu anlayacaksın. İsmet Özel’in şiirindeki gibi… Yoksa Erdem Beyazıt’ın mıydı o şiir? Bak yine edebiyattaki zayıflığım ortaya çıktı. Her kiminse güzel yazılan o şiir ezberimde ama... Şaşırdın değil mi?

“Kadınlar bilirim ülkeme ait,

Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak,

Göğüsleri Çukurova gibi mümbit…

Dağ gibi otururlar evlerinde

Limanlar gemilerini nasıl beklerse

Öyle beklerler erkeklerini

Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.”

 

Beni de içine çeken ve yaşattığım oranda büyüyen, beni de sarmalayan bir sevgi… Çok şey mi istiyorum sevgili karıcığım? Sen böyle hitap etmemi de sevmiyordun değil mi? Ama dedim ya herkese söylenen sevgi sözcükleri bana göre değil. “Sevgili karıcığım” öyle mi ya? Çünkü benim tek karım var, o da sensin canım benim...

Şimdi söyle bakalım, evlilik, bedenimize uygun bir elbise midir? Bir düşün insan niçin evlenir? Ve bizim için de aynı sebepler geçerli mi? Ben seninle çift olmak için evlendim. “Herkes için bu geçerli” diyeceksin. Tabi ki normali de bu değilmidir? Ama çevrene daha dikkatli bakarsan, farklı niyetleri de görebilirsin. Neyse ben benim niyetimden mesulum ve onu anlatıyım.

Benim için evlilik hayaliyle de gerçeğiyle de ayrı gözlerle aynı yöne bakmaktır. Çift olmaktır dedim, aynen Nuh’un (as) gemisine her şeyden çift alması gibi birşey. Çünkü tek olmaz, teklik yanlız Allah’a mahsus, diğer tekin hayatının idamesi çiftiyle mümkün, o olmadan asla. Aynen benim senin için söylediğim gibi, “sen olmadan asla ben hayat merdivenlerini çıkamam” diye. Bu merdivenleri çıkarken, tökezlemiyorsam, yorumluyorsam, ruhumun med-cezirlerinden etkilenmiyorsam, sen yanımda olduğun içindir. Sen yanımdayken ben kendimi daha güçlü hissediyorum. Çünkü bana ihtiyacı olan biri var, korumam, gözetmem gereken biri var diyorum ve bu bana güç veriyor. Senin şikayet ettiğin gibi sana bigane değilim aslında. Hele de sen konuşurken hiç ses çıkarmayışım var ya, aslında hayran hayran seni izlemekten, el değmemiş mutluluk ülkemizin en ücra sahillerinde gezinip, denize taş atmamdan kaynaklanıyor. Tam o sırada beni dinlemiyormusun dediğinde ise, kumların üstüne yazı yazıyorum. Merak etme, SENİ ÇOK SEVİYORUM BİR TANEM, diye yazmakla meşgulum. Hem zaten siz kadınlar o kadar çok kelime hazinesine ve hızına sahipsiniz ki, bizim buna yetişmemiz mümkün olmayınca, ne yapılım hayal kuruyoruz işte. Ama yine sizi, seni...

 

Eşler birbirlerine alayla takılmalar ve soğuk şakalar yapmak yerine, övgü ve nezakette cömert davranmalı; içten ve samimi olmalıdır.

Bir erkeğin iş hayatında başarılı olmasının, eşinin ona desteği ile yakından ilgisi bulunmaktadır. İyi bir aşçı olmasından çok, hanımın hoş ve güzel davranışlarıyla kocasına güven duygusu verip vermediği önemlidir. "Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır" sözü bu manadadır. Evin hanımı, beyine karşı memnuniyetini belirtiyorsa erkeğe güven gelir. Erkek, kendince şöyle bir düşünceye inanacaktır: "Eğer beni beğeniyorsa, gerçekten iyi bir kişiyim."

Kadın, erkeğini takdir ediyor ve ona inanıyorsa, kocanın içi güven duygusuyla dolup taşar ve önüne hangi mesele çıkarsa çıksın, onunla başa çıkabileceğini düşünerek evden ayrılır ve dünyaya meydan okumaya hazırlanır.

