<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Çocuk &#38; Aile</title>
	<atom:link href="http://www.cocukaile.net/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.cocukaile.net</link>
	<description>Bir başka WordPress sitesi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 18 May 2012 08:04:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Çocuğunuz İsminin Psikolojik Kurbanı Olabilir</title>
		<link>http://www.cocukaile.net/cocugunuz-isminin-psikolojik-kurbani-olabilir/</link>
		<comments>http://www.cocukaile.net/cocugunuz-isminin-psikolojik-kurbani-olabilir/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 May 2012 08:04:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tugbaakbeyinan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çocuğum ve Ben]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cocukaile.net/?p=4226</guid>
		<description><![CDATA[Kişinin kullandığı ismin fonetik melodisi insan ruhunda rahatsızlık oluşturuyorsa ya da kişinin taşıdığı isim o toplum tarafından hoş karşılanmıyorsa veya kişinin taşıdığı ismin manası negatiflik içeriyorsa, bu durumda o kişi bir ömür boyu kendisine her hitap edilişteki ruh dalgalanmasını, kendisine bakanların gözünde de negatif anlamları farkında olmadan üzerinde taşıyacaktır demektir. &#160; Sanırım ortaokul birinci sınıfa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/isim.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4227" title="isim" src="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/isim.jpg" alt="" width="132" height="148" /></a>Kişinin kullandığı ismin fonetik melodisi insan ruhunda rahatsızlık oluşturuyorsa ya da kişinin taşıdığı isim o toplum tarafından hoş karşılanmıyorsa veya kişinin taşıdığı ismin manası negatiflik içeriyorsa, bu durumda o kişi bir ömür boyu kendisine her hitap edilişteki ruh dalgalanmasını, kendisine bakanların gözünde de negatif anlamları farkında olmadan üzerinde taşıyacaktır demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sanırım ortaokul birinci sınıfa gidiyordum… Dersimiz “müzik”ti ve bütün öğrencilerin “sinir” olduğu müzik öğretmenimiz, bizlere “flüt” çalmasını öğretmeye çalışıyordu birkaç haftadır&#8230;</p>
<p>O gün, notalarını öğrendiğimiz “Üsküdara gider iken” isimli parçayı çalmak üzere sırayla tahtaya kalkıyor ve sınıfın karşısına geçerek flütümüze üflüyorduk.</p>
<p>Ancak, bir süre sonra sınıfımızın içinde garip bir gülme krizi başladı. Tahtaya kalkıp flütü üfleyen arkadaşlar bir türlü flütten ses çıkartamıyor, kendilerini zorluyor, zorluyor ve sonra da gülme krizine girip, öğretmenimizden işittiği azarla yerine oturuyordu.</p>
<p>Ben başlangıçta ne olduğunu anlamadım. Ta ki kendim de tahtaya kalkıp sınıfa doğru yüzümü çevirip sınıf arkadaşlarımdan bir grubun bir kâğıdın üzerine yazdıkları “LİMON” yazısını okuyuncaya kadar…</p>
<p>Flütü dudaklarıma değdirdim, tam üfleyeceğim, aman Allah’ım dilimin altında “ekşimsi” bir tat ve ağzımda bir garip kıpırdanma… Hani derler ya “Ağzının suyu akıyor” diye, işte tam öyle bir şey… Başımı kaldırıp kıkır kıkır gülen arkadaşların elindeki “LİMON” yazısına baktıkça ağzımın suyu akıyor ve üfleyeceğim flüte bir türlü istediğim gibi üfleyemiyordum. Beni de bir gülme krizi alınca zaten kaşları çatık halde bekleyen müzik öğretmeni “geç yerine” diye seslendi.</p>
<p>Ben mahcup olmuş, sınıf da kahkahaya boğulmuştu. Bir kelimenin, insanın vücut kimyasını nasıl da değiştirdiğinin şahidi olmuştum, tabi karşılığında zayıf not alarak&#8230; Peki, ne olmuştu da bir “LİMON” yazısı vücut kimyamızı değiştirmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Söz bir büyüdür</strong></p>
<p>Gündelik yaşantıda insanın işittiği her bir kelime, gördüğü her bir olay ruhunda farklı etkilere sebep olur. Psikolojik rahatsızlıkları bulunan bir kişiyle psikolog arasında gerçekleşen terapi görüşmelerinin kişinin ruhundaki düğümlerin çözülmesine, içinden çıkamadığı birtakım sorunların kaybolmasına nasıl da yol açtığını bilmeyen yok gibidir. Çünkü söz bir büyü tesirindedir, hitap edilen kişiye bir ok gibi saplanır, onun ruhunda birtakım dalgalanmalara neden olur.</p>
