Binalara Mahremiyet Geldi

18 Temmuz 2017Haberler12 Yorum »

zeminsesÜst komşunun çamaşır makinesi, yan komşunun çocukları, alt katta yeni evli çiftin aşk gürültüleri, bitişikteki amcanın horultusu… Binalardaki yalıtım problemi uykuları kaçırdığı gibi toplumsal barışı da tehdit ediyor. Neyse ki 31 Mayıs’ta yayınlanan Binaların Gürültüye Karşı Korunması Yönetmeliği, tüm bu sorunları kökten çözebilir.

Cumartesi sabahı saat 07.30. Üst katta kıyamet kopuyor ve uyanıyorum. Komşunun 8 ve 10 yaşlarındaki iki çocuğu topuklarını yere vura vura, çığlık çığlığa kavga ediyor. Gece zaten yan dairedeki yaşlı amcanın horlamasından uyuyamadım. Horlama sesini duymadığımda, onu kaybettik diye endişeleniyorum da artık.

Sonraki gece yorgunluktan bitap uykuya teslim olmak üzereyken, bu kez alt kattaki yeni evli çiftin aşk çığlıkları uykumu altüst ediyor. İtiraf ediyorum; ben de paspasın sopasıyla zemine vura vura yakında onların mutluluğunu bitirebilirim.

Çok şey mi istiyorum; biraz sessizlik, biraz uyku… Meğer sorun daha büyükmüş. Türkiye’de cinsel işlev bozukluklarının en önemli nedenlerinden biri buymuş, sevişirken birilerinin duyma ihtimali… Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği Başkanı Psikoterapist Cem Keçe’nin bu konudaki dikkat çeken açıklamalarına sonra geleceğiz.

KİM UYUYOR Kİ!

Yoğun ve stresli bir haftayı geride bırakırken hafta sonu iyi bir uykuyu hak ettiğimizi düşünüyoruz. Ama giderek daha da dipdibe yaşadığımız şehirde kaliteli uyku ne mümkün. Komşunun çocuğu olmasa, çamaşır makinesi ya da elektrik süpürgesi var, onlar kesilse dışarıdan gelen şantiye sesleri, uçak gürültüsü… Gürültünün insan üzerindeki olumsuz etkilerini Dünya Sağlık Örgütü, 2011 raporunda açıkladı. Gürültü kirliliğine maruz kalanlar uykularında bile stres yaşıyor. Psikolog Derya Öztürk de yaşam alanlarında, özellikle yatak odalarında duyulan seslerin ciddi anlamda uyku bozukluğuna neden olduğunu söylüyor: “Bu durum insanların depresif olmasına neden olur.”

Apartman yaşamının gerektirdiği kurallara uysak belki hepimiz rahat edeceğiz. Mesela kat sakinlerinin huzur içinde yaşaması için tasarlanan Apartman Gürültü Yönetmeliği… Ne yazık ki kimse buna kulak asmıyor, hatta bu yönetmelikten kimsenin haberi bile yok. Mesai günlerinde 13.00 ile 15.00 ve akşam 19.00 07.00 saatleri arasında gürültü yapmak yasak. Pazar günü ve resmi tatil günleri istirahat vakti olarak kabul edildiğinden yine gürültü yasak. Mekanik ve elektronik müzik aletlerinin sesi ise sadece odanın içinde duyulacak kadar açılabilir… Kime söylüyoruz!

Neyse ki geçen hafta tüm bu sorunları bertaraf edebilecek yeni bir yönetmelik yayınlandı. Binaların gürültüye karşı korunmasını kapsayan bu yönetmeliğe uymak zorunlu… Tabii uyulursa. 31 Mayıs’ta Resmi Gazete’de yer alan yönetmeliğe göre her türlü yapı, bina, tesis içi ya da dışından kaynaklanan gürültüler, kişilerin huzur ve sükûnuna, beden ve ruh sağlığına olumsuz etkileri en aza indirecek şekilde yapılmak zorunda. Böylece iyi işitme ve algılama koşullarının sağlanması için, tasarım, yapım, kullanım, bakım ve işletim kurallarının belirlenmesi amaçlanıyor. Yönetmeliğe göre gürültü önlemi almayan, ses yalıtımı sağlamayan binaya ruhsat verilmeyecek.

‘ARSA DEĞERLİ, KENT SIKIŞIK’

Mimar Murat Aksu, komşunun gürültüsünün bu gibi yönetmelikler ve yalıtımsal çözümlerle halledilebileceğini düşünüyor. Mimar Kerem Piker de yeni çıkan yönetmelikten umutlu, zira “Arazi o kadar değerli ve kent o kadar sıkışık ki; ama iyi tasarlandığında gürültü de yönetilebilir. Bunun için iyi yalıtılmış evlere ihtiyaç var” diyor.

Mimar Türker Talayman ise yalıtımla sorunun kökünden çözülemeyeceğini savunuyor: “Çünkü yeni evini çok yüksek fiyata alan ev sahibi 02.00’de yüksek sesle Ramstein konserini dinleme hakkını kendinde buluyor, ‘Ben bu eve çok para ödedim. Ses yalıtımını iyi yapsalardı, benim sorunum değil’ diyor. Bu sorunlar duyarsızlık ve beklentiyle ilgili, mutlaka aşılacaktır ama henüz doğum sancıları yaşanıyor.”

BU YÜZDEN KADINLAR ORGAZM OLAMIYOR’

Yalıtımsızlığın en çok vurduğu yatak odalarına, yani cinsel hayata dönelim. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği Başkanı Psikoterapist Cem Keçe, dernek olarak 17 yıldır bu yönetmeliğin çıkmasını beklediklerini belirtiyor. Çünkü cinsel işlev bozukluklarının en önemli nedenlerinden birinin mahremiyet eksikliği olduğunu anlatıyor: “Derneği 2000’de kurduktan sonra ‘Binalarımız mahremiyete uygun değil’ diye hükümete görüşümüzü bildirdik. İlk defa ciddiye alındı. Kişi bedeninin sesini açabilmeli, çığlık atabilmeli ve seks yaptığını kimse bilmemeli. Kadınlar orgazm olamıyorsa sırf bu yüzden. Sesimizin duyulmadığı ortamda kendimizi güvende hissediyor ve özgür seks yapıyoruz. Biz bu yönetmelikten çok mutluyuz.”

Yatak odasından çıkan sesler en çok da çocukları etkiliyor. Çocuklar için ebeveynlerinin cinsel hayatını duymak çeşitli travmalara yol açabiliyor. Psikolog Derya Öztürk de Psikiyatr Cem Keçe de bu konunun altını çiziyor. Bu konunun çocukların erken yaşta cinsellikle tanışmasına sebep olabileceği gibi, babanın anneye kötü bir şey yaptığını, cinselliğin ayıp ve yasak olarak algılamasına neden olabileceğini söylüyorlar. Keçe, ayrıca yatak odası mahremiyetini korumak için ebeveyn banyosunun da yönetmelikle zorunlu kılınmasını istiyor.

Yönetmeliğin Türkiye’de uygulanmasını çok olumlu bulan Uzm. Klinik Psikolog İlknur Yılmaz Aytaç, bu gelişmenin bağımlı ilişkilerimiz için iyi olacağı görüşünde: “Herkes birbirinin hayatını merak ediyor. Bu yönetmelik, sembolik olarak insanların kendi alanından sorumlu olduğunu hatırlatacak. İnsanların kafasına bireysel alan kavramının yerleşmesi bakımından da önemli. Hatta çiftlerin ilişkilerini düzenlemelerini bile etkileyecektir” diyor.

Uzmanların söylediğine bakılırsa yönetmeliğin vaatleri büyük. Uygulamaya başlanması ve yalıtımlı binalara geçişle birlikte Türk insanının cinsellikle ilgili sorunları çözülecek, herkes rahat rahat uyuyacak ve depresyon son bulacak. Halihazırdaki binalarda sorunun çözülmesi yine de çok zor. Zira ulusal boyutta bir kentsel dönüşüm de bu konuda gerekiyor.

‘APARTMANDA SES DUYUYORSAN MİMARA İSTEDİĞİNİ SÖYLE’

Bir evin, bir şehrin kendine ait sesleri olduğu aşikâr. Martı seslerini duyuyorsanız ya da vapurun düdüğü uzaktan kulağınıza çalınıyorsa, İstanbul’dasınız demektir. Her kentin böylesi seslere sahip olduğunu söyleyen Mimar Bünyamin Derman, “İstanbul’un nüfusu 1 milyon 300 bin olduğu zamanlarda bu sesler Orhan Veli gibi şairlerimize şiir yazdırabilirken kent plansız şekilde büyüdükçe sesler karmaşık hale geldi. Gürültüden kaynaklı stres çok fazla” diyor.

