Beni Böyle Sev

26 Nisan 2017Selva Nur Sönmez15 Yorum »

 

kalemmh3İnsanoğlu hayatın akışı sürecinde hep birşeyleri ‘kendi dünyasınca’ yorumlama ve anlamlandırma çabası içerisinde yaşama gayreti içerisinde olagelmiştir.

Sanki herşeyin en güzelini , en iyisini o biliyormuş gibi nasihatleri, hayata dair beylik sözleri hep vardır zihninin heybesinde.

Her şey onun kontrolünde olmalı ve en önemlisi herşeyi o doğru biliyor zannınca hareket eder yıllar yılı…

Halbuki ne büyük bir yanlıştır içinde bocalandığı, bilemez…

Sanırım ‘ene’ nin o dipsiz kuyusunda kalmaya devam ettikçe de bilemeyecektir.

Mesela,

Bir anne, evladını ne zamanki ön yargılarından uzak, fıtratında dercelinenin gereğince bir yazgı ile hayatı kucakladığını idrak edemezse, daha ilk annelik dakikalarında başlar tüm zihninde yazageldiği ezberlerin bozulma serencamı…

Evladını olduğu gibi, ‘yaratıldığı gibi’ değil, kendi istediği gibi, kendi doğrularının çerçevesinde oturtma çabası ile her adım attığında, onun yaradılışınca mevcut iradesini, zedelemekte, hayata onu hazırlayacak gücünü yitirmesine sebebiyet vermektedir…

Peki bunu bilinçli yapabilir mi vicdan sahibi olan bir anne?

Pek tabii ki hayır..

Bunu yapan annenin ihtimal, geçmiş yaraları, geçmişte yaşadığı aynı acı tecrübeler, onu bu noktaya sürüklemiştir.

Peki nasıl bitecek bu zincirleme yalnışlar silsilesi?

Hayatı doğal akışınca nasıl kucaklayacak Hz.İnsan ?

Kendi kemalatından bihaber iken bir anne, nasıl olur da evladını iyi ve kamil terbiye edebilir?

Hiç birşey için geç değil… Yeter ki yaralarımızı görebilmeyi göze alalım.. Yeter ki niyet edelim…

Yeter ki aynaya yüzümüzü dönelim…

Hani denir ya, ‘çocuk büyütmek’…

Çocuğu büyüten biz miyiz? Çocuğu büyüten, herşeyin hakiki sahibi Allah!

Çocuğu emanet olarak verendir O…

Anne, mürebbisidir evladının… İlk öğretmenidir, sığınılacak yegane limandır… Anne şefkat güneşidir… ANNE, merhamet denizidir…

Anne, günümüz dünyasının çokça sanallaşan, kalabalıklaşan gürültüsü içerisinde, evladını ne olursa olsun sevgi ile bağrına basmalı…

Onun fıtratına özgü sergilediği, sergilemeye çalıştığı herbir duygusunu, sözünü dikkatle dinlemeli, onu tepeden değil, sözünün seviyesini, gözünün seviyesini dikkate alarak kucaklamalı…

İnanın bir yerlerde bir yanlış, bir aşırılık varsa, hep bizim ‘enemizin’ dayatması ile evlatlarımızın iradesini ezmememiz sonucu, bitmek bilmeyen dünya telaşımız arasında sıkışıp, yalnızlaşan o minik gönüllerin feryadları sonucu olmuştur.

Sözün burasında kısa bir hikaye paylaşalım,

OYUNCAK

Bütün gün dışarıda çalışan karı-koca, küçük kızlarına yaş günü için bir hediye almak üzere oyuncakçı dükkanına girmişlerdi.

Kadın, satıcı kıza:

“Bakın” dedi. “Kızım bütün gün evde bakıcısıyla yalnız kalıyor. Öyle bir oyuncak istiyorum ki ona benim yokluğumu hissettirmesin.”

Satıcı kız başını salladı.

“Sizi çok iyi anlıyorum hanımefendi” dedi.