<p>Birtakım kelimeler vardır ki, insan o kelimeyi duyduğu an –tıpkı benim “limon” kelimesini ruhumda hissetmem gibi– vücut otomatik bir tepki verir. Yoklayın lütfen kendinizi; “yağmur” kelimesinin ruhunuzda oluşturduğu dalgalanma ile “fare” kelimesinin ruhunuza gönderdiği sinyal aynı mı? Veya “çiçek” kelimesinin ruhta oluşturduğu etkiyle “diken” kelimesinin ruhta oluşturduğu etki aynı mı? Tabii ki değil… Çünkü her bir kelime kendine has bir de ruh taşır. Bir “çiçek” kelimesinin ruhu ile bir “diken” kelimesinin ruhu birbirinden farklıdır.</p>
<p>Peki, bir kelime üzerinde taşıdığı ruhu nasıl edinir? Bir kelimenin ruh elbisesi giymesi üç unsurla oluşur: Bunlardan birincisi o kelimenin kullanıldığı toplumda o kelimeye yüklenmiş anlamla şekillenir. Yani aslında her bir kelimeye o kelimeyi kullanan toplum tarafından “ruh elbisesi” giydirilir. Örneğin “çiçek” kelimesini İngiltere’de kullanmış olsak bu kelimeyi duyan kişinin ruhunda oluşan etki Türkiye’deki bir insanın ruhunda oluştuğu etkiden farklıdır.</p>
<p>Bir kelimenin taşıdığı ruh ikinci olarak o kelimenin çıkış melodisiyle de etkinlik kazanır. Örneğin dünyada kabul görmüş bir gerçek vardır ki, Fransızca kelimelerin melodisi ile Almanca kelimelerin melodisi birbirinden farklıdır. Almanca bilmeyen bir kişi Almanca konuşulan bir ortama girse, konuşulan konu çok muhabbet dolu bir konu olsa bile, o konuşmayı dinleyen kişi muhtemelen tartışma yapılıyor gibi hissedebilir. Çünkü Almanca kelimelerin melodisi kulağa “hırçınlık ve agresiflik” çağrıştırmaktadır. O nedenle olsa gerek ki “Bir askere emir vermek için en güzel lisan Almanca lisanıdır” denilmektedir. Tıpkı bunun gibi, Fransızca bilmeyen biri Fransızca tartışmaların yapıldığı bir ortama kulak kabartsa, duyduğu kelimelerdeki melodik yapı ona tartışma havası değil, güzel sözlerin sarf edildiği yanılgısını oluşturabilir.</p>
<p>Ve yine bilinen bir gerçek var ki; Kur’an-ı Kerim’in okunuşu sırasında kulağa gelen o eşsiz melodi veya ezan okunurken kelimelerin yüklendiği o ince tını –ne anlama geldiğini dahi bilmeden– birçok kişinin Müslüman olmasına vesile olmuştur.</p>
<p>Bir kelimeye ruh elbisesi giydiren üçüncü etken ise, o kelimenin çağrıştırdığı anlamdır. Örneğin bir “ateş” kelimesi yangını, yanmayı, acıyı çağrıştırdığı için “ateş” kelimesinin taşıdığı ruh insan ruhunu rahatsız edici olabilir. Ya da, “iğne” kelimesinin insan ruhundaki tesiri “iğne” kelimesinin taşıdığı anlamla da birebir ilgilidir. Tıpkı bunun gibi, bazen isim başlangıç itibariyle çok normal olsa da, zaman içinde o kelimenin çağrıştırdığı anlam farklılaşmış olabilir. Örneğin rahmetli Kemal Sunal’ın “İnek Şaban” filminden dolayı “Şaban” ismi başlangıçta güzel bir anlam taşıyorken, bu filmin gösterime girdiği andan itibaren farklı anlamlar çağrıştırmaya başlamıştır.</p>
<p><strong>İsim tekrarı ile oluşan mistik tesir</strong></p>
<p>Aslında her insan kendi isminin zengini veya kurbanıdır. Kaderine tesir eden çok önemli bir güçtür taşıdığı isim. Çünkü o isim ve o isimle birlikte anılan ruh, kişiyi bir ömür boyu tesir altında tutacaktır. Bir insanın yaşamı boyunca en çok duyduğu kelimenin kendi ismi olduğu düşünülürse, taşıdığı ismin ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılır. Zira bir kelime ne kadar çok tekrar edilirse, o kelimenin taşıdığı ruh o kişiye daha kuvvetli tesir eder.</p>
<p>Bunu bir başka örnekle daha izah edecek olursak, örneğin bütün dinlerde birtakım kelimelerin tekrarı ile ibadet yapıldığı bilinmektedir. Artık modern psikoloji de kabul etmektedir ki, kişiler birtakım kelimeleri –ve tabi o kelimelerin bağlı olduğu ruhu– ne kadar çok hisseder ve ne kadar çok tekrar ederse, kullanılan kelimenin ruhu o kişinin ruhuna çok ciddi tesir oluşturmaktadır. Örneğin “Allah” kelimesinin sık sık tekrar edilmesi ile kişinin ruhunda oluşan “dinginlik” ve “huzur” gözle görülen bir gerçektir. Zira “Allah” kelimesinin ruhunun o kişinin ruhuna teması belli bir etkileşimi de beraberinde getirmektedir.</p>