Şehrin dönüşüyor olması ve kentin doğru büyümemesi ciddi bir gürültü kaynağı. Derman’a göre kent yaşamında gürültünün yüzde 50’sini ulaşım çıkartıyor, görsel kirliliği de beraberinde getiriyor: “Ben mimarım ama 2050’de kentimin nasıl olacağını bilmiyorum. Bir apartmanda sifonun sesinin bütün dairelerde duyulması ve komşuda ne piştiğinin bilinmesi tamamen mimari, teknik ve detay bir konudur. Apartmanda ses veya koku duyuyorsan mimara istediğin lafı söyleyebilirsin.”

Ekin Türkantos / Habertürk Gazetesi

 

Okunma Sayısı : 1.128

Yorum yapın

“Binalara Mahremiyet Geldi” için 12 Yorum

  1. cihad diyor ki:

    MÜSAİT BİR VAKİTTE SAKİN BİR KAFAYLA OKUNACAK BİR YAZI. KESİNLİKLE TAVSİYE EDERİM.

    Ülkemizde son iki asırda büyük çalkantılar ya-
    şanmış, inkılâplar, devrimler, ihtilâller birbirini peşi
    sıra kovalamıştır. İmparatorluk dönemlerinde dev-
    let tarafından adı konulmadan ve yavaşça, Cum-
    huriyet döneminde ise açıkça telâffuz edilerek ve
    devrimler hızıyla sürdürülen Batılılaşma çabalarıyla
    milletimizin aslî değerleri değiştirilmeye çalışılmış
    ve ne yazık ki bunda büyük ölçüde muvaffak olun-
    muştur. Yeni kadrolar Türkiye’nin rotasını İslâm’dan
    çevirip Modernizm’e doğru kırmışlardır. Hedef artık
    Batılılaşma/Modernleşme olarak tayin edilince her
    sahada taklitçilik ve Batı’ya öykünme de bu dö-
    nemlerin temel karakteristiği olmuştur.
    Bu hengâmeden her saha zarar gördüğü gibi en
    çok da mimâri zarar görmüş, evlerimiz tahrip edil-
    miş, eşyalarımız değiştirilmiş, şehirlerimiz yıkılıp
    yok edilmiştir. Mesken ve şehircilik geleneğimize
    en büyük ilk darbeyi vuranlar Tanzimat’ı ilân eden
    yönetici kadrolar olmuştur. Tanzimatçılar yapı ge-
    leneğini asırlar boyu devam ettiren (mimar ve kal-
    faları yetiştiren) yapı loncalarını âni bir kararla ka-
    patmışlardır. Elbette Tanzimat idarecileri bu lonca-
    lar kapatılmadıkça İslâmî yapı geleneğinin devam
    edeceğinin farkındaydılar. Bu dönemde şehircilik
    tercihleri açısından getirilen en önemli değişiklik
    geleneksel İslâmî hayat ile uyuşmayacağının bilin-
    mesine rağmen Batı tarzı apartmanların bu ülkede
    uygulanmaya başlatılması olmuştur.
    Ülkemizde apartmanlar ilk defa gayr-ı müslim-
    ler tarafından Beyoğlu(Pera)’nda inşa edilmiştir.
    Müslüman halk her şeye rağmen uzun süre apart-
    mandan uzak durmuş, müstâkil evlerinde otur-
    maya devam etmiştir. Ne zaman ki imar plânları,
    apartmanı (kat irtifalarını yükselterek) mecbur
    hâle getirmiş sonunda onlar da bu cereyana dâhil
    olmuşlardır. Batılı’lar apartmanlaşmanın modern
    yaşam tarzını hızlandıracağı düşüncesi ile yapı
    loncalarının kapatılmasını ve apartman yapımına
    geçilmesini şart koşmuşlardır. Tarihçi Prof. İlber
    Ortaylı’nın bir televizyon programında naklettiğine
    göre 1839 Tanzimat Fermanı’nın mahfuz madde-
    leri arasında apartman yapımının teşvik edilmesi
    hususunun yer aldığını ifade etmiştir.
    Bu makalede apartmanlara itirazlarımın se-
    beplerini izah edeceğim. Apartmanların kâr dü-
    şüncesiyle üretilmesi, insana lâyık olmaması, te-
    mel insan haklarını ihlâl etmesi, insanı tabiattan
    koparması, insanı hiçe sayması ve tahakkümcü
    karakteri… gibi çeşitli konular ele alınacaktır.

    1) Apartmanlar Kapitalist Zihniyetin Ürünü-
    dür…

    İlk apartmanların inşasına Batı Avrupa’da sa-
    nayiciler öncü olmuşlardır. İlk sanayiciler büyük
    menfaat ve hırslarla kapitalizmin temellerini atarlarken giderlerini minimize, kârlarını maksimize
    etme peşlerine düştüler. Kadınların ve çocukların
    günde on dört saat düşük ücretlerle çalıştırılmala-
    rı, sağlıksız ortam ve beslenme koşulları bu süre-
    cin bilinen özellikleridir. Bu fabrikaların yol açtığı
    hava kirliliği yüzünden meselâ Londra’da bir gün-
    de 4000 kişi ölmüştür. Modern Batı’nın bugünkü
    refah seviyesine uzun dönemler acımasızca sö-
    mürdüğü işçi ve mazlumların sefaleti ve kölelerin
    gözyaşı ile ulaştığını unutmamak gerekir.
    İşte apartman bu zemin ve şartlarda evvelâ
    sermaye sahiplerinin düşüncesinde şekillenmeye
    başlamıştır. Fabrikalaşma ile kırsaldan şehre göç
    başlarken şehir nüfusları kısa zamanda milyonlara
    ulaşmıştı. Motorlu vasıtaların henüz ortaya çıkma-
    dığı bu dönemlerde işçilerin fabrikalara geliş gidiş-
    leri ve uzak mesafeler sorun olmaya başlamıştı.
    Yollarda kaybedilen zamana tahammüllü olmayan
    fabrikatörler işçi evlerini fabrika çevrelerinde inşa
    etmeye karar verdi. Yeni inşaî teknolojilerin gelişimi
    ile işçilerin fabrika yakınlarında barındırılması fikri-
    nin eşzamanlı ortaya çıkması apartmanların doğu-
    şuna zemin hazırlamıştır.

    2) Apartman İnşasında Asıl Gaye İnsan Değil
    Menfaat’tır…

    Apartmanlar öncelikle fabrika işçileri, göçmen-
    ler ve bekârlar için düşünülmüş bir yapı biçimidir.
    Aileler daha sonraki yıllarda buralara yerleştiril-
    mişlerdir. İlk apartmanlar inanılmaz derecede kö
    tü inşa edilmişlerdi. Avrupa’da çalıştığım yıllarda
    hâlâ ayakta kalabilen bu apartmanlardan birkaçını
    görmüştüm. Bu apartmanlar karanlık, pis, havasız,
    tuvalet ve mutfakları ortak kullanılan, küçük dai-
    relerdi. Bir örnek vermem gerekirse 1924 Dublin/
    İrlanda’da dairelerin % 50’si ancak bir-iki hücreli
    idi. Yine 1930 yılı Paris/Fransa’da dairelerin sa-
    dece %10’u su tesisatına sahipti. İnsanlar tuvalet
    ihtiyaçlarını koca bloğun/sitenin ortasındaki bir kulübede gideriyorlardı.
    Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki apartmanların
    ortaya çıkışında “insan” meselesi hiç yok. İnsanın onuru, şerefi, haysiyeti hiç yok, sadece kârlar ve
    menfaatler vardır. Apartman inşasında temel he-
    def insanların mutlu olup huzur duyacağı yuvalar
    inşa etmek değildir. Apartmanlar bir yuva etra-
    fında aile olmanın gerektirdiği maddî ve manevî
    parametreleri karşılamaktan çok uzak bir ev biçi-
    midir.