“Dükkanımız, bu bölgenin en zengin oyuncak çeşitlerine sahiptir. Size istediğiniz hemen her türlü oyuncağı verebilirim. Oyuncak ayılar, oyuncak askerler, itfaiyeciler, her türlüsünden oyuncak bebekler… Ancak oyuncak annemiz yok! Hiçbir zaman da olmadı, üzgünüm.”

Alican TATLI

Oysa çocuk pahalı elbise değil, oysa çocuk çikolata değil, oysa çocuk oyuncak değil, annesini, merhamet güneşini istemektedir.

Annenin şefkat denizinde beslenen o yürek, hayatın zorluklarında dimdik durabilir.

Ama yargılamadan, fıtratını incitmeden, onu, olduğu gibi kabul ederek…

Olduğu gibi severek…

 

Anne Bak Üşüyorum

Anne bak üşüyorum
Isınmak istiyorum
Kucağın nerde anne
Şefkatin nerde
Kucağın nerde anne
Şefkatin nerde
Ellerin nerde anne
Yalnız gecelerimde
Sokulduğum göğsün
Ve içimde gülümseyen
Yüzün nerde
Nerde anne
Rüyalarımın en güzel yanı
Yalnızlığım anne
Sensizliğim nerde
Neden ellerin donmuş
Neden gözlerin ölmüş
Fakat sen kimsin
Anne sen kimsin
Anne neredesin
Soruyorum bak anne
Korkuyorum
Şeker karamela istemiyorum
Çizgi film oyuncak istemiyorum
Anne sana geliyorum
Fakat ellerin donmuş
Fakat gözlerin ölmüş
Anne sen kimsin
Anne nerdesin
Soruyorum bak anne
Korkuyorum
Korkuyorum
Anne bak üşüyorum
Isınmak istiyorum
Kucağın nerde anne
Şefkatin nerde
Bu yaldızlar
Bu yapma kuşlar
Bu yalancı memeler
Bu naylon bebekler
Düşümde bir dağ görüyorum
Üstünde çiçekler
Anne bak ölüyorum
Anne ölüyorum
Anne
Ölüyorum

Özlem Özbek

Ehlince malum, biz yine de bir hatırlatalım, bu güzel şiiri, Değerli Sanatçımız Sayın Aykut KUŞKAYA yorumu ile dinleyebilirsiniz.

Okunma Sayısı : 1.456

Yorum yapın

“Beni Böyle Sev” için 15 Yorum

  1. Sadece Fatih diyor ki:

    Ne Kadar Oyuncak?

    4 yaşındaki Berke Can durdu, annesi durdu. Çocuk Çin malı ucuz oyuncaklara bakıyordu. Yeraltı pasajındaki oyuncakçı oyuncaklara pil takmış, ışıklarını açmış, geçen çocuklara gösteri yapıyordu. Çocuk sarı bir yarış arabasını işaret etti. Annesi bir hesap yaptı. Oyuncak 5 liraydı. Bu kadın için ciddi bir para değildi. Alırsa oğlu mutlu olacaktı. Almazsa ağlayacağı kesindi. Eve gidene kadar başının etini yiyecekti. Üstelik pasajda herkesin önünde onu rezil edecekti. Hem çok da güzel bir arabaydı. Kendisi küçükken isteyip de annesinin alamadığı bebekleri düşündü, o zamanlar oyuncaklar böyle bol ve ucuz değildi.
    Oğlundan bir oyuncak arabayı mı esirgeyecekti, bir tanecik, dünya tatlısı paşasından? Bütün bunları bir saniyede düşündü kadın ve eli cüzdanına gitti. Berke Can yeni oyuncağıyla çok mutluydu. Yarına kadar… Yarın yeniden 3 liralık bir oyuncak isteyecek, 3 gün sonra yine 5 liralık bir oyuncak isteyecek, 20. plastik kamyonunu 50. arabasını isteyecek, kimse ona yeter demeyecekti.

    duru Su’yun ailesi ise pasajdan değil, Toys R Us’tan çocuklarının istediği her oyuncağı aldılar o gün. Duru Su eline bir sepet aldı ve istediği bütün oyuncakları büyük bir sevinçle doldurdu sepete. Babası ve annesi onun heyecanını mutlulukla seyrediyordu. Ağlamasın diye, mutlu olsun diye, kendileri çocukken oyuncakları olmadı diye, işlerinden çocuklarına yeterince vakit ayıramadılar diye, öbür çocuklardan geri kalmasın diye alıyorlardı…