<p>Hatta Hindistan gibi büyü ve büyücülüğün çok meşhur olduğu bazı ülkelerde yine birtakım mistik kelimelerin tekrarı ile büyücülük yapıldığı bilinmektedir.</p>
<p>Tüm bu bilinenleri yeniden yan yana getirdiğimizde görülmektedir ki insanın taşıdığı “isim”ler ve “sıfat”lar o kişinin karakterinin oluşmasında büyük rol oynamaktadır.</p>
<p>Sanırım bu açıdan olsa gerek ki, İslam dini anne-babalara çocuklarına koydukları isimlere ayrı bir önem verip, çocuğa “uygun” ve “güzel” isim koymanın anne-baba hakkı olduğunu vurgulamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Her “güzel” isim, “uygun” olmayabilir</strong></p>
<p>Tabii ki her ebeveyn kendince çocuğuna uygun bir isim koyduğunu düşünür. Ancak burada bir noktanın altını çizmekte fayda var ki, o da çocuğa konulmuş olan her güzel isim, çocuğa uygun isim olmayabilir.</p>
<p>Türkçe’ye girmiş olan motive edici isimlerden örneğin, “Yiğit”, “Aslan”, “Yüce” gibi isimlerin çocuğun ruhunu her an aşırı tetiklediği bilinmeli, bu isimlerin gereğini yerine getirmeye çalışan çocukların her an ismiyle tetiklendiğini ve isminin gereklerini sergileyebilmek için çırpınma riskinin bulunduğunu bilmek gerekir. Hatta çocuğun ismiyle çocuk arasında bir uyumsuzluk da var ise bu da tüm bunların üstüne çocuk ruhunda ayrı bir yıpratıcılık taşır.</p>
<p>Örneğin, boy ve kilo itibari ile “cılız” olan bir çocuğa “Yiğit” isminin kullanılması o çocuğun bir ömür boyu ruhen çelişki içinde kalacağı veya isminden kaynaklanan aşırı tetiklenme haliyle “anlamsız” yiğitlikler sergileme riskinin oluşacağını anne-babalar bilmelidir… Böylesi bir çocuk için, fiziksel olarak güçsüz olsa da, beline koyduğu bir silahla yiğitlik sergilemeye çalışması, taşıdığı bir bıçakla kendini teselli etmeye çalışması bu çerçevede düşünülmesi gerekir.</p>
<p><strong>İsim, ruhun tetikçisidir</strong></p>
<p>Özet olarak diyebiliriz ki, bir anne-baba, çocuğuna koyduğu isimle çocuğunun bir ömür boyu çağrılacağını ve aynı ismin üzerindeki ruhla bir ömür boyunca ruhsal temas sağlayacağını ve o ismin anlamıyla çocuğu bir ömür boyu her an tetikleyeceğini unutmamalıdır.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında çocuklara konulacak isimler, “güzel” ve “uygun” isimler olmalıdır. Genel anlamda çocuğun ve insanın ruhuyla barışık ve eşgüdüm sağlayacak karakterde olmalıdır.</p>
<p>Kulağa ne de hoş geliyor diye isim koymak, Kur’an’da geçiyor diye Allah’ın isimlerini ve sıfatlarını insanın sırtına yüklemek veya şu eşyaya benzesin ya da şu hayvanın şu güzel özelliğini taşısın diye çocuklara isim koymak psikolojik açıdan doğru değildir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Allah’ın isimlerinin çocuklara verilmesi</strong></p>
<p>Çocuğa kullanılan isimlerin çocuğun ruhuyla uyum içinde olmasının altını çizerken bir hususun mutlak surette dikkate alınması gerekir. Birçok anne-baba çocuklarına “güzel” isim koyarken çocuk ruhuyla “uyumsuz” isimler de tercih etmektedirler. Bu isimlerin başında da Allah’ın (c.c.) “güç”, “kudret”  ve “azamet” ifade eden isimleri gelmektedir. İnsan ruhunun kaldıramayacağı böylesi isimleri kullanmak –dinî açıdan uygun olup olmaması bir yana– psikolojik açıdan da doğru değildir.</p>
<p>Ruhunda bir “kuzu” gibi sessiz ve sakinlik taşıyan insana bir ömür boyunca “Aslan” diye hitap etmek nasıl ki o insana ciddi bir ikilem ve eziyet oluşturacaksa, bir çocuğa Allah’ın azamet ifade eden isimleriyle seslenmek de bundan daha büyük bir yanlıştır. Çünkü Allah’ın isimleri insanı ulaşılması imkânsız bir noktaya doğru tetikler, bu ise insanı ya negatif veya pozitif anormal davranışlara sürükleyebilir. </p>