    3) Apartman Oturanı Değil, Yapanı/Satanı
    Mutlu Eden Binalardır…

    Apartman inşasında temel amaç orada yaşa-
    yacak insanların bir yaşam alanından beklediği
    aslî ihtiyaçlarını karşılayabilecek evler oluşturma-
    ya yönelik bir uğraş olmaktan ziyâde onu inşa e-
    denler için yüksek kârlar elde etme düşüncesidir.
    Eskiden böyleydi şimdi nasıl diye sorulursa, günümüzde de apartman yapım felsefesinin temelde değişmediğini, hatta hırslar ve hevesler noktasında yüksek binalar dikme yarışlarıyla
    bugünün insanının eskileri geçtiğini de söyleye-
    biliriz. İlk apartmanları inşa edenlerin gayesi
    işçileri kümes gibi de olsa bir eve yerleştirmek
    iken, günümüzde aynı işi yapanların tek gayesi bu işten yüksek kârlar elde edip sermaye ve güç
    kazanmaktır. “-Ne yapıyorsak halkımız için yapıyoruz.” retoriği ancak bir aldatmacadan ibarettir.
    Apartman ve kâr birbirine çok yakışan iki ke-
    limedir. Günümüzde bu işin taliplileri çoğalmıştır.
    Eskiden nalbur, şoför, manav müteahhitliğe heves
    ederken şimdilerde fâhiş kârlar sebebiyle kuyumcular, tekstilciler, holdingler apartman müteahhitliğine soyunmuşlardır. Ülkemizin en zenginleri arasında müteahhitlerin ilk sıraları alması elbette tesadüf değildir.

    4) Apartmanlar Tahakkümcü Düşüncenin
    Yapılarıdır…

    Apartman toplu konutlarını çözüm olarak daya-
    tan zihniyet, insanların nasıl yaşadıklarından ziyâde nasıl yaşamaları gerektiği konusuna yönelmiş ve farklı kültür, farklı iklim, farklı coğrafi bölgelerde farklı ev şemaları olabileceği gerçeğini görmezden gelmişlerdir. Aynı yöreden ve aynı toplumsal yapıdan gelmiş olsa bile insanların bir evden beklentilerinin farklı olabileceği gerçeğini daima kulak ardı etmişlerdir. “-Ben yaparım, siz ister oturur, ister
    oturmazsınız.” tavrı kibir ve zorbalık değil midir?
    Çağdaşlık iddiasındaki modern mimâri, insan-
    ların isteklerini, gerçek ihtiyaçlarını ve taleplerini
    karşılamak yerine onlara kendi belirlediği bir ihti-
    yaç listesi sunar. Meselâ 25-30 m2 lik bir salona
    hiç ihtiyaç duymayan orta halli bir vatandaşımızın
    bu isteğini kim dinler? Tuvalet ile banyosunun ayrı
    olmasını isteyen bir ailenin bu basit arzusunu kim
    dikkate alır? Dört-beş katı aşan bir binada oturmak
    istemiyorum diyen bir vatandaşımızı sizce hiç dinleyen olur mu? Misâlleri artırmaya gerek yok, bunun adı tahakküm ve zorbalıktır. Ne yazık ki kendilerine başka yerlerde oturma seçeneği verilmeyen
    halkımız böyle apartmanlarda yaşamaya mecbur
    edilmektedir. İnsanların bir ömür boyu içinde ya-
    şayacağı evlerin (toplukonut sitelerinin) yapılışında
    hiçbir söz hakkı olmaması, bırakınız plânını bir odanın duvar rengini bile seçememesi tahakkümün ta kendisidir.

    5) Apartmanlar Totaliter Ülkelerde Revaç
    Bulmuştur…

    Apartmanlar ilk defa Batı Avrupa’da inşa edilmiş
    olsa da totaliter rejimlerde daha çok uygulama alanı bulmuştur. Bilhassa Rusya’da ve Doğu Avrupa’da 1940’lı yıllardan sonra devâsa ölçeklerde apartman blokları yapılmıştı. Sözde halk için yapılan bu proje-
    lerde halka danışılmamış, hiç kimsenin fikri alınmamıştır. Buna gerek de yoktu, zîra sosyalist idareciler nasıl olsa halkı halktan daha çok düşünürlerdi.
    Bizdeki sözde demokratik idareler halkın fikrini almamak ve bildiğini okumak noktasında sosyalist idarelere ne kadar da çok benzemektedir.
    Yapılan bunca itirazlara rağmen ısrarla sürdürü-
    len 1+1, 2+1, 3+1 tek tip daire modelleriyle acaba tek tip insanlar mı yetiştirilmek istenmektedir?
    Bu bir tercih ise eğer, künhüne vâkıf olamadığımız bir devlet politikası mıdır diye insan düşünmeden edemiyor.

    Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki apartmanların or-
    taya çıkışında “insan” meselesi hiç yok. İnsanın onuru, şerefi, haysiyeti hiç yok, sadece kârlar
    ve menfaatler vardır. Apartman inşasında
    temel hedef insanların mutlu olup huzur
    duyacağı yuvalar inşa etmek değildir.

    6) Apartmanlar/Gökdelenler İnsanı Ezen
    Yapılardır…

    Apartmanlar dikeyliği ve dev kütlesi ile insanı ezi-
    yor. Meselâ, bir katı dört daireden orta büyüklükte 10
    katlı ve toplam 40 daireli bir blok hacimsel olarak bir insanın 20.000 (yirmi bin) katına, bir gökdelen ise insanın 100.000 (yüz bin) katı büyüklüğe ulaşmaktadır.
    Tabi insan bu büyüklük karşısında kendini önemsiz hissetmekte ve ben neyim, ne önemim var duygusu şuuraltına yerleşmektedir. Psikologlar insanı mutsuzluğa sevk eden en önemli âmilin kişinin kendisini değersiz sayma duygusu olduğunu ifade ediyorlar. Kendini değersiz sayan ve önemsiz olduğuna inanan bir
    insan saldırgan ve şiddete meyilli hale gelmektedir.
    Dünya/kâinat insan için yaratılmışken, her şey
    insanın hizmetine verilmişken insanı böyle ezen ve üzen aşağılayan her tavır, her davranış haliyle yanlış olmaktadır. İnsanı değersiz sayan ve onu nesne olarak gören modern mimâriye karşılık İslâmî mimari insanı özne olarak değerlendirir. Kutsal kitabımız insandan “eşref-i mahlûk” olarak bahsetmektedir. Bu ne demektir? Yaratılmışlar arasında en şerefli varlık
    demektir. Şeref, rütbece kıdemi ifade eder. Yüce Yaratıcı insan için en güzel gezegeni, en güzel çevre ve tabiatı, en güzel nimetleri yaratmışken hangi zihniyet onu tarihin gördüğü ve göreceği en iptidâi evlere lâyık görmektedir. Şimdi böylesine kıdemli olan insanı kim/kimler hangi hakla beton apartman dairelere mahkûm etmektedir? İnsan bilmem kaç katlı apartmanın bilmem kaç numaralı dairesine mecbur bırakılacak kadar alelâde kıymetsiz bir varlık değildir.

    7) Apartmanlar Temel İnsan Haklarını Hiçe
    Sayar…

    Esas itibariyle meseleye “haklar” ve “insan
    hakları” meselesi olarak da bakmamız gerekiyor.
    Bu konuda hem dîni hem de seküler referanslar
    vardır. Meselâ Hz. Peygamber’in “haklar”ı sayar-
    ken “yeni yapılacak bir evin, komşu evin açıklık
    ve rüzgârını kesemeyeceğini, aksi takdirde komşu hakkı zedeleneceği” hadisini, yine mesela Türkiye Cumhuriyeti anayasası birçok seküler anayasada haklar ve hürriyetler vazedilirken “sağlıklı konut ve çevre edinme hakkı”nın güvence altına alınması gibi belgeler sayabiliriz. Ancak bu hakların yasalara rağmen kağıt üzerinde kaldığı da âşikârdır.
    Günümüzde belediyelerin hazırlayıp, bakanlığın
    onayladığı imar plânları ne yazık ki evlerin güneşini, manzarasını dikkate almaz, böyle bir hakkın farkında değildir. Farkında olsa, umurunda değildir. Birçok kimseden komşu binalar yüzünden evinin hiç
    güneş alamadığından şikâyet ettiğini duymuşsu-
    nuzdur. Şimdi sormak gerekiyor, bu bir insan hakkı ihlâli değil midir?
    Çocukların hayatı arkadaşlarıyla paylaşarak
    öğreneceği yerler sokaklar ve bahçelerdir. Onla-
    ra cıvıl cıvıl oynayacakları bahçeler vermek yerine apartman hapishanelerine mahkûm etmek yazık değil midir? Duyarlı bir şairimiz (Mevlâna İdris) bir şiirinde çocuğu sâfiyâne konuşturmuş, çocuk diyor ki; “-anneciğim hiç evlerin boyu ağaçlardan uzun
    olur mu?” Bu soruyu ne yazık ki hissizleşmiş bü-
    yükler soramıyor. Yaşlılar ise evinin bahçesinde
    çiçek ekmek, meyve-sebze yetiştirmek gibi faydalı bir işle meşgul olmak istiyorlar. Hiç güneş girmeyen ev olur mu? Bir ev, ışıktan, manzaradan, rüzgârdan
    mahrum edilir mi? Hiç ağaçsız, bahçesiz bir yaşam
    alanına ev diyebilir miyiz? Çocukları sokaklardan,
    bahçelerden koparmak, onları eşyalarla dolu bir
    apartman dairesine mahkûm etmek en basitinden
    “çocuk hakları” ihlâli değil midir? Emekli yaşlıları-
    mızı bir bahçeden mahrum etmek bir “yaşlı hakkı” ihlali değil midir?