Ancak adam eve döndüğünde dırdır eden, sürekli şikâyetçi olan ve azarlayan bir eşle karşılaştığında bütün mücadele hevesi kaybolacaktır. Kadının eşinden duyduğu devamlı tatminsizlik adamı etkileyecek ve kendinden şüphelenmeye, güveni azalmaya başlayacaktır. Halbuki eşini yüceltici davranan kadın, ona kendine güven duygusu aşılamakla kalmaz, aynı zamanda onun insanlara karşı nezaket dolu ve iyi geçimli olmasını sağlar. Daha düşünceli ve anlayışlı hale gelmesini teşvik etmiş olur.

Alaycılığın bünyesinde her zaman acımasız bir yan bulunur ve diğer insana kendisini küçülmüş hissettirmeyi hedefler. Hepimiz biliriz ki, insanlar yakın arkadaşları tarafından bile yapılsa şakalara maruz kalmaktan hoşlanmamaktadırlar.

Eşler birbirlerinde teşekkür edebilecekleri şeyler aramalıdırlar. Güzel sözler söylendiğinde, bu onları sizin için daha fazla şey yapmaya itecektir.

Tabii her zaman övgü yapılmaz. Bazen eleştiri de gerekebilir. Bunun için de dikkat edilecek önemli noktalar vardır:

Eleştirinin etkili olması isteniyorsa, muhakkak ki eşin egosu hedef alınmamalıdır ve eleştiri başkalarının yanında yapılmamalı, gizli olmalıdır. İnsanlar varken yapılan eleştirinin hedefi eşe yardımcı olmak değil, onu utandırarak kendini tatmin etmektir. Özellikle biz erkekler bundan hiç hoşlanmayız.

Eleştiriye gönül alıcı bir söz veya komplimandan sonra başlanmalıdır. Diyelim, hanım yemek yapmış ve tuzunu fazla kaçırmıştır. Yüz ekşitilerek "amma tuzlu" yerine, "Hanım, yaptığın yemek gerçekten çok güzel ve lezzetli. Ancak biraz tuzu fazla gibi geldi" demek çok yararlı olacaktır.

Veya erkeğin sinirli oluşunu şöyle söylemekte fayda var: "Bey, geçmişte daima mükemmeldin. Fakat son zamanlarda seni biraz sinirli görüyorum. Acaba bana açıklayabilir misin, neden?"

Emretme yerine isteği söylemek gerekir. "Şunu düzeltir misin?" demek, "bunu tekrar yap, olmamış" demekten daha etkilidir.

Emredildiğinde karşıdakini köle rolüne koymuş ve kendisini onun efendisi gibi benimsemiş sayılır. Rica edildiğinde ise, karşısındakini işbirliği yapılan saygıdeğer kişi olarak kabul etmiştir.

Ekonomik ve fiziki durumla da kendimden bahsetmiş olayım, hem de erkekleri daha yakinen tanımış olursun.

Mutlulukla ekonomik gelir seviyesi arasında bağlantı sık tartışılan konudur. Para rahatlatır, ama mutlu etmez. Çünkü para ve zenginlik tıpkı sağlıklı olmak gibi çok çabuk alışılan bir durumdur.

Asgari ihtiyaçlar karşılandıkça ortaya çıkan yenilerinin peşine düşülür ve bu zincirleme sürüp gider. Mutluluk istediğimizi elde etmek değil, elde ettiğimizde mutlu olabilmeyi öğrenebilmek yeteneğidir.

Yoksa bugün insanlara pompalanan daha fazla para, daha çok cinsellik, daha çok yiyecek, daha çok içki, daha çok uyuşturucu, daha çok adrenalin, daha fazla eğlence, daha çok mal istemek insanları doyumsuz ve aksine mutsuz yapar. Tıpkı sonsuz bir gebelik gibi, meyve verme dönemine hiç ulaşamayız. Sadece para değil, güzel ve zeki olmak da mutlulukla direkt bağlantılı sayılamaz. Elbette güzel ve zeki olanların hayatta birtakım avantajları vardır ama daha mutlu kişiler olduğu doğru değildir.