    Oyuncak almak için onca neden varken, almamak için bir neden göremiyorlardı. Prenseslerinden 300 liralık oyuncağı mı esirgeyeceklerdi? Berke Can ve Duru Su o gün bir ders öğrendiler. Hayatta her istediğin şeyi, istediğin an elde edebilirsin. Eğer elde edemezsen, ağlayıp sızlanman yeterli. Berke Can ve Duru Su bir şey daha öğrendiler. Eşyalar değersizdir. Her şeyin yenisi hazırdır. Bir şeyden sıkılırsan, yenisini hemen alabilirsin. Berke Can ve Duru Su bir şey daha öğrendiler, ailem bana istediklerimi vermek zorunda ve vermezlerse ben onlara kızma hakkına sahibim. Dünya bana borçlu ve ben bir seyi istiyorsam, onu hak ediyorum demektir.

    Barış’ın annesi ise 5 liralık arabayı almadı, oğlunu tezgahtan uzaklaştırmaya çalışırken, “doğumgününde hediye alacaksın oğlum, o zamana kadar beklemelisin” diyordu. Barış yolun ortasında ağlamaya başladı. Herkes Barış’ın annesine ayıplayan gözlerle baktı. Oyuncakçı, “sadece 5 lira abla, alıver, çocuğu ağlatma, yazık değil mi?” diye oyuncağı çocuğun eline tutuşturmaya çalışıyor, Barış hıçkırıyor, annesi ise bıkkınca düşünüyordu, “Oyuncak 5 lira, şu anda herkese rezil oluyorum, Barış eve gidene kadar bana rahat vermeyecek.” Sonra “Hadi yürü oğlum, istediğin zaman istediğin oyuncağı alamayız.

    Doğumgününe kadar beklersen, benden istediğin itfaiye arabasını alacaksın hem. Nasıl bir arabaydı o, unuttum?” Barış ağlamaktan kesilmiş nefesiyle “Kocaman itfaiye arabası, kırmızı, üstünde itfaiyeciler” var diyebildi kesik kesik. Annesi itfaiye arabası hakkında konuşmaya başladı, Barış sakinleşmeye. Barış’ın annesi bir hesap yapmıştı. O oyuncağın bedelinin 5 liradan çok daha yüksek olduğuna karar vermişti. O oyuncağı alırsa, bundan sonra Barış her gördüğü oyuncakçıdan oyuncak almak için ağlayacaktı. Eğer istediği oyuncağı almaya başlarsa, odası oyuncak mezarlığına dönüşürken, Barış hep daha fazlasını isteyecekti. Ne kadar çok oyuncak alsa, o kadar tatminsiz olacaktı. Aldıkça mutsuzlaşacaktı. İstedikçe mızmızlanacaktı. Beklemeyi öğrenmeyecekti.

    Eşyalara hem çok değer verecekti (onlar için ağayacak kadar), hem de hiç değer vermeyecekti (hep yenisinin peşinde koşup, eskiyi bir kenara atacak kadar). Bir gün 20 yaşında, karşısında “bana bu kötü arabayi mı aldınız? Arkadaşlarıma rezil edeceksiniz” diye sinirlenen bir genç bulacaktı belki de. Hep isteyecek, hep bekleyecek, sahip oldukları için hiç minnet hissetmeyecekti. Barış’ın annesi oturdukları kafede, Barış’a hayali oyuncaklar uydurdu. Masanın üstünü boşalttılar. Hayali arabaları yarıştırmaya başladılar. Etraftakilerin şaşkın bakışları arasında, bomboş masanın üstünde gülerek parmaklarıyla acayip hareketler yapıyor, bağrışıyor, şakalaşıyorlardı. Barış oyuncakçıyı da, 5 liralık arabayı da unutmuştu. Hayali hırsız arabasını kovalıyordu o artık.