    8) Apartman Yaşamı İnsanı Tabiattan Koparıyor…

    “Kâinat büyük bir insan ve insan küçük bir
    kâinattır.” düsturuna göre insan kâinatta her bir
    şeyle yakından alâkadardır. İnsan; hava, su, toprak, güneş, bitki, hayvan, çiçek gibi dünyanın/kâinatın diğer varlıklarına muhtaç ve onlarla birlikte yaşa-mak üzere yaratılmıştır. Bugünün apartmanları insanları bütün bu tabiat unsurlarından yalıtarak uzaklaştırıyor, onlara âdeta plastik ve mekânik bir
    hayat sunuyor. Apartman çocukları ne ağacı, ne
    çiçeği tanımadan büyüyor, ne bir hayvanla temas
    edebiliyor, ne de insan dışında herhangi bir varlıkla ünsiyet kurabiliyor. Yaşlılar ise bir ağaç gölgesinde yaşıtlarıyla sohbet etme ve dinlenme ihtiyaçları karşılanmaksızın ömürleri tükenip gidiyor. Yukarıdaki resimde yeni yapılmış bir toplu konut sitesine bakarak siz de insan ve tabiat ilişkisini bu gözle bir değerlendirebilir misiniz?

    9) Apartmanlar Değişime Kapalı Binalardır…

    Hayatın dinamik ve değişken olmasına karşın
    apartmanlar bu değişime cevap veremeyecek derecede statik ve durağan binalardır. Apartmanlar ek almaz, ilâve kabul etmez, değişikliğe imkân vermezler. Yıkılana kadar yapıldığı ilk şekliyle kalmaya mahkûmdurlar. Farz edelim, dairenize bir yaşlı
    yakınınız taşınacak, ona bir oda ve banyo temin
    etmeniz gerekiyor. Şimdi bu nasıl olacak, nereden
    tesisat geçireceksiniz, mümkün değildir. Farz edelim teknik imkân var, bu sefer alt katta oturanlar tavanından pis su borularının geçmesine nasıl razı olacak? Apartmanlar gerek teknik gerek hukuki sebeplerle de değişime kapalı binalardır.
    Âdet ve geleneklerin, yaşam tarzlarının hızla
    değiştiği bir zamanda yaşıyoruz. Ayrıca yeni teknolojiler de bu değişimi tetiklemektedir. Tabi bu değişimlerin ev yaşamına yansıması da kaçınılmaz hale gelmektedir. Fakat bu değişim ihtiyacına mukabil
    apartmanların buna ayak uydurabilecek nitelikte
    esnek yapılar olmadığını görüyoruz. Siz bir apart-
    man yapmakla orada yaşayacak en az üç neslin
    hayatını dondurmuş oluyorsunuz.

    10) Apartman çözüm olmamıştır…

    Apartman yapmakla mesken meselesi çözül-
    müş olsa ve daire sahipleri oturduğu yerlerden
    memnun kalıp başka arayışlara girmese yine itiraz etmezdim. Madem halk isteyerek, beğenerek kabul etmiş bize bir söz düşmezdi derdim. Lâkin durum hiç de öyle değil, apartmanda oturan insanların ev konusunda mutlaka başka arayışlara girdiğini görü-
    yoruz. Tabiattan uzaklaşan insan sıkıldığı apartman yaşamından hiç olmazsa bir süreliğine uzaklaşmak için yazlık ev, dağ evi gibi ikinci ev arayışlarına girmektedir. Ülkemizde bu şekilde yılın sadece bir iki ayında kullanılan beş milyonu aşkın ikinci ev olduğu tahmin edilmektedir. (Milliyet Gazetesi Ege,
    mimdap 21-28 mart-2011)
    Apartman modeli ikinci evlere yönelmeye neden
    olarak büyük israflara sebep olmaktadır. Bilhassa yazlık evler yılın sadece birkaç ayı kullanılmakta, diğer zamanlarda boş kalmaktadır. Doğru dürüst oturulmayan bu ikinci evlerin bedelini ortalama yüz bin liradan hesap ettiğimizde çıkan rakam devletin
    beş yüz milyarlık iç/dış borcuna karşılık gelmek-
    tedir. Aklı başında hiçbir devletin böyle bir israfı
    önlemedikçe düzlüğe çıkacağına inanmıyorum. Ülkemiz böyle israflarla kaybedecek arazi ve kaynaklara sahip değildir. İkinci bir yazlık evi olmayan dar gelirliler ise hafta sonlarında bir soluk alabilmek
    ve piknik yapmak için 50-60 km (dönüşle birlikte
    100-120 km) yol gitmek zorunda kalıyorlar. Düşünebiliyor musunuz bir ağaç gölgesinde oturabilmek için veya bir mangal keyfi için yapılan garabete. Yaz mevsiminde bir pazar günü İstanbul’da piknik yap-
    mak isteyenlerin E-5 ve Tem otobanlarında en az
    20 km. lik araç kuyrukları oluşturduklarına her hafta şahit oluyoruz. Eğer bahçeli müstâkil ev konsepti yaygınlaşırsa Batı’da olduğu gibi hiç kimsenin ikinci ev arayışlarına gireceğine ihtimal vermiyorum. Bu şekilde büyük israflar da önlenmiş olacaktır.

    11) Apartmanlar Terk Ediliyor…

    Batılı devletler, halktan gelen olumsuz tepkiler
    üzerine 1950’lerden sonra iskân politikalarını çok katlı apartmanlardan az katlı evlere doğru revize et-mişlerdir. Meselâ dünyanın en eski apartmanlarını yapan Fransa’da halkın yoğun şikâyetleri üzerine 1963 yılında referanduma gidilmiş, ev mi apartman mı sorusu halka sorulmuştur. Oylamada halkın % 68’inin bir-iki katlı müstâkil evi tercih etmesi
    üzerine Fransa hükümeti iskân politikalarını az katlı evler olarak değiştirmiştir. İngiltere’de ise Thatcher zamanında mimarlar, eğitimciler, sosyologlar,
    sendikalar, sivil örgütler ortak bir deklarasyonla
    hükümete tarihi eser niteliği taşımayan apartmanları yıktırma kararı aldırmışlardır. Son 30 senedir
    İngiltere’de her yıl binlerce apartman yıkılarak yerlerine müstâkil, bahçeli iki katlı evler yapılmaktadır.
    Amerika Birleşik Devletleri’nde de durum fark-
    lı değil. 1972 yılında yıktırılan Prut Igoe topluko-
    nutları bunun bir örneğidir. Batı›nın hatadan dön-
    mesinde önemli rol oynayan Pruitt Igoe, Missouri
    eyaletinin St. Louis şehrinde, projesi 1950›lerin
    başlarında uluslararası yarışma ile elde edilmiş bir toplu konut projesidir. Japon asıllı Amerikalı mimar Minoru Yamasaki tarafından projelendirilen site
    1954›te iskâna açılmış ve o yıl Amerika Mimarlar
    Enstitüsü›nün her yıl en başarılı bulduğu bir projeye verdiği altın madalyanın sahibi olmuştur.
    Ne var ki Pruitt Igoe aradan geçen yıllarda bu
    parıltısını sürdürememiş, sitede iskân edilen halkta giderek artan davranış bozuklukları görülmeye başlamış, bu bozukluklar kısa zamanda vahşete ve
    sakinlerin binaları tahribine dönüşmüştür. Yapılan inceleme ve tetkikler acı gerçeği çarçabuk gözler önüne sermiştir: akıl almaz boyutlardaki vahşetinsebebi Pruitt Igoe›nun kendisi olduğu anlaşılmıştır.
    Nihayet 12 Temmuz 1972’de “toplum düşmanı” bu site dinamitlenerek yerle bir edilmiştir. Ancak Pruitt Igoe 1972›de “bir ölmüş” ise, o günden bu yana dünyanın dört bir tarafında, özellikle de bizim gibi geri kalmış ülkelerde maalesef “bin hortlamış”tır.
    (Numan Cebeci, Kent Konseyi Bildirisi, 1997)
    Türkiye’de Aile Araştırma Kurumu’nun 1992 yı-
    lında Marmara Üniversitesi’ne yaptırdığı bir ankette de altmış bin kişiye evde mi apartmanda mı oturmak istersiniz sorusu sorulmuş, katılımcıların %
    93’ü “ev”i tercih ettiğini belirtmiştir. Peki devlet ne yapmış? “-Bu soruyu biz sormamış olalım siz de ce-vaplamamış olun” diyerek anketin üstünü örtmüş ve bu konu bir daha gündeme getirilmemiştir.