Çelişkili zannedilse de, başına büyük bir felâket veya kaza gelen insanlar bile mutlu olabilirler. Meselâ felç geçiren bir insanın hayatının geri kalan kısmını çok mutsuz geçirmesi gerekmez. Böyle bir olaydan bir süre sonra hastanın acısı, öfkesi ve çökkünlüğü yerini yavaş yavaş mutluluk duygularına bırakır. Ve onlar da kendilerini diğer insanlardan daha az mutlu hissetmezler. İnsanlardaki uyum psikolojisi ve kapasitesi bunu sağlayacaktır.

 

Madem sen bana çiçeklerle bir hikâye anlattın, olayları tahlil ettin, ben de sana bir çiçek hikâyesi anlatayım.

Günün birinde, bir çiçekle su karşılaşırlar ve arkadaş olurlar. Çiçek bu arkadaşlıktan o kadar mutludur ki, zaman içinde Su’ya âşık olur. İçi içine sığmaz olur, ilk kez âşık olmuştur. Bu sevgisini herkesle paylaşmak ister, etrafa güzel kokular saçmaya başlar.

Bir süre sonra Su da Çiçek’e karşı bir şeyler hissetmeye başlar. Zamanla fark eder ki, o da âşıktır. Su da ilk kez âşık olmaktadır. Sevgisini nasıl anlatması gerektiğini bilememektedir. Günler birbirini kovalar ve Çiçek, “Acaba Su beni sevmiyor mu?” diye düşünmeye başlar. Su, sevmesine rağmen ilgilenmemektedir.

Dayanamaz Çiçek, bir gün, “Seni seviyorum Su,” diye seslenir. Su, “Ben de seni seviyorum,” diye karşılık verir.

Aradan zaman geçer ve Çiçek yine Su’ya, “Seni seviyorum,” der. Su, “Ben de seni,” diye cevaplar. Çiçek sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler… Artık öyle bir hale gelmiştir ki, etrafa koku saçamaz olur. Ve son kez Su’ya “Seni seviyorum,” diye seslenir. Su da, “Sana söyledim ya, ben de seni seviyorum!” der. Ve gün gelir Çiçek, yataklara düşer. Hastalanmıştır artık, rengi solmuş, sararmıştır. Su da başında bekler yardımcı olmak için. Ama bellidir, artık Çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürür, Su’ya der ki; “Seni ben gerçekten seviyorum.” Çok üzülür Su, bir doktor çağırır. Doktor gelir ve muayene eder Çiçeği. Muayeneden sonra Doktor: “Hastanın durumu ümitsiz, artık elimizden bir şey gelmez,” der. Su, merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalığı ve doktora sorar: “Hastalığı nedir?” Doktor, şöyle bir bakar Su’ya ve der ki, “Çiçeğin bir hastalığı yok dostum. Bu Çiçek, sadece susuz kalmış. Ölümü onun için,” der. Ve anlar ki Su, sevgiliye sadece “SENİ SEVİYORUM” demek yetmemektedir. Bu sevgiyi göstermek gerekmektedir.

Hikayeyi anlattığıma göre seni anladığımı anlamışsındır, değil mi? Artık seni ne kadar sevdiğimi sadece hareketlerimle değil, senin istediğin gibi sözle de ifade edeceğim. Helalim benim...

 

Bazen biz erkekler iç adalarımıza çekiliriz. Konuşmak istemez, sorulan sorulara en kestirmeden cevaplar verir, sohbete girmeyiz. Belki de Hay Bin Yakzan ile Salaman’ın yaşadığı gibi bir adaya sahip olmanın mutluluğunu yaşamak isteriz. Tabi biliyorum, böyle bir ada şu şartlarda fiziki olarak imkansız. Ama ruhumuzdaki iç adalara yolculuk edebiliriz. Biz erkekler bunu daha çok yaparız ve yapmayı da severiz.