    Oyuncak meselesi önemli. Sadece oyuncak değil, çocuğa aldığınız her şey – kıyafet, alet, oda eşyası – konusunda dikkatli olmanızı tavsiye ederim. Oyuncak alırken bazı şeylere dikkat etin. Seçeneklerini daima kısıtlayın. Bir oyuncak istediğinde, almaya söz verseniz de, beklemesi gerektiğini anlatın ve bazen birkaç hafta, bazen birkaç ay, hatta bazen daha da uzun süre bekletin. Beklerken oyuncakların resmini çizsin, hayalini kursun, ne zaman gelecek diye sorup, konuşup, heyecanlanıp, sabırsızlansın.

    Evde hiç oyuncak reklamı izlemesin. Hiç oyuncakçıya gitmesin, içine hiç girmesin. Ne gereği var ki? Büyüdüğü için oynamayı bıraktığı oyuncakları başka çocuklara dağıtın, onu da bilgilendirerek. Özellikle vermek istemediği oyuncakları saklayın, ama çoğunu verin. Okula giderken, ya da bayramda harçlık alıyorsa, bu parayla istediği oyuncakları seçip ısmarlayabilir. Parayı ve para kısıtlarını da bu şekilde öğrenebilir.

    İstediği bir şey çok pahalı ise, bunu anlatın ve almayacağınızı, paranızı başka şeylere harcayacağınızı anlatın. Onun yerine daha makul seçenekler getirmesini isteyin. Oyuncak sayısı az da, çok da olsa hepsi üzerine çok düşünülerek alınmış ve çok değerli olsun. 3 gün sonra oynamayı bırakacağı şeyleri almayın. Hediyeleri verirken özel hazırlık yapın, hep beraber merasimle açın, ilk oyunu beraber oynayın, oyuncak hakkında konuşun. Ona verdiğiniz şeylere değer verin ve değer vermesini bekleyin. Teşekkür etmesini bekleyin.

    Bence sorunun temeli oyuncağa ne kadar para harcadığınız, hatta ne kadar oyuncak aldığınızdan çok, bir şeyler almayı sıradanlaştırmak, istediği an, istediği şeyi alabileceği duygusunu yaratmak, sınırsız seçenekler sunmak, hiç kısıt koymamak. Çocuğunuza her istediğini almak kötülüktür. Ağladığı için bir şey almak felakettir. Çocukta kötü davranışlara yol açmanın en kestirme yolu ağladığı zaman, istediğini yapmaktır.

    İstediği her şeyi anında almak ise, beklemeyi öğrenmesini engeller, şımartır, tatminsizleştirir. Beklemek, sabretmek, yetinmek ise hayatta edinmesi gereken en önemli meziyetlerdendir. Yani reklamdan koruyun, oyuncakçıdan çıkarın, seçeneklerini kısıtlayın, miktarını ve bütçesini kısıtlayın, alımlar arasına aralıklar koyun. Her gün oyuncak alan çocuklar gördüm. Her gün! Olmaz. Her hafta da olmaz. Düzenli alım olmamalı. Paranız olsa da, canınız istese de, siz de oyuncaklara bayılsanız da, kısıtlamalar getirin. İnanın çocuğunuzun iyiliğine olacak bu. Ağlarsa, sizi AVM’de rezil ederse, başınızı ağrıtırsa, bu onun sağlıklı gelişimi için ödenecek küçük bir bedeldir. Aldığınız şeyin bedeli asla sadece 5 lira değildir.

    Aysuda Kölemen / bebekyapimbakimonarim.blogspot.com

    • .../nisa diyor ki:

      Duyduğumda üzüldüğüm bir olay. Bir tanıdığım çöpe çocukların kullanmadıkları şapkasını atıyor. Bunuda çöpten alan bir muhacir kardeşimiz çocuğunun başına takıyor. Tanıdığım kişide sokaktan geçerken çocuğun başında şapkayı görünce oturup ağlıyor. Keşke haberim olsaydı da elimle verseydim diyorum. Bu sebeple kullanılmayan eşyaları giysileri oyuncakları evde saklamak yada atmak yerine güzel işlere vesile olarak kullansınlar.