<p>Örneğin; Samet ismi… Samet ismi Allah’ın isimlerinden bir isimdir ve anlamı;  “hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama her şeyin ona muhtaç olduğu zat” demektir. Böylesi bir ismi üzerinde taşıyan çocuğun fıtratı bu isim ile “pozitif olarak tetikleniyorsa” bu çocuğun “kibirli” veya “kendini beğenmiş” olmaması işten bile değildir. Bir çocuğun ruhuna günde onlarca defa “Samet” diye seslenmek, tıpkı uzun mesafe koşucusu bir atletten saatte100 kilometre koşması için tribünlerden tezahürat edilmesi demektir. Yeryüzünde hiçbir atlet yoktur ki saatte100 kilometrekoşabilsin ve yeryüzünde hiçbir insan yoktur ki kimseye muhtaç olmadan yaşayabilsin…</p>
<p>Peki,  bu durumda kalan bir kişide hangi davranış sapması beklenilebilir? Veya soruyu şu şekilde değiştirirsek, “Kendisine her an ‘Hadi daha hızlı, daha hızlı koş’ diye tezahürat yapılan bir atletten hangi davranış sapması beklenilebilir?” Böylesi bir atlet saatte100 kilometrekoşamayacağını hesap edemediği için bu beklentilere karşılık verebilmek için daha çok performans, daha aşırı çalışma sergileyecek ve fakat ne kadar sergilerse sergilesin saatte100 kilometrekoşamayacağı için hep hüsranla geriye dönecektir.</p>
<p>Kendisine devamlı olarak “Hiç kimseye ihtiyacın yok” diye telkinde bulunulan bir insan da, bunun böyle olabilmesi için garip bir bilinçaltı çaba sarf edecek ve asla da bunu başaramayacağı için ulaşabileceği en son nokta ancak “kibir” ve “gurur” noktası olacaktır. Çünkü kimseye muhtaç olmama insana ait bir özellik olmadığı için, insan kimseye muhtaç olmayayım diye uğraşırken, kimseden yardım almamaya kendini motive ederken, herkesin kendisinden daha aşağıda olduğunu bilinçaltında kendine fısıldarken farkında olmadan bulunduğu makamın “kibir ve gurur” makamı olması çok muhtemeldir.</p>
<p>Bunun tam tersi olarak, eğer bu atlet, kendisinin saatte100 kilometrekoşamayacağını anladığı ve kabul ettiğinde ve fakat tribünlerdeki bitmek bilmeyen tezahüratlara artık karşılık veremeyeceğini anladığında artık belki pes edecek ve yarışmayı terk edecektir. Aslında bu atlet belki saatte100 kilometredeğil de dünyanın en iyi koşucusu olarak saatte10 kilometrekoşabilme yeteneğine sahip olsa dahi bu yeteneğini böylesi bir atmosferde sergileyemeyecektir. Tıpkı bunun gibi, Samet isminin ağırlığına yenik düşmüş olan bir çocuk da belki kendisi insanlık adına birçok ihtiyaçları giderecek buluşlar yapabilme yeteneğine sahipken, kendisinden beklenilenleri veremeyeceğini anladığında yapabileceklerini de yapmaktan beri duracaktır.</p>
<p>Örnekleri çoğaltmak mümkün… Sultan, Nur, Rahman ya da Rahim gibi isimler  “güzel” olsa da insan ruhuna “uygun”luğu noktasında bir kere daha düşünülmesi gereken isimler olduğunu hatırlatmakta fayda var. Eğer mutlaka bu isimler kullanılmak istniyorsa başına “kul” manasına gelen “Abd” kelimesi eklenmelidir. Abdurrahman, Abdurrahim gibi…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cansız varlıklar ve hayvan isimleri ile çocuklara hitap etmek</strong></p>
<p>Bazı anne babaların, çocuklarına hayvan isimleri koyarken, o isimlerin bir hayvana da ait olduğunu düşünmeden ancak o hayvanın güzel bir yönünü hayal ettiği ve toplumda da sık kullanıldığı için bu isimleri tercih ettiği bilinen bir gerçektir. Ancak her ne olursa olsun, bir hayvanın ismi insana yüklendiğinde, o insanın ismini taşıdığı hayvanın sıfatını taşımak için kendinde bir aşırı motivasyon içine gireceği açıktır. Kuzu gibi bir ruha sahip olan Kurt isimli çocuk veya sessiz sakin bir ruha sahip Kartal isimli çocuk veya bunların tam tersi olarak yırtıcı ve parçalayıcı bir karakteri bulunan Ceylan isimli bir çocuğun yanlış ve belki de imkânsız bir motivasyonla motive edildiği açıktır.</p>
<p>          Bununla birlikte birtakım cansız varlık isimleri de vardır ki, bunlarla da çocuğa hitap etmek doğru değildir. Örneğin, ruhunda cıvıl cıvıl ve sosyal olan bir çocuğa “Kaya” ismini koymak ne kadar doğrudur? Evet, belki anne babalar çocuklarına yaşamlarında “Kaya gibi sert olsun, yıkılmasın” diye bu ismi koyuyor olabilir veya bu ismin kulağa hoş gelen fonetik yapısından dolayı anne-babalar bu ismi tercih ediyor olabilir, ancak kullanılan isme ait sıfat ve özelliklerin çocuğun ruhunda negatif tetiklemelere neden olacağı unutulmamalıdır.</p>