    APARTMANLARIN DİĞER OLUMSUZLUKLARI

    Apartmanlara itirazlarımızın ülkemize özgü baş-
    ka sebepleri daha vardır.
    1- Türkiye aktif depremler ülkesi
    2- Afetlere karşı dirençsiz binalar olması
    3- Geri dönüşüm meselesi

    1) Deprem
    Bilindiği üzere ülkemiz, 3 ana fay hattı (Doğu,
    Batı ve Kuzey Anadolu Fayları) ve yaklaşık 400 ta-
    li fay kırığının bulunduğu bir depremler kuşağında
    yer almaktadır. Türkiye, Japonya ve İran’dan sonra
    dünyada en çok deprem olan üçüncü ülkesidir. Diri ve faal olan bu faylar yılda orta şiddette 80 adet deprem üretmektedir. Ülkemizde 1900-2005 yılları arası 105 yıllık dönemde 4.0 (M) ve üzeri büyüklüklerde 8360 deprem meydana gelmiştir. Bunlardan 31 tanesi 7.0 (M)’nin üzerinde büyük depremler olarak gerçekleşmiştir.
    Ülkemizde meydana gelen bu depremlerden
    her yıl binlerce kişi mal veya can kaybı olarak et-
    kilenmektedir. Son 105 yıldaki depremlerde resmi kayıtlara göre yılda ortalama 950 kişi hayatını kaybetmiştir. Gerçek rakamlar resmi açıklamaların bir hayli üzerindedir. Son Marmara depreminde resmi
    19.000 olan ölü sayısının 57.840 kişi olduğu ifade edilmektedir. Sadece nüfusun değil, topraklarımızın % 92’si, sanayinin % 98’i, barajların % 93’ü ne
    yazık ki deprem etkilerine doğrudan maruz kalan
    bu bölgelerde ve yakınlarında yer almaktadır.
    Anadolu esas itibariyle yıkık kentler ve kaybolan
    uygarlıklar mezarlığıdır. Türklerden ve Romalılardan önce Anadolu’da yaşayan birçok kavim depremler sonrasında ya tarihten silinmiş ya da başka yerlere göç ederek asimile olmuşlardır. Böyle bir ülkede konut meselesi ele alınırken deprem gerçeğinin gözardı edilmesi şaşırtıcıdır. Bizdeki tedbirsizliğin
    şarklılıkla bir ilgisi var mıdır diye insan düşünme-
    den edemiyor. Bakınız yine bir deprem ülkesi olan ABD’de 1920’lerdeki büyük yıkımlardan sonra hafif ahşap-çelik karışımı depreme dayanıklı bir teknolo-
    ji geliştirilerek ciddi başarılar sağlanmıştır. 7.5 (M)
    şiddetinde depremlerde bile ölü sayısı birkaç kişiyi geçmemektedir. Biz de böyle bir model geliştirmek zorundayız.
    İnşaat sektörü dışında herhangi bir kişi
    gözleme dayalı olarak az katlı binaların çok katlılara kıyasla depremden daha az etkilendiğini söyleyebilirken, sözde ehil sayılan mimar,
    mühendis, müteahhit ve bürokratların çok
    katlı apartmanlarda ısrar etmeleri nasıl izah
    edilebilir bilemiyorum. Yani mesleğin dışında
    olanlar doğru tespit yaparlarken, iş bilenlerin
    yanlış kararlar vermesi şaşırtıcıdır. Bunca dep-
    reme rağmen üniversitelerimizde konunun
    hala seçmeli ders düzeyinden kurtulamadığını,
    apartmanlaşma ve betonlaşma tehlikelerinin siyasî irâdeye ikna düzeyinde aktarılamadığını üzüntüyle ifade etmeliyim.
    Deprem etkisi ağırlıkla doğru orantılıdır. Bir bina
    ne kadar ağırsa depremden o kadar çok etkilenir.
    Biz inşaatlarda en ağır malzeme olan betonu kul-
    landıktan sonra bir de kat kat yükselterek ağırlığı
    daha da artırıyoruz. Gölcük depremi sonrasında
    yerli ve yabancı bilim adamları tarafından yayınlanan raporlarda “ağırlık” faktörünün yıkıcı etki olarak tespit edildiğini görüyoruz. Meselâ 28 ağustos Türkiye’de Aile Araştırma Kurumu’nun 1992 yılında Marmara Üniversitesi’ne yaptırdığı bir ankette de altmış bin kişiye evde mi apart-
    manda mı oturmak istersiniz sorusu
    sorulmuş, katılımcıların % 93’ü “ev”i tercih ettiği-
    ni belirtmiştir.

    1999 yılında “The Economist” dergisinde Türkiye
    ile ilgili yayınlanan bir makalede şunlara yer veril-
    miştir:
    “1994-Los Angeles, 1995-Kobe, 1999-Gölcük
    depremleri sismik olarak eşit büyüklükte olması-
    na rağmen ölü sayısı açısından büyük farklar gös-termektedir. Burada kritik faktörün yapı malzeme özellikleri olduğu anlaşılmaktadır. Hem Amerika, hem Japonya’da evler hafif çatkılı ahşap olmasına rağmen Türkiye’de çöken evlerin neredeyse tamamı betondu. O halde diyebiliriz; katil AĞIRLIKTIR!

    Betonarme binaların ağırlıkları çok fazladır.
    Geçmişte çalıştığım şantiyelerde edindiğim bilgi-
    leri aktarmak istiyorum. 125m2 büyüklüğünde
    bir apartman dairesinin; kat ağırlığı temel ağırlığı
    toplam Dikkat ederseniz bu rakamlar dairenin sadece kaba yapı ağırlığıdır. İnce yapı (tuğla-sıva-şap-seramik v.b) ağırlıklarını da kattığımızda ağırlık daire başına 200 tonlara ulaşmaktadır. 40 daireli
    bir apartmanın ortalama kaba yapı ağırlığı 6000
    tona, ince işler dahil 8000 tona ulaşır. İşte bu
    ağırlık sebebiyle hatalı üretime elverişli betonar-
    me sistemde can kaybı çok olmaktadır. Oysa çe-
    lik, ahşap, galvanize çelik gibi hafif çatkılı evler,
    betonarme binalardan kat bazında 10-13 kez,
    toplamda 3-4 kez daha hafiftirler. Ahşap ise hep-
    sinden daha hafiftir, dolayısıyla depreme hafifliği
    nispetinde daha dayanıklıdır. Elbette malzeme
    tek başına depreme karşı koyabilecek bir faktör
    değildir. Depremlerin fay hattına yakınlık, zemin
    emniyet gerilmesi, projelendirme, işçilik, uygu-
    lama ve denetim gibi sayısız faktörle yakından
    bağlantısı vardır. Ancak deprem bölgelerinde ha-
    fif malzemelerin kullanması tercih sebebi olması
    gerektiğini söylüyoruz. 1999 depreminde az katlı
    (ahşap da betonarme de var) evlerin yıkılmadığı-
    nı söylersem niçin bu evleri tavsiye ettiğimiz da-
    ha iyi anlaşılacaktır.
    tünel-kalıp sistemi ile
    betonarme bina
    46 m3 beton x
    2400kg=110ton
    24 m3 beton X
    2400 kg = 58 ton 168 ton
    klâsik konvansiyonel
    ahşap kalıp ile
    betonarme bina
    35 m3 beton x 2400
    kg = 84 ton
    19 m3 beton X
    2400 kg = 45 ton 129 ton
    Beton temel üzerine
    Yapısal çelik putreller 8 ton 18 m3 beton x
    2400 kg = 43 ton 51 ton
    Kimseyi depremle korkutmak istemem, ben de
    bu ülkede yaşıyorum. Ancak gerçekleri gizlemek
    de doğru değil. Gölcük’te 3 katlı evlerin % 5’i yı-
    kılmışken 6 katlı binalarda yıkılma oranı % 40’tır.
    Kat sayısı ve ağırlıklar arttıkça yıkımlar da artmaktadır. Marmara Bölgesinde toplam 245.000 bina oturulmaz hale gelmiştir. Beton ve apartmanı terk ettiğimizde artık deprem konusu ve korkusu kendiliğinden kapanacak, artık depremlerin (dağlar,
    madenler, termal suların oluşumunda) faydaları
    konuşulmaya başlanacaktır.