      Çocukları gözlemleyen biri olarak hem kendi çocukluğum zamanıyla hemde bu imkanları bulamayan şimdiki çocuklarla karşılaştırınca çocuklara en büyük kötülüğü biz yapıyoruz.

      Bir dediği iki edilmeyen çocuk büyüdükçe narsist kişiliğe dönüşüyor. Çocukların günümüzde her istediği yapılıyor ki bazen ağlayacak birşey bulamayınca durduk yere mızmızlanıyorlar ortalığı yıkıyorlar.

      Hayattan zevk almaları küçük şeylerle mutlu olabilmeleri irade sahibi olabilmeleride zorlaşıyor. Aslında çocuklar oyuncakla oynamaktan ziyade onlarla oyun oynayan akranlarıyla ve ebeveynleriyle daha mutlu oluyorlar.

      Mesele 5 tlnin arkasındaki tehlikeyi görebilmekte. Moda marka tüketim rekabet küçük yaşlardan itibaren dikte ediliyor.

      • Sadece Fatih diyor ki:

        Önemli olan neye sahip olduğunuz değil onu kiminle paylaştığınızdır…

        Anneme çok kızardım çocukken, her istediğin her zaman olmaz derdi. Ben de cazgırlık yapmaz susardım. Şimdi Allah razı olsun diyorum, iyi ki öyle yapmış…

        • Selva SÖNMEZ diyor ki:

          Çok basit gibi görünen bu mesele, aslında çocukların gelişimi adına ne kadar da büyük önem arzediyor.

      • Selva SÖNMEZ diyor ki:

        Nisa hanim, ne kadar acı ve düşündürücü bir hadise …

        Bir yanda elindekilerle mutlu olamayan insanlar,bir yandan bir çöpte dahi bulduğu bir eşya ile mutlu olabilen insanlar.

        İşte bunun ardına düşmek lazım.

        Büyük küçük demeden narsislesen insanlar, ne kendilerinine de evlatlarini elindekilerle mutlu olmaya yönlendirme konusunda yetersizlik içerisindedir.

        Kapilatlist dünya sürekli bizleri ve evladlarimizi tüketime çağırıyor.

        Bilhassa reklamlar üzerinden.

        Çocuklar ise iki yönde saldırı altindalar, reklam subliminal olarak internet üzerinden izlediği videolar ve oyunlarla.

        Dikkatle çocuğunuzu takip edin.

        Ya Reklamlarda gördüğü ürünleri almak istiyorum diyor.
        Ya da videolarda izlediği ürünleri…

        Peki çözüm nedir?

        Vicdanın sesini dinleyen bir anne, öncelikle evladının kendine ihtiyacı olduğunu bilir.

        Belli bir yaşa kadar, ki genel görüş, 4 yaş… Bu yaşa kadar çocuk anneyi ister.

        Doya doya onunla vakit geçirmek, onun sevgi ve merhamet pinarindan kana kana içip, hayata hazırlanmak ister.

        Sonrasında yavaş yavaş akrabaları ile dediğiniz gibi oyun ister.

        Mesele eşya değil, insanda.

        Çok teşekkür ediyorum.

        Selam ve dua ile

    • Selva SÖNMEZ diyor ki:

      Çok teşekkür ediyorum.

      Bu oyuncak meselesi çok önemli.

      Bu konuda ciddi sınırlama şart.

      Çocukların kişilik gelişimi açısından ne kadar önemli aslında.

  2. Selva Sönmez diyor ki:

    Ve aleyküm Selam
    Sanırım ebeveynlerin en büyük imtihanı, kendi kemàlî olgunluğa erisemeden, okuduğu yazılarla, takip ettiği çocuk gelişimi programları ile iyi bir ebeveyn olacağına kendini inandirmak istemesi. Biz kendi ‘ene’ miz ile imtihanda iken, bozulmamış , o tertemiz fitrat ile bize emanet olarak gönderilen evladimiza nasıl murebbi olabiliriz?

    Sanirim önce bu sorunun farkına varıp, uyandırsak, belki sıkıntı gibi görünen hadriselerin bizim sıkıntılı bakış açımızdan kaynaklandığını görebiliriz.

    Mesele değişimden ziyade, çocuğun yaratılış programında dercedilen fitratinin neşvü nema bulması için hakiki bir Mürebbi olabilmek.