 

Bir de birbirimize elbise olma durumumuz var ki biraz da ona değinmek istiyorum. Bakara Sûresi 187. ayette asıl anlatılmak istenen başka bir olaydır ama ayetin içinde “..onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz..” ifadesi geçmektedir. Bir düşününce bu ifade eviliklerin mutluluk şifresidir diyebilirim.

Şöyle ki, elbise nedir? Başkalarının görmesini istemediğiniz yerlerinizi örtemesi ve aynı şekilde dışarıdan gelecek tehlikelere karşı da giyeni korumasıdır. Örtme ve koruma özelliği ilk basamaktır. Eşler de birbirlerinin hatalarını örtmeli ve dıştan gelecek her türlü maddi manevi tehlikelere karşı birbirlerini korumalıdırlar. Yani eşlerin ilk özelliği de örtme ve koruma olmalıdır.

Elbise, giyeni sarıp sarmalar ve direkt vücuduna temas eder, arada hiçbir şey yoktur. Demek ki eşler de aralarına kimseyi almayacak ve birbirlerine dayanacaklar. Elbette anne, baba, kardeş, akraba ve dostları olacak ama aralarında değil yanlarında yer alacak. Aralarına kimse girmeyecek ve kimseyi de sokmayacaklar, aynen elbise gibi...

Elbise, giyenin üstüne göre olmalı, ne büyük ne dar... O zaman evlilikte de eşler, ne birbirlerini çok sıkacak ne de ilgisizlik gösterip serbest bırakacak. Tam üstüne göre dengeli bir ilişki içinde olacak.

Elbise, giyene yakışmalıdır. Eşler de birbirlerine dikkat edecek, “alan aldı” yaklaşımı içine girip kendini salıvermeyecek, maddi manevi temizliğini ihmal etmeyecek, kendini eşinin yanına yakıştıracak.

Elbise, yıprandığında onarılmak, kirlendiğinde temizlenmek, ütülenmek ister, uzun süre kullanmak istiyorsak bakıma almamız gerekir. Aynen evliliklerde de bakıma, onarılmaya hatta yeri geldiğinde dinlendirilmeye ihtiyaç vardır. Eşler birbirini onaracak, yeri geldi ğinde ütü gibi sıcak düzeltmeler yapacak ve bazen dinlenmesi için müsaade etmesi gerekecektir.

Elbise, zamana, mevsime, şartlara göre bazı değişiklere uğrayabilir. Eşler de birbirlerinin elbisesi olduğuna göre, “dediğim dedik” havasından çıkmalı, olası değişikliklere uyum sağlamalıdır. Yoksa beğenilmeyen bir elbise olarak dolabın en arkasına atılabilir.

 

Sözün özü ve kısası, kadın cevherdir. Her hali bu cevherliğini gösterir. Çocukluğu, yetişkinliği, büyüklüğü... Çocukken, onu yetiştiren anne baba cennetle müjdelenmiştir. Yetişkin bir genç kız olduğunda seçilecek bir eştir ve erkek eşinin yarısını tamamlayarak onu tam olmaya yükseltir. Anne olduğunda cennet ayakları altına serilir. Anneliği kutsanır. O, ilk ocak, ilk mekteptir. İnsan denen yavru, ilk ona emanet edilmiştir. Tüm insanlık ondan doğmuştur. Koca bir insanlığın elinden geçtiği, beşiğinde büyüdüğü kadını ihmal etmek, önemsememek, sahip çıkmamak ne büyük hezeyandır. Bu hezeyana karşı kendi siper edecek biri olarak, seni ihmal etmeyeceğime ve seni anlamaya çalışacağıma söz veriyorum. Erkek sözü...

Biricik çiçeğime kucak dolusu öpücükler

 

 

* Hanımın mektubunu burdan okuyabilirsiniz;

 

 

 


Bunlar da ilginizi Çekebilir

5 Yorum Yorum Yaz

Yorum Yaz