    2) Apartman Sâkinleri Âfet Sonrasında
    Buralarda Yaşayamıyorlar…

    Müstâkil evlerde ve apartmanlarda oturanları
    deprem sonrasında nasıl bir yaşam bekliyor? Afet
    sonrasında karşılaşılan zorluklar nelerdir? Maruz
    kaldıkları zorluklar karşısında nasıl davranış göstermişlerdir? Ülkemizde bu ve benzeri sorular üzerinde nedense pek durulmamıştır. Ancak böyle afetlerle karşılaşmış bir kişi olarak kendi gözlemlerimi aktarmak isterim.
    Deprem gibi tabiî afetlerde ya da savaş gibi
    muhtemel felâketler sonrasında apartmanlarda
    hayat aynı haliyle devam edememektedir. Yakın
    tarihte Marmara ve 2011 Van depremini yaşa-
    yanlar ve oraya yardıma gidenler bölgede hayatın
    nasıl durduğuna şahit olmuşlardır. İsrail’in sık sık
    saldırdığı ve çoğunlukla apartmanlardan kurulu
    Gazze’de yaşayan Filistin halkının bombardıman
    sonrasında binalarını terkettiğini ve artık oralar-
    da oturamadıklarına şahit olduk. Apartmanlarda
    yaşamanın olmazsa olmaz şartları vardır. Meselâ;
    sadece elektriğin olmadığı bir senaryoda bizi ne-
    lerin beklediğini birlikte düşünelim. Asansörler
    çalışmayacak, sular olsa bile hidroforlar üst kat-
    lara su basamayacak, gaz olsa bile kombiler ça-
    lışmayacaktır. Bunların eksikliği apartmanlarda
    yaşamın durması demektir. Eğer gidecek bir yeri
    olmayıp da apartmanda yaşamaya mecbur kalan
    ailelerin günlük iş programı muhtemelen şu şe-
    kilde olacaktır.
    1- Varsa evin küçüğü yoksa büyükleri her gün
    tüm katları tırmanarak bakkaldan günlük ek-
    mek, süt gibi acil ihtiyaçlarını temin edecek.
    Küçük çocuklar okullarına giderken hergün
    150-200 basamak inecek ve çıkacak. Bir mi-
    safiriniz gelmeye kalkışacak olursa geldiğine,
    geleceğine bin pişman olacaktır.
    2- Evin erkeği her sabah kova kova (asgari ihtiyaç
    7-8 kova) yukarılara su taşıyacak, indiğinde tek-
    rar su kuyruğuna girecek.
    3- Mevsim kış ise sobada yakmak üzere her gün
    bir çuval odun ve kömür katlara taşınacak, erte-
    si sabah atıklar tekrar aşağıya indirilecek v.s.
    İş bunlarla kalsa yine iyi. Türkiye son 15 yıldır
    ıstma enerjisini dışardan ithal ettiği doğalgazla sağ-lamaktadır. Eskiden apartman bodrum katlarında
    küçük de olsa bir kömürlük deposu yapılırdı, artık yapılmıyor. Farzedelim kömür deposu var, fakat yeni yapılan birçok apartmanda baca yoktur. Bir çok baca göstermelik olup uygunlukları test edilmemiştir. Aynı anda 6-7 hatta 12-13 dairenin sobasının
    yandığını düşünün, hiçbir baca duman çekmeye-
    cek, dolayısıyla sobalar da iş görmeyecektir.
    Diğer olumsuzlukları söylemeye gerek duymu-
    yorum, sadece bu zorluklar bile afetler sonrasında apartmanlarda yaşamayı imkânsız hâle getirmektedir. Deprem uzmanı Prof. Naci Görür bir röportajda benzer konulara bakın nasıl değinmektedir; “- Bugün İstanbul’da büyük bir deprem olsa koskoca
    İstanbul mahşer gününe döner, her yer ana baba
    günü olur. Binlerce bina yıkılır, ağır hasar görür.
    Binlerce insan ölür, on binlerce yaralanır. Yollar kapanır, herhangi bir yere gidemezsiniz. İstanbul’da açlık, susuzluk, hastalıklar olabildiğince yaygınlaşır.
    Ben o günü tasvir bile edemiyorum.” (Bugün Gazetesi–Haziran/2009)
    Az katlı müstâkil bahçeli evler ise âfetler sonra-
    sı meydana gelen yaşam zorluklarına karşı apartmanlardan çok daha fazla mukavemet gösterirler.
    Bu tip evlerde elektrik, su ve doğalgazın olmaması
    büyük sorun teşkil etmez ve hayatın akışında bir
    aksaklık olmaz. Elektrik yok ise gaz lambaları ile
    idare edilir. Asansör olmadığı için elektrik de şart
    değildir. Şehir şebekesindeki su basıncı hidrofor olmadan rahatlıkla bir iki kata kadar yeterli olmaktadır. Farzedelim şehir su şebekesi depremde yarıldı,
    çalışmaz hâle geldi, bu da problem teşkil etmez.
    Eskiden olduğu gibi müstâkil evlerde her bahçeye
    bir su kuyusu açılır, buradan tulumba yardımı ile su çekilebilir. Gaz yoksa hatta kömür de alamadıysanız bahçedeki yaşlı ağaçların kurumuş dalları, çalı
    çırpı sizi rahatlıkla birkaç ay idare edebilir. Bahçeli müstâkil evlerde birkaç çeşit meyve ağacı bulunması, domates, salata, biber gibi sebzelerin yetiştirilebilmesi hatta birkaç tavuk beslenebilmesi gibi
    ilâve güzellikler âfet sonrası zorlukları atlatmak
    için bize çeşitli imkânlar sunarlar. Bu anlattıkla-
    rım masal veya fantezi değil, ben böyle bir evde
    hem deprem hem başka zorluklar görerek hiçbir
    şeye muhtaç olmadan senelerce yaşadım. Apartmanlardan kurulu şehirlerimizin depremlerde ne kadar âciz kaldığına şâhit olduk. Depremzedeler
    apartmanları yıkılmasa da psikolojik olarak artık
    buralarda oturamadılar, ya prefabrik evlere ya da
    konteynerlere taşınmak zorunda kaldılar. Nihayet bütün ülke seferber oldu da bu bâdire atlatılabildi.
    Ülkemizde mesken meselesi enine boyuna irde-
    lendiğinde sadece deprem açısından değil milli güvenlik stratejisi açısından da konu incelenmelidir. Zîra âfetler gibi savaşlar
    da hayatın bir parçasıdır. Yine az katlı evlerin savaş şartlarına karşı da daha dayanımlı olduğu gerçeği gözönünde bulundurulursa güvenlik stratejisi açısından da yatay şehirler
    tercih edilmelidir.

    3-Geri Dönüşüm
    Meselesi…

    Hiçbir bina sonsuza kadar yaşayamaz. Her
    binanın bir ömrü vardır. Hangi malzemeden ya-
    pılmış olurlarsa olsunlar binalar belli bir sene hizmet verdikten sonra servis ömrünü tamamlarlar.
    Eskiyen, yaşlanan binalar taşıma gücü tükendiğinde ya kendiliğinden yıkılır (Konya Zümrüt apt.
    örneği) ya depremde yıkılır.
    1- Yıkılan/sökülen bina ahşap ise geri dönüşüme
    çok elverişlidir. Ahşap parçalar % 70-80 nispe-
    tinde yeniden aynı amaçla kullanılır veya baş-
    ka tâli/yan işlerde kullanılır. İkinci seçenek ise
    ahşap parçalar çatlak veya çürümüşse ısıtma
    amaçlı değerlendirilebilir veya en kötü ihtimalle
    tabiata zarar vermeden toprağa karışır, gider.
    2- Yıkılan bina tuğla ve taştan yapılmışsa yine sorun
    yok, yıkıldığında harçlar temizlenerek malzeme
    % 60-70 nispetinde tekrar inşaatlarda kullanılır.
    3- Çelik binalar eğer yıkıldıysa malzeme tekrar
    fabrikaya geri götürülerek % 90-95 nispetin-
    de geri kazanılabilir. Hurda tabir edilen bu
    demirler eritme yoluyla tekrar yeni ürün hali-
    ne getirilerek kullanılabilir.
    4- Betonarme ise geri dönüşüm açısından en
    elverişsiz malzemedir. Çünkü betonarme,
    bileşen malzemedir; agrega ve çimentonun
    suyla katalize edilmesiyle elde edilir. Tam bir
    kaynaşma sağlandığı için betonarme binalar
    yıkıldıklarında malzeme moloz haline gelir.
    İçindeki agregalar özellik değiştirdiği ve ay-
    rıştırılamadığı için tekrar inşaatlarda kulla-
    nılamaz. Betondaki demirler ayıklanabilirse
    de bu işlem külfetli ve maliyetlidir. Molozlar
    belki yol inşaatlarında dolgu malzemesi ola-
    rak kullanılabilir. Ancak bu seçenek yeniden
    satın almaktan daha ucuz olmadığı için pek
    tercih edilmemektedir.
    Türkiye’de betonarme geri dönüşüm tesis
    sayısı yok denecek kadar azdır. Avrupa’da be-
    tonarme atıkların geri dönüşümünde en ileri ül-
    ke İspanya’da dahi geri kazanım oranı % 10’lar
    seviyesindedir. Çünkü betondan geri dönüşüm
    pahalı olduğu için bu yöntem benimsenmiyor.
    Diğer önemli bir konu da binaların yaşı mesele-
    sidir. Betonarme, ahşap ve taş gibi doğal mal-
    zemelerle kıyaslandığında bilinenin aksine daha
    kısa ömürlüdür. Betonun ömrü yüzlerce, binlerce
    yıl değil, karbonatlaşma ve korozyon sebebiyle
    ortalama 60-80 yıl kabul edilmektedir. Bunun
    manası beton binalar 60 yıl sonra mutlaka yı-
    kılır demek değildir, ancak güvenli servis ömrü
    tamamlanmıştır, emniyet sınırına gelinmiştir de-
    mektir. Ülkemizde 600-800 yaşında hala ayakta
    olan taş ve ahşap binalara mukabil 100 yaşına
    ulaşmış betonarme bina henüz yoktur. İstanbul
    Beyoğlu’nda 100 yaşını geçen 7-8 katlı apart-
    manlar betonarme değil, yığma tuğla ve çelik
    putrelli binalardır.
    Ülkemizde yapı stoğunun önemli bir kısmı
    yaşlı olup servis ömrünü tamamlamıştır. Bunları
    ya biz yıkacağız, ya deprem yıkacak. Bir deprem
    felaketinde oluşacak beton atıkları tahayyül ede-
    miyorum. Bir örnek vereyim, İstanbul’daki bina
    sayısı (ev–işyeri–fabrika–eğitim-sağlık binaları
    dâhil) 1.600.000 (bir milyon altı yüz bin). Göl-
    cük merkezli depremde yıkılan bina sayısı (%5)
    ve birinci derece hasarlı binalar (%8), toplamda
    %13’tü. İstanbul’da aynı büyüklükte bir deprem
    ve aynı oranlarda tahribat olacağını varsayarsak
    yıkılacak bina sayısı iki yüz bini bulmaktadır. Bu
    da yaklaşık 200 futbol stadı bir moloz hacmine
    ulaşmaktadır. Şimdi bu kadar molozu ne yapaca-
    ğız, Marmara’ya mı, Karadeniz’e mi dökeceğiz,
    ya da üst üste yığıp moloz dağları mı oluşturaca-
    ğız? Binaların ömrü ortalama 60 sene ise eğer
    ve hangi malzemeden yaparsak yapalım eskime
    ve yaşlanma kaçınılmaz, o halde niçin betonar-
    mede ısrar ediyoruz? En akıllıcası geri dönüşü-
    me uygun malzeme seçmek ve betonu ev inşaat-
    larından uzaklaştırmak değil midir?
    APARTMANLAŞMA YENİ BİR ZİHNİYET YAPISI
    ORTAYA ÇIKARDI…
    1955 yılında kat mülkiyeti kanunu çıkartılma-
    sından sonra şehirlerimiz büyük bir tahrip, yıkım
    ve betonlaşma furyası ile karşı karşıya kaldı. Bu
    yasa ile kendisine yüksek irtifa olarak verilen
    hakların bir an önce kata ve paraya tahvil edil-
    mesi meselesi halkımızın öncelikli hedefi haline
    geldi. Artık çalışarak, üreterek kazanç temin et-
    mek yerine arsa alarak veya evini yapsatçılara
    vererek kat karşılığında emeksiz kazançlar ter-
    cih edilmeye başlandı. “-Evimi kat karşılığı mü-
    teahhide veririm, birinde oturur diğerlerini kiraya
    veririm, ömür boyu çalışmadan keyfime baka-
    rım.” bir hayat felsefesi haline geldi. Birçok in-
    san elinde parasıyla yatırım yapmak ve istihdam
    yaratmak yerine arsa almayı ve arsasından imar
    geçirmeyi daha kazançlı bulmaya başladı ne ya-
    zık ki. Bu şekilde çalışmayı bırakan ve kira rantıy-
    la geçinen bir asalak insan tipi ortaya çıkmıştır.
    Eskiden kiracısı olarak oturduğum ev sahibimin
    85 tane dairesi vardı ve bunları hiçbir emek sarf
    etmeden, başına talih! kuşu konmasıyla elde et-
    mişti. Ülkemizde bugün onlarca, yüzlerce hatta
    binlerce dairesi olan sayısız insan olduğunu ga-
    zete haberlerinden biliyoruz.
    Apartmanlaşma ve rant hâdisesi ile birlikte
    ülkemizde yüzbinlerce insan alın teri dökmeksi-
    zin zenginleşirken diğer yandan emek ve alın terli
    kazançlar hor görülmeye başlanmış, tembellik ve
    kolay kazanç mantalitesi gelecek nesillere çok
    kötü bir miras olarak bırakılmıştır.

    • cihad diyor ki:

      Semih AKŞEKER
      Yüksek Mimar
      Vazgeçilmesi Gereken Tercih:
      Apartman Ve Toplu Konutlar

      Yazısından kopyalamaya çalıştım. Pdf dosyası olduğu için pek olmadı.

      Memur-senin Kamuda sosyal politikalar konulu dergisinden okuyabilirsiniz. Fotoğraflarla çok daha iyi anlaşılıyor.

      Ayrıca dergideki diğer yazilar da çok güzel okunabilir.

      Selamlar..

      • Sadece Fatih diyor ki:

        Allah razı olsun Cihad Bey.

        Şöyle bir okudum ama gerçekten sakin kafayla okunması gerekli verdiğiniz kaynaktan tekrar okuyacağım. Ancak son zamanlarda bende şöyle bir kanaat oluştu. Bu yazıda yazılanların sitede yazılanların anlattığı konularla ilgili bence çoğu kişi farkındalık sahibi ama kimimiz tercihimizi farklı kullanıyoruz. Bilmediğimizden değil işimize öyle geldiğinden göz yumuluyor sanki bir şeylere. Çok eski bir olay, hayat görüşü bizden 180 olmasada 120 derece farklı bir abi işyerinde bir kişiyi oturarak ve üç yudumda su içiyor diye eleştiriyordu. Yani adam bunun sünnet olduğunu biliyor fakat uygulanmasına düşman, sünnet konusunda benden daha bilgili. Burada da aile kurumuna düşmanlık edenlere bakın. Dürüst olanları itiraf ediyor kariyerli kadın çocuğuyla ilgilenemez diye. Dürüst olmayanlar da yazılanları anlamıyor ayağına yatıyor muhalefet ediyor.

        Yani paylalştığınız yazı belki de herkesin adı gibi bildiği ama işine gelmediği için öyle olduğunu kabullenmediği bir durum :)

    • Feyza diyor ki:

      Okudum abi biraz uzundu gozlerim sasi gibi oldu :)
      Benim de tercihim az katli binalardan yana olurdu Cihad abi. Mustakil evleri cok seviyorum sadece biraz korkunc geliyor sanki evde yalniz kalmak gerekse kalamam gibi. Bu yuzden onu bahceli, az katli ve binadakilerle tanisip konusabilecegim sicak ve samimi ortama sahip evler hosuma gidiyor.
      Yuksek binalarin en buyuk sorunu insanlarin birbirini tanimamasi. Ayni binada oturdugunuz insanin nasil bir hayati oldugunu, ahlakini ve aile yapisini bilmiyor olmamak urkutucu geliyor. Ayni asansore bindigim ya da cocugumun bindigi insani taniyor olmak isterim.
      Yalitim bahsi zaruri geliyor mahremiyet acisindan, bu haberdeki anafikir de guzel.
      Herseyin samimi olani makbul, evin de insanin da. Mesela bizim orda yazin gece olunca kadinlar evin arka bahcesinde toplanir sohbet ederdi. Bahaneleri de cop dokmekti, biri cop dokmeye gidince tamam derdik umidi keselim gelmez artik :) isin tuhafi, gideni cagirmaya gelen de geri gelmez bir nevi kara delik gibi, geleni yutuyor :)
      Ama birbiriyle konusarak paylasarak desarj oluyor insanlar. Buyuksehirlerdeki depresyonun en buyuk sebebi belki de bu, iletisimsizlik ve yalnizlik.
      O yuzden buyuk apartmanlarda o sicakligi alamadigim icin ne kadar luks olsa da soguk hissediyorum. Bazi evler ozellikle mobilya dukkani gibi, cok soguk geliyor gozume ve bir an once kalkmak istiyorum.
      Ama illa ki kimsenin birbirini tanimadigi buyuk bir binada oturacaksa insanlar, yalitimin iyi olmasi zaruri. Cunku tanisma olmadigi icin tahammul de az olur.

      • cihad diyor ki:

        Aman Feyza kardeşim dikkatli ol,tam evlilik yaşında şaşılık, Allah muhafaza.😊

        Apartman ile ilgili bir bilinçlenme hepimizde var. Ancak kopyalamaya çalıştığım 😊 yazıdaki doyurucu bilgiler çok hoşuma gitti.

        Fatih beyin de işaret ettiği gibi bunları biliyoruz ancak menfaat gibi durumlardan dolayı yine de herkes aparmanlari tercih ediyor.

        Bizler fert olarak bu yapıları tercih etmemeliyiz, devlet de herşeyi ferde birakmaksizin gerekli yasal düzenlemeleri vs. yapmalı.

        Yalıtım fikrini ben de çok önemli buluyorum fakat apartmanlar da insanların arasında yalıtım olmuş vaziyette. Eskilerin bir köy veya nahiyesi kadar evi birarada oturuyor, kimse kimseyi duymuyor,görmüyor ve hissetmiyor. Nasıl yalıtım ama on numara..

        Selametle..

        • Feyza diyor ki:

          Cihad abi,
          Telefonumun ekrani kucuk benim, gece vakti de okuyunca, gozlerim de biraz bozuk olunca (biraz miyopum), sasi gibi hissetmistim ama gecti abi. :)
          Olaylara sasi bakip sasiranlardan olmayalim da fiziksel sasilik tedavi edilir insaallah, tip cok ilerledi..

  2. Yahya diyor ki:

    “Kişi bedeninin sesini açabilmeli, çığlık atabilmeli…” çok güldüm. Allah iyiliğinizi versin.

    Peki o zaman kadın şiddet mağduru olduğunda ve çığlık attığında, o kadının sesini kim duyacak? Komşular nasıl müdahale edecek? Çığlığı duyup polisi kim çağıracak?

    Hatta avrupadaki gibi pencereler büyük ve perdesiz olmalı.. kadına şiddet uygulandığında komşuları görebilmeli…

    • Sadece Fatih diyor ki:

      Panik butonu Yahya Bey :)
      Kadının kocası uyuyor mesela ve atıyorum rüya görüyor olsun o sırada hanımını sayıklıyor. Hanımı da paniklesin kocasının rüyasında karısını bertaraf etmeye çalıştığını düşünsün. Sonra…? Senaryo güzel mi? Belki araştırsak gerçek örneklerine bile rastllarız. Yuvasını ayakta tutmak için karısıyla tartışan adamı karısı izlediği p… filmindeki kadına benziyor diye öldürenlerle bir tutarsak hiçbir yere varamayız…

      • Yahya diyor ki:

        Yok Fatih Bey olmaz.

        Panik butonunda rezillik yok… kadın bedeninin sesini açabilmeli ve çığlık atıp kocasını yedi mahalleye rezil edebilmeli… (ki adam o muhite giremesin)… rezillik sokaklara taşsın karı koca sokaklarda birbirini kovalasın vs… (esasında böyle erkekle, belli tip kadınların ilgisi artıyormuş… hmmmm)

        ben daha heyecanlı ve renkli şeyler düşünüyorum

  3. Nalan diyor ki:

    Haa.. iyi mi oldu? Eski kocam şimdi evleniyor ben yalnızım ama mutluyum çünki apartmanda değilim..:)))

  4. Nalan diyor ki:

    İşte tam da bu yüzden ben, 5 yıl önce İstanbul’u terk ettim.. çünki, rahat huzur bulamıyordum apartman hayatında.. eski kocamın kendi evinde rahat edemedik.. üstteki gece yarısı tüp değiştirip ve tüpü de güm diye yere bırakarak yıkanmaya çalışıyordu.. sonra yan taraftan çocuk koşturması, diğer yandan aile kavgası, alttaki tv sonuna kadar açar.. artık bıkmıştık.. haydi kendi evimizden çıktık kiraya verdik.. biz kiraya çıktık..
    Bu kez en üst katı kiraladık ama şans işte..:) bu sefer alt katta yeni evlililerin birbirlerini kovalamacalarından bıktım.. ayrıca en alttaki bodrumda oturan en üst kattan kızım( o zaman 2 yaşında) oyuncak attı aşağı diyerek mahalleyi birbirine kattı.. vay nasıl aşağı oyuncak atarsın diye.. tabii bu arada ben de bana bağıranın altında kalmadım cevap verdim.. eski kocam sürekli gir içeri deyip durarak hiç sesini çıkarmadı..
    O evden de böylelikle çıktık.. daha sonra başka bir eve taşındık.. orada da üst katta koyun kadar kocaman köpek vardı.. sürekli koşardı.. apt.da
    Yönetici oldum.. eski kocam hiç istemese de..:) sonra o evin kentsel dönüşüme gitmesi için çok çabaladım.. sonunda apt.daki tüm yaşlılara rağmen başardım.. bunu fırsat bilerek ege taraflarında müstakil ev bularak adeta kaçtım.. amma bundan sonra da kocam boşanma davası açtı.. sen hastasın dedi.. hiç sesimi çıkarmadım, kendisinden(2 evi olmasına rağmen) hiçbir talepde bulunmadım.. hemmen boşandık.. şimdi kirada, müstakil evde ama mutlu yaşıyorum:)

Dünden Bugüne

Nasıl Hitap Ediyorsunuz?

Bir mikrop gibi nasıl geldi yerleşti dilimize, bilmiyorum. Çocuklara, gençlere hitaplarımız bozuldu.  Neredeyse kimse çocuğuna “Oğlum, kızım, yavrucuğum, evladım, çocuğum…” demiyor. Anne-babalar çocuklarına “anneciğim, babacığım” diyor, halalar çocuğa “halacığım” teyzeler” ...
Devamını Oku

Güzel Söz

“ Çocuklarınızla yedi yaşına kadar oynayın, onbeş yaşına kadar onlarla arkadaş olun, on beş yaşından sonra da onlarla istişare edin.” ( Hz.Ali)

Kitap

Çocuğunuzun Sahibi Değilsiniz

“Sormamız gereken soru şu: Geçmişimizin şimdiki yaşamımızı ne kadar süre daha yönetmesine izin vermek istiyoruz? Daha ne kadar başka bir zamanın hayaletleriyle savaşmak istiyoruz?" #drshefalitsabary nin kitabını internette kitap araştırmaları ...
Devamını Oku