    Bu da anne babanın, kemàlî olgunluğa erişmesi ile mümkün olabilir diye düşünüyorum.

    • .../nisa diyor ki:

      Selva hanım,

      Çözüm ilk olarak kendi nefsimizi tanımaktan sınırlarını neler yapabileceğini biraz idrak etmekten geçiyor. Ve biraz daha geriye gidip evlenmeden önce nefsimizle ve etrafımızla helalleşmek gerekiyor. Bütün kırgınlıkları olumsuzlukları bilinçaltından temizleyip geçmişe tövbe edip temiz bir hal ile evliliğe adım atmak gerekiyor ki gelecek nesiller temiz olsun.

      Biraz irade eğitimi ve medeniyet okumalarıda şart. Cihad bey çok güzel açıkladı biz dünyaya gelen evladı hangi gözle görmeliyiz hammadde mi çekirdek mi? Ona hangi kavram üzerinden değer verdiğimiz bile sorunun yarısını çözüyor.

      Mürebbi ve ilk muallim anneyse işe anneleri yetiştirmekten başlamak farz. Birçok değerli kişi ve alim ilk önce annelerinin terbiyesini eğitimini zikreder

      • Selva SÖNMEZ diyor ki:

        …./nisa hanım, söylediğiniz gibi, cihad beyin vurguladığı gibi mesele birinci daireden başlıyor. Bizden…

        Yanmayan, yakamaz.. Bilgi, ilim, içselleşmez de bedene ve ruha vebal ve yük…

        Söylediğiniz gibi insan evlilik yolunda ve annelik yolculuğunda yeni bir hayata adım atarken , tüm yükleri gönlünden atıp, temizlemeli.

        Kendi içsel yolculuğunda, kendinden kendine dönerken, asıl hakikate vasıl olmanın getirdiği o iç huzur ve sükunet ile hayırlı bir eş, hayırlı bir anne olabilmenin sırrına edebilir diye düşünüyorum.

        Anneler, hakiki ihlaslı bir kul olmanın gereğince hayatını tanzim ettiğinde, hayırlı bir anne olmanın yolu da onlara açılmış olacaktır inşa Allah .

        Son sözü Yunus Emre’ye verelim öyleyse,
        “İlim, ilim bilmektir.
        İlim, kendin bilmektir.
        Sen kendin bilmezsin,
        Bu, nice okumaktır?”

        • cihad diyor ki:

          Selva Hanım,

          “Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez.
          Öyle ise nefsimden başlarım.”
          Sözler[Y] – 295

          ve

          “Bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkil bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir.
          Âdeta gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer.
          Bilhâssa peder ve vâlidesini dindar GÖRMEZSE……daha ziyade yabanilik verir.”
          Hanımlar Rehberi – 128

          Üstadın bu ifadelerinde olduğu gibi ve Sizin ve Nisa Hanımın yazı ve yorumlarınızda olduğu gibi anne ve babaların çocuklarında görmek istediklerini az-çok kendi nefsinde yaşamadığı müddetçe çocuklarını istedikleri gibi yetiştirmeleri mümkün değildir. Çünkü çocuklar sizin ne dediginizden ziyade ne yaptıklarınıza nazar ediyorlar.

          Eğer bilfiil nefsimizde o hali yaşıyamıyorsak ve o vaziyeti göstermiyorsak ise de bilkuvve,bilistidat ve binniyet o hali yaşamalıyız ki o hal ve vaziyete bir iştiha ve şevki çocuklarımıza miras bırakalım.

          Mesela herkes alim olamayabilir ve ilme vakti de olmayabilir ama alimlere hürmet ve ilme ve ilim meclislerine kıymet vermek, kitaplara ve kitap okumaya değer vermek herkesin elinden gelir, bu vesileyle ilme karşı bir açlık,iştiha ve şevki sonraki nesle miras bırakmış olur.