<p>Moral Dünyası Dergisi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cocukaile.net/cocugunuz-isminin-psikolojik-kurbani-olabilir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Azıcık Sabır</title>
		<link>http://www.cocukaile.net/azicik-sabir/</link>
		<comments>http://www.cocukaile.net/azicik-sabir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 May 2012 10:21:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tugbaakbeyinan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tuğba Akbey İnan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cocukaile.net/?p=4222</guid>
		<description><![CDATA[Boşanma haberleri evliliklerin kötüye gittiği üzerinden değerlendirilir genelde. Bense her boşanma haberinde çocuklar varsa hemen yaşlarına bakarım. Son zamanlarda özellikle 1-4 yaş arasında çocuğu olan çok sayıda ailenin yuvalarının yıkıldığını görüp, kızımı büyütürken atladığımız eşiklere bir çok kişinin takıldığını fark ettim. Çünkü çocuk bir yaşından dört yaşına kadar merak eden, karıştıran, peşinden koşturan, her şeyi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/tugbaaaa.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4223" title="tugbaaaa" src="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/tugbaaaa.jpg" alt="" width="239" height="300" /></a>Boşanma haberleri evliliklerin kötüye gittiği üzerinden değerlendirilir genelde. Bense her boşanma haberinde çocuklar varsa hemen yaşlarına bakarım. Son zamanlarda özellikle 1-4 yaş arasında çocuğu olan çok sayıda ailenin yuvalarının yıkıldığını görüp, kızımı büyütürken atladığımız eşiklere bir çok kişinin takıldığını fark ettim.</p>
<p>Çünkü çocuk bir yaşından dört yaşına kadar merak eden, karıştıran, peşinden koşturan, her şeyi kendi yapmak isteyen, inat eden, kendi kimliğini oluşturan, dediği olsun diye ağlayan, annesine son derece bağlı, oynamak isteyen sevimli bir yumurcaktır. Yaşadığımız pek çok kavga yeni rollerimizin tartışmalarıdır aslında. Anne ve baba olarak kavga ederiz pek çoğumuz. Çünkü bundan önceki tüm farklılıklar kişisel farklılıklarken, çocukla birlikte yetişme tarzımızın, yöntemlerimizin, kültürümüzün ne kadar farklı olduğunu fark ederiz. Uzmanlar sıkça “ortak bir dil” deseler de görünen o ki, hep ters bir rol paylaşımı da olur. Sabırlı-sabırsız, telaşsız-kaygılı, doğal-başkalarının söylediğini önemseyen&#8230; Dolayısıyla uzlaşma gerginliğiyle daha bir gerilen ve çocukla birlikte gelen bu kırılma anını evliliğin depremi yanılgısıyla yanlış bir tercih diye düşündüren zamanlar çok kişinin yaşadığı şeylerdendir.</p>
<p>Anne ve baba olmak insanı ters yüz eden bir şey, kabul etmek gerekirse. Bütün çocukluk anılarını bilinçaltından çıkarıp önümüze seren, yoran; ancak fark edersek bir yolculuğa iten muazzam bir duygudur aynı zamanda. İnsan hem kişisel hikayesinin yorgunluğunu atmaya çalışırken hem de anne baba olmayı öğreniyor bu süreçte.</p>
<p>Bir problem karşısında önce en bildiğimiz yöntemi kullanıyormuşuz. Dolayısıyla bilgi depomuzdan ilk çağrılan şiddetse onunla, bu depodan ilk çağrılan şefkatse onunla problemi çözmeye çalışıyoruz kriz anında&#8230; Bu farklılık da genelde “Çocuğa niye bunu dedin? Niye çocukla ilgilenmedin? Bu çocuk niye ağlıyor? Çocuğu niye düşürdün?” tartışmalarına kadar gidiyor. Üstelik hepimiz bunu çocuklarımızın iyiliği için yaptığımıza inanıyoruz.</p>
<p>Dediğim gibi bunu herkesin yaşadığı ortak bir sıkıntı gibi görmeyip kişisel bir zaafiyet olarak algılarsa insan, “Evlilik içinde mutsuz olacağıma, ayrılıp çocuğumu sağlıklı bir ortamda yetiştireyim” durumuna kadar gelebiliyor.</p>
<p>Rabbim büyük imtihanlar göstermesin ama çocuğun hem anneye hem de babaya duyduğu sevgi gösteriyor ki, birininden biri eksik kalırsa ya da roller tersine dönerse çocuk için en zor olanı asıl bu oluyor.</p>
<p>Ben her kriz anında kendime sıkça bunu hatırlatırım. Bunun bir süreç olduğunu ve normal olduğunu&#8230; Aslında bu farklılık bizi aile yapan unsura o zaman dönüşebiliyor. Çocuk kendi kişiliğini ortaya koymaya çalışırken bize de tüm farklılıklarımızdan mutlu bir aile çıkarma terbiyesi öğretiliyor Rabbimiz tarafından, bana göre&#8230;</p>
<p>Okumayı, düşünmeyi, duayı bırakmadan çocukla kurduğumuz bağ sebebiyle bütün kötü giden ilişkilerimizi düzeltebileceğimize inanıyorum ben. Tabii bu, tüm yaşadıklarımızın ardından sabırla fark edilen önemli unsur&#8230; Yoksa ilk eşikte takılanların hikâyelerini okumaya devam ederiz Allah korusun.</p>
<p> Hepsi geçiyor. Tartışan “karı ve koca” değil, “anne ve baba” rollerimiz genelde. İşin sırrı bu farkı görmekte sanki&#8230;</p>
<p>Ne dersiniz?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cocukaile.net/azicik-sabir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sevginin 2 Kaynağı 4 Merkezi</title>
		<link>http://www.cocukaile.net/sevginin-2-kaynagi-4-merkezi/</link>
		<comments>http://www.cocukaile.net/sevginin-2-kaynagi-4-merkezi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 May 2012 09:59:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>semamarasli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ademler & Havvalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cocukaile.net/?p=4218</guid>
		<description><![CDATA[Bir Adem Diyor ki&#8230; Sevgili okurlar; Yüce Yaradan bizleri yaratırken; 2 sevgi kaynağı, 4 sevgi merkezi ile bina etmiş. Bunları da efendimiz (S.A.V.) aracılığı ile bizlere bildirmiş ve bu sevgileri uygun yerlerde taşımamızı, fıtratlarını değiştirmememizi bizlere bildirmiştir. Bir gün efendimiz (S.A.V.) Hz. Ali&#8217;ye sorar der ki; Ya Ali Allah&#8217;ı seviyor musun? Evet Ya Resûlullah Peki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/images1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4219" title="images" src="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/images1.jpg" alt="" width="275" height="183" /></a></p>
<p>Bir Adem Diyor ki&#8230;</p>
<p>Sevgili okurlar;</p>
<p>Yüce Yaradan bizleri yaratırken; 2 sevgi kaynağı, 4 sevgi merkezi ile bina etmiş. Bunları da efendimiz (S.A.V.) aracılığı ile bizlere bildirmiş ve bu sevgileri uygun yerlerde taşımamızı, fıtratlarını değiştirmememizi bizlere bildirmiştir.</p>
<p>Bir gün efendimiz (S.A.V.) Hz. Ali&#8217;ye sorar der ki;</p>
<p>Ya Ali Allah&#8217;ı seviyor musun? Evet Ya Resûlullah</p>
<p>Peki beni seviyor musun? Evet Ya Resûlullah</p>
<p>Peki eşini seviyor musun? Evet Ya Resûlullah</p>
<p>Peki çocuklarını seviyor musun? Evet Ya Resûlullah</p>
<p>Peki bunların hepsini bir kalpte nasıl taşıyorsun?</p>
<p>Hz Ali beklemediği bu soru karşısında şaşırmış ve cevap verememişti. &#8220;Bunu düşünmem gerek&#8221; diyerek oradan ayrılmıştı. Hz. Ali düşünceli bir şekilde dolaşırken eşi Hz. Fatıma düşünceli olduğunu fark ederek sorar.&#8221; Nedir bu halin ya Ali? ” der. Eğer bu düşünceliliğin; dünyevi kaygılardan dolayı ise sana yakışmaz bırak gitsin. Yok bu halin Rahman&#8217; i kaygılardan dolayı ise anlat birlikte çözüm bulmaya çalışalım&#8221;</p>
<p>Hz. Ali, efendimizle geçen konuşmayı bir bir Hz. Fatıma’ ya anlatır. Hz. Fatıma durumu öğrenince tebessüm eder. Hz Ali’ ye der ki; &#8221; Ya Ali babama git ve de ki; &#8221; Kişi Allah&#8217;ı aklıyla ve ruhuyla sever, Peygamberimizi kalbiyle sever, Eşini nefsiyle sever, Çocuklarını şefkatiyle sever.&#8221;</p>
<p>Hz. Ali aldığı bu cevap karşısında memnun olur ve Efendimizin yanına gelir. Hz. Fatıma&#8217; dan öğrendiklerini Efendimize anlatır. Efendimiz (S.A.V.) cevabini alınca tebessüm eder. Ve der ki; &#8221; Ya Ali bu bana getirdiğin gül, nübüvvet ağacından koparılmıştır.” (Tirmizi)</p>
<p>Bu hadisten de anlaşılacağı üzere sevgi; 2 kısımda incelenmelidir. Bunlar dünyevi ve uhrevi sevgilerdir. Uhrevi sevgiler; Allah ve peygamber sevgisi, dünyevi sevgiler ise; eş ve evlat sevgisidir. Allah sevgisi akıl ve ruh ile, peygamber sevgisi kalp ile, eş sevgisi NEFİS ile evlatlarımızın sevgisi ise şefkat ve merhamet iledir. Bu sevgilerin kaynakları ise Allah (c.c.) ve efendimiz (S.A.V.) gelmektedir. Efendimiz (S.A.V.) sevmeyen, sözlerine itibar etmeyen, kısacası peygambere itaat etmeyen Yaradan’ın sevgisine ulaşamaz.</p>
<p>Ayrıca kalp; sevgilerin merkez üssüdür ki, Allah sevgisine de bu yolla ulaşılır. Kalp aynı zamanda ciddi bir kontrol mekanizması olup, akıl melekemiz ile işbirliği içindedir. Yani insanın tüm davranışlarının terazisidir. Bu terazi çok hassas olup küfeleri her şeyi hassas tartar. Bu terazinin arızası ise küfelerinin kirlenmesi ve art niyetlerin üreticisi, aklın devre dışı bırakıcısı, bedenin kontrol edicisi NEFİSTİR.</p>
<p>Bu kirler ise; tamahkarlık, riya, gösteriş, kibir, başa kakma, beklenti, fıtrata aykırı davranış, yalan, zan, gıybet vb. leridir. Bu kirler küfelere yapıştıkça bu terazi adaletten uzaklaşır. Adaletsizlik ise nefsin en çok lezzet aldığı gıdadır ki, diğer ismi de BENLİK tir. Benlik ise kalbi ufak zerreler ile karartır ve peygamber sevgisini bitirir. Bu nedenle Allah sevgisi de ister istemez yok olur Allah korusun.</p>
<p>Gelelim dünyevi sevgilere;</p>
<p>Günümüz gençleri ve eşleri; sevgilerin çeşidini, kaynağını, merkezini ve konumlarını bilmediği için tüm sevgileri hep kalpte zannedip fıtrata aykırı davranıyorlar. Birde sevginin yerine koymaya çalıştıkları aşk var ki evlerden ırak. Günümüz evlileri ve gençleri sevgi ile aşkı aynı şey zannediyorlar. Ama kesinlikle değil.</p>
<p>Nefislerin meydana getirdiği absürt, yapay bir hiledir aşk. Çevremdeki bir çok kişiye aşk nedir diye sordum. Bir çoğu cevap veremedi. Bir arkadaşımın ifadesi hoşuma gitti. O da aşk için;” yatay isteklerin, dikey doğrultusu” demişti. Bu bağlamda aşk; nefsanidir, bence hiç bir değeri yoktur. Bizleri uhrevi sevgilerimizden uzaklaştırır. Aşk aynı zamanda deniz suyu gibidir. İçtikçe susuzluğunuz gidecek zannedersiniz ama hiç gitmez ve kişiyi içten içe zehirler, çünkü nefis doymak bilmez.</p>
<p>Doymayan nefislerimiz sebebi ile olsa gerek, uhrevi sevgilerimizin azalması ve eşler arasında beklentiler oldukça yükseldi. Bu beklentiler; “ben yaptım, sen yapmadın” kavgalarına dönüştü. Mutluluğu, huzuru bozdu ve hep acı getirdi.</p>
<p>Mutluluk ve acı, ışığın yönüne göre; hep birbirini takip eden, beden ve gölge gibidir. Birini her tattığınızda diğeri de yanınızda bekler. Acıların çoğu, kişiler tarafından tercih edilenlerdir. Acılar hazların, tutkuların sonucudur. Kendinizi mutlu hissettiğiniz anlarda, ruhunuzun derinliğine inerseniz, aslında bu sevincin daha önceden üzülmenize neden olan şey olduğunu görürsünüz.</p>
<p>Acılı ve hüzünlü olduğunuz anlar da ise sevinciniz olan bir şey için ağlıyor olduğunuzu göreceksiniz. Her ikisi de nereye giderseniz yanınızda gelirler. Bunlar hayatın gerçekleridir. Ve ruhun farkındalık özelliği ile zamanla şeffaflaşır ve silinirler. Bizler de ufuklara seyre dalarak, onların basitliğini, anlamsızlığını, üzülmenin gereksizliğini de kavramış oluruz. Ruhunun farkında olmayanlar ise Allah ve Resulünün farkında olmazlar.</p>
<p>Sonuç olarak; bir önceki yazıma yapılan yorumlarda fark ettiğim bir şey oldu ki, ağırlıkta hanımların bir çoğu (Deniz rumuzlu okur hariç), erkeklerden fıtratlarına aykırı davranışlar bekleyerek “ne kaybeder ki, beni sevindirir, karşılığında sevgisini artırır” gibi beklentiler içine düşmüşler. Beyler de gayri ihtiyari fıtri gereklerle kendilerini savunmuşlar. Bu durum sevgilerin konumlarını değiştirmek gibi çok tehlikeli bir fiildir.</p>
<p>Muhterem kardeşlerim; iki dünya saadeti için ilk önceliğimiz sevgi olmalıdır. Sevgilerimiz Yaradan’ ımızın bizlere bahşettiği kaynaklardan beslenmeli, fıtri konumları değiştirilmeye kalkılmamalı ve sabote edilmemelidir. Eğer bu ve benzer girişimler artarsa hayatlarımızı karartmaya devam eder ve edecektir de.</p>
<p>Bu fakir; bir çok kardeşine sevgi, çeşitleri ve konumları hakkında bilgi vererek saadet ve mutluluk için; beklenti, fıtri aykırılıkların değil, fıtrata uygun sevgilerin aile ve toplum saadetini kurtaracağına inanmakta. Bu nedenle sizlere tavsiyede bulunacağım.</p>
<p>Efendimiz (S.A.V.) biz ümmetine gece yatmadan önce ayetel kürsi okuyarak yatarsak yakın komşularımızın bizlerden emin olacağını buyurmuştur. Bizlerde bu tavsiyeye, eşlerimizi sevmek ve üzmemek niyeti ile uyalım. İnşallah yüce Yaradan bu sünnet hatırına bizleri bağışlar ve aramızda muhabbet oluşmasını nasip eder.</p>
<p>KİŞİLİK HAKLARINA SAYGI VE SEVGİMİZİN ARTMASI UMUDU İLE…</p>
<p>                                                             SAYGILARIMLA</p>
<p>                                                                                                16.05.2012</p>
<p>                                                                                                Saki NAGEHAN</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cocukaile.net/sevginin-2-kaynagi-4-merkezi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Lohusayı Anlamak</title>
		<link>http://www.cocukaile.net/lohusayi-anlamak/</link>
		<comments>http://www.cocukaile.net/lohusayi-anlamak/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 May 2012 09:50:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>semamarasli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dr. Saliha Eroğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cocukaile.net/?p=4212</guid>
		<description><![CDATA[Her anne için en unutulmaz özel günleridir lohusalık. 9 ay süren zorlu bir süreç yaşamıştır. Gebeliğin son aylarında artık yorulmuş, doğum yapıp rahatlamayı hayal etmektedir. Doğum sonrasında doğumla ilgili hatıralar eklenmekte, bebekle ilgili sorumluluklar da lohusayı yormaktadır. Sonuçta doğum ve lohusalığın ilk haftası hem anne hem bebek sağlığında kritik bir süreçtir. Ülkemizde, Sağlık Bakanlığı’nın çalışmalarıyla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/saliha.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4213" title="saliha" src="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/saliha.jpg" alt="" width="128" height="193" /></a></p>
<p>Her anne için en unutulmaz özel günleridir lohusalık. 9 ay süren zorlu bir süreç yaşamıştır. Gebeliğin son aylarında artık yorulmuş, doğum yapıp rahatlamayı hayal etmektedir. Doğum sonrasında doğumla ilgili hatıralar eklenmekte, bebekle ilgili sorumluluklar da lohusayı yormaktadır. Sonuçta doğum ve lohusalığın ilk haftası hem anne hem bebek sağlığında kritik bir süreçtir.</p>
<p>Ülkemizde, Sağlık Bakanlığı’nın çalışmalarıyla yeni doğan ölümleri anlamlı sayıda azalmıştır. Doğum öncesi ve sonrasında aile sağlığı merkezlerince emzirme ve lohusalık eğitimi yapılmakta ancak yeterli olmamaktadır. Lohusayı anlama ve iletişim konusunda toplumsal çalışmalar yapmalıyız.</p>
<p>Son yıllarda hastalıkların başlamasında ve ilerlemesinde beden-zihin-enerji sisteminin etkilerini çalışmaktayım. Kendi lohusalığımı ve hastaları incelediğimde birçok hastalığın lohusalıkta başladığını fark ettim. Aslında hastalar hikayelerinde anlatıyorlardı fakat sadece fiziksel bedenle ilgilendiğim için sebep sonuç ilişkisi kuramıyordum. Çünkü kadın hastalıkları ve doğum uzmanı bir cerrahtım. Hasta psikolojisi ile ilgili bilgilerim çok zayıftı.</p>
<p>Doğumların zorlaşması ve sezeryan oranlarının artması beni doğumların kolaylaşması için yöntemler arayışına itti. İlaçlar aradım. Sonrasında tevafuken gittiğim bir eğitimde ilacın insanın içinde olduğunu fark ettim. Belki de araştırsak birçok hastalığımızın devasını kendi içimizde bulacağız. Nisa suresi 79.ayette başımıza gelen musibetlerin kendi nefislerimizden kaynaklandığı bildirilmekte. Müslümanın sağlıklı olanı daha faydalı olacağı için hastalıkların azaltılmasına çalışmalıyız.</p>
<p>Hastalarımız onları anlayan, destekleyen, seven doktorlar istiyor haklı olarak. Ancak hekimler mekanik bir bedeni tamir eden teknisyen zihniyetinde yetiştiriliyor. Kendi özel gayretiyle hastayla bu şekilde ilgilenen hekