Bozuk Paralarım

Cengiz Kurtoğlu bıyıklı öğretmenimiz babası doktor olan var mı? dediğinde parmak kalkmamıştı sınıfımızda, mühendis olan, müdür olan , mimar olan dediğinde de kalkmadığı gibi... Öğretmen olan bir tane çıkmıştı . Çok şükür sıfırla kapatmamıştık anketi.

Neredeyse tamamı işçi, köylü çocuğu olan bizler hep erkektik. O yıllarda bizim okula kız öğrenci kabul edilmiyordu. Varoşlarda büyümemiz, babalarımız işçi köylü derken içimizde önlenemez bir eğitimli kompleksi oluşturmuştu. Hele doktorlar... Çocukken büyüdüğümüz kentin SSK hastanesinde muayene olabilmek için sabah erkenden uyanıp hastane yoluna düşmek gerekiyordu.Merhum babam (mekanı cennet olsun,amin) 8 kişilik aile bireylerinden hangisi hastalansa ‘numara’ dediğimiz muayene fişini almaya sabah namazından dönmeden 4 km ötedeki hastaneye gidip alıp gelirdi .Biz uykumuzdan uyanır uyanmaz kahvaltıda hasta adaylarının fişi dağıtılırdı.

Günlerden bir gün, zaman zaman biraraya gelip sohbet ettiğimiz çok sevilen bir öğretmenimiz kente gelen bir doktordan bahsetti. Hemşerisiymiş. Ama bundan öte doktorun dindarlığından , dikkatinden , mükemmelliğinden sanki bir azizden bahseder gibi bahsediyordu. Anlatırken hayran olmuştuk .

Arada kez başbaşa üçbeş samimi öğrenci ve öğretmenimiz şurda burda sohbet ederken konu o doktora geldiğinde içimden mutlu olurdum. Bir gün tanışmak artık ‘Allah’ın emriydi’. Ne de olsa benim hedefim de büyüktü. Doktor olabilmeye yetecek kadar puan alıyorduk deneme sınavlarında. O yıl zaten lise son sınıftaydık ,özel dersaneye gidiyorduk.

Bir haziran günü cesaretimi toplayıp kurs çıkışı her buluşmamızda bahsi geçen doktor abimizin muayenehanesine uğradım. Merdivenler kirliydi, kara beton mozaik döşeme, karanlık koridor henüz fotoselli apartman lambaları icat edilmemiş, ortalık toz kokuyor .Salaş bir yerde açmış büroyu.

Heyecanlıydım. Hedeflerim konusunda bana sorular sorduğunu hayal ediyorum. Birkaç aferin alırım beklentisindeydim.

İçeri girdim yanında sekreter var mıydı bunu hatırlayamadım . Dekorsuzdu ofis .Yerler marley , kenarlarından ziftleri taşmış bazıları kırık ...Doktorumuz ayrıntılarla ilgilenmiyor demek ki. Haziran olmasına rağmen hafif serin , güneş almayan bir konumda ,hastanelere ait tendürdiyot zefiran kokusu sinmiş ama yoğun değil.Nasıl bir sima ile karşılacağımı bilmiyorum .Bir kaç dakika sonra karşılaşıyoruz.

Güleryüzlü ,ince bıyıklı beyaz tenli doktor abimiz. Kimbilir belki bu kısa tanışmadan sonra ‘Şeker Portakal’ ının Zeze’si ile Portekizlinin arkadaşlığına benzeyen bir yola koyuluruz. ( O yıllarda okumamıştım Şeker Portakalını, şimdi yazarken aklıma geldi).

Kısa merhabalaşmanın ardından öğretmenimin selamını ilettim, o selamı alırken koltuğumun altındaki kitap ve defterleri o dönemlerin estetikden nasibini alamamış formika sehpanın üzerine bıraktım. İlk şaşkınlığı yaşadım defter ve kitaplarımı koyarken sehpaya , okul bitmesine rağmen bu kitap defterler ne diye sormadı ,halbuki soracaktı ki ilk ÖSS den iyi bir puan aldığımı benim de doktor olmak istediğimi filan anlatacaktım. Hatta okulun da birincisiyim canım bir sor bi adam.Nasip değilmiş, ilgilenmedi.

Karşılıklı bakışma da fazla uzun sürmedi, doktor abimizin lafı uzatmaya hali yok bari ben uzatayım hazır doktorun yanına gelmişken şuramda orta 3’den beri duran kabartıyı bir sorayım , hay sormaz olaydım, ucu gariban işçi emeklisi babamın maaşının onda birini götürecek süreç başlamış oldu.

Doktor abi eliyle kabartıya dokundu dokunmadı zaten kendisiyle ilgili bir alan değil muayene masasına uzan dedi karın muayenesi yaptı

- Bir dakka abi ben de karınla alakalı bir problem yok içimden söylüyorum tabi

Çare yok talimatlara uyduk , ağrısız sızısız geçen bir örnek muayenenin akabinde elime bir laboratuar tüpü tutuşturdu ,yarısına kadar işemem gerekiyormuş, onu da hallettik , çeyrek saat sonra bizim ziyaret adamakıllı bir tıbbi işleme dönüştü, aklımızda bizim öğretmen , doktorun azizliği , güleryüz, ince bıyık, selam, kelam , abdest, namaz , okul , hedef ,kitap defter hiç bir kavram kalmadı. Kalan şuydu; Doktorun gözlerinde bana acıyarak baktığını sandığım bakışları...Elinde sarı sarı parlayan tüpü süzerek ‘senin ameliyat olman lazım ‘ dedi. Film koptu .Neredeyse bayılacağım korkudan. ‘Sen git baban gelsin ‘ ile tıbbi işlemi bitirdik.

Kızarmış ve korkulu bir yüz bende, kasvetli odasında genç doktoru , ağlayacak gibi gözlerken , kulaklarım 7500 lira muayene borcu olduğunu işitti. Bu da nereden çıktı ? Ben sadece tanışmaya gelmiş 17 yaşında gecekonduda oturan işçi emeklisinin imam hatipte okuttuğu bir ergendim.Tek pantalonum tek ayakkabım tek ceketim olurdu ve yaz kış giyerdim. (Tek olmasını o günlerde hiç umursamamışım demeki ki seneler sonra yahu benim hep tek ceketim pantalonum ayakkabım olurdu diye anımsadım.)

Cebimde 5000 lira vardı, sarı kağıt. Onu masaya bıraktım kalbim çarpıyor. Doktor , idrar testinde kullandığı çubuğun 1000 lira olduğunu söyledi:

- 5000 yetmez.hiç olmazsa 6000 ver .

Heyecandan terleyen ellerimle cebimdeki bozuk paraları çıkardım kaç kuruştular hatırlamıyorum ama 3-5 tane vardı bir tanesi masa üstünde tekerlek gibi gezindi şıngırdayıp bir kenarda durdu, doktor abi yetmiyor babından izlemeye devam edince ‘nasıl olsa öğleden sonra babam gelecek ,6000 i o tamamlar' dedim. " Pekala gelirken 2000 daha getirsin" diye karşıladı.

Olur böyle şeyler , Habib, çok zaman geçti 25 yıl.Unut artık...


Bunlar da ilginizi Çekebilir

22 Yorum Yorum Yaz

Yorum Yaz