          Hatta şunu söyleyebilirim bu gibi arzulu ama noksan insanlar kamil bir insandan daha şanslı olabilirler çünkü insanoğlunun fıtratinda teceddüd(yenileme ve yenilenme) meyli var. Yani ebeveyninden tevarüs eden mevcud durumu ya daha ileriye götürmek ister veya (eğer ileriye götürmek mümkün degilse)başka bir yola süluk eder. Tabir-i diğerle halef selefi kâmil görse, tezyid eylemese;(ileri götüremezse) meylinin tatminini başka tarzda arar, bazan aksü’l-amel yapar.
          Dolayısıyla istekli fakat noksan bir şahıs evladını daha rahat bir şekilde ileriye( herneyse o…) teşvik eder. Çünkü veledin fitratindaki teceddüd ve tezyid meyli ile örtüşüyor( insanlığın sürekli ileriye gitmek istemesi ve tarih boyunca insanlığın ileriye doğru bir gelişme göstermesi fitratta bu meylin varlığının en açık ispatıdır)

          Öteki ise tüm ihtiyaçları giderecek ve tüm sualleri cevaplayacak bir kemalata ve ilme haiz olduğundan veledinde kemalata ve ilme bir açlık ve merak uyandirmiyor veya vermiyor. Ebeveynini geçemeyeceğini ve ileriye doğru bir yenilik yapamayacağını anlayan evlad farklı bir yola girerek kendini ispat etmek ve fark edilmek ister.

          Netice olarak da; bazan nâkısın oğlu kâmil, kâmilin oğlu nâkıs olur.

          Özetle…

          Yaşamak evet yaşamak ama yaşamaktan da öte niyetler,meyiller,arzu ve istekler,hisler,dualar ve gayretler çok mühim efendim..hem yaşamak herkesin elinden gelmez çünkü herkes nefsine söz geciremez ama niyet,arzu,meyil ve dua herkes yapabilir, bu cihetle daha umumi bir yol oluyor.

          Selamette kalınız….

          • Selva SÖNMEZ diyor ki:

            Çok güzel özetlediniz. Allah razi olsun.

            Amelller niyetlere göredir.

            Madem bu hakikate iman ediyoruz, o halde hayırlı yolda nefsimizle cehd ederek, muvaffak olmaya niyet edelim.

            Selam ve dua ile.

  3. .../nisa diyor ki:

    Olduğu gibi amasız fakatsız lakinsiz sevmek zor zanaat sanırım. Ama hepimiz olduğumuz gibi kabul edilmek isteriz sıkılmamak utanmamak yanlış yaptığında korkmamak yorulmamak isteriz en önemlisi anlaşılmak isteriz. Bir söz duymuştum çokta hoşuma gitti bazen edep nasibine razı olmaktır. Allah için seversek teslim olursak bu işin çoğunu halletmiş oluruz ama dilimizde değil zihin ve kalbimizde teslim olmalı.

    Duygu eğitimi şart diyorum çocuğunu kırık notlarda, geç konuşmasında, geç yürümesinde, hasta olmasında, hatalarında doğrularında başkasıyla kıyas etmeyecek kadar kabullenmek ne kibire kapılmak nede mahsun olmak emanetçisin sahibi değilsin yaratıcısı hiç değilsin. Bazen karşımızdaki kişiye hayallerimizi ideallerimizi yada yapamadıklarımızı yüklüyoruz ve sonrasında bunları taşımasını gerçekleştirmesini bekliyoruz. Yükün yarısını omuzlamak gibi bir niyetimiz olsun.

    İnsan mahrum kaldığının yada kaybettiğinin kıymetini en iyi bilir bu yüzden bunu ancak annelik özlemiyle tutuşanlar evladını kaybedenler yada hiç anne olamayacaklar bilir.

  4. cihad diyor ki:

    Eğitim anlayışımız insan nedir sorusuna nasıl baktığımıza, nasıl cevapladigimiza bağlı olarak şekillenir. Sahi insan nedir, yoğrulmayı bekleyen bir hammadde mi yoksa Kader-i İlahinin programladığı, bir ağaç belki bir orman olma istidadı gösteren bir çekirdek misali midir.

    Eğer insan yoğrulmayı bekleyen bir hammadde ise kendinizi bir marangoz gibi görerek islenmeyi bekleyen kerestelere bir şekil vermek için büyük bir heyecan ve büyük bir gayretle işe koyulursunuz..yaptığınız işe de “EĞİTİM” dersiniz çünkü eğitim “eğmek” kelimesinden gelir ve siz eğerek bir kalıba sokmaya çalışıyor olduğunuz için tam ismi ile müsemma bir vaziyet ortaya çıkar..ekseriyetle neticenin olumsuz olması diliyle o küçük sabiler ben bir kereste değilim,hammadde hiç değilim diye size derinden derine bağıracaktır. Tabi duymasını bilene ve anlamasını bilene.

    Eğer insanı bir çekirdek olarak görüyorsanız, onu eğmek ve bir kalıba dökmeye calismazsiniz (çalışsanız da beyhudedir zira onun bir programı vardır ve bir çekiç vasıtasıyla zorlarsanız onu kırar programını döker zayi edersiniz) çünkü çekirdek sizden bunları beklemez ve muhtaçta değildir. Sizden marangoz olmanızı değil, içindeki programını inkişaf ettirecek şartları oluşturacak bir ÇİFTÇİ olmanızı istemektedir ve beklemektedir. Bir çiftçi edasıyla çekirdeğin uyanmasini sağlayacak şartları titizlikle yapacak ve o çekirdekten çıkacak neticeleri merakla bekleyeceksiniz. Sadece bu kadar.

    Tabi bu arada “eğitim” in yerini “terbiye” alacak ve insan yetiştirme bambaşka bir boyut kazanmış olacak. Artık bir balık uçmaya, bir kuş yüzmeye zorlanmamış olacak çünkü”terbiye” RAB kelimesinden,RAB’te RUBUBİYET kelimesinden geliyor. RAB olmak RUBUBİYET etmek demektir.

    peki rububiyet ne demektir.

    Cenab-ı Hak herşeye bir nokta-i kemal tayin etmiştir ve nokta-i kemaline gitmek için bir meyil ve iştiyak vermiştir. Rububiyet ise birşey nokta-i kemaline giderken önündeki manileri kaldırmaktan ibarettir. “TERBİYE” işte bu manayı işaretler veya bu sırrı taşır. Tabiri digerle insan yetiştirme hususunda Ahlak-ı İlahiye ile ahlaklanmayı bize öğütler.
    Dolayısıyla bize düşen istidat ve kabiliyet itibariyle Kader-i İlahi tarafından programlanmış bu insan yavrusuna nokta-i kemaline giderken yolundaki engelleri ortadan kaldırmaktır. Yani terbiye etmektir.

    Son olarak sıra ve masalara yığıştırılarak kilise modeliyle bu sırrı yakalayamayacağımız gayet açıktır…
    ve
    medreselerimizde bir rahle etrafında karşılıklı olarak talebe ve hocanın diz cokerek dizdize ve gözgöze her çocuğa istidat ve kabiliyetine veya mizacina uygun ders vererek terbiye etmektir. Ancak bu modelle istediğimizi elde edebilecek ve büyük bir medeniyet kuracak bir nesli yetiştirebiliriz vesselam…

Dünden Bugüne

Nasıl Hitap Ediyorsunuz?

Bir mikrop gibi nasıl geldi yerleşti dilimize, bilmiyorum. Çocuklara, gençlere hitaplarımız bozuldu.  Neredeyse kimse çocuğuna “Oğlum, kızım, yavrucuğum, evladım, çocuğum…” demiyor. Anne-babalar çocuklarına “anneciğim, babacığım” diyor, halalar çocuğa “halacığım” teyzeler” ...
Devamını Oku

Güzel Söz

“ Tartışmalarda öfkelendiğimiz an, gerçek için değil, kendi hesabımıza çalışmaya başlarız. “  ( T. Carlye)

Kitap

Çocuğunuzun Sahibi Değilsiniz

“Sormamız gereken soru şu: Geçmişimizin şimdiki yaşamımızı ne kadar süre daha yönetmesine izin vermek istiyoruz? Daha ne kadar başka bir zamanın hayaletleriyle savaşmak istiyoruz?" #drshefalitsabary nin kitabını internette kitap araştırmaları ...
Devamını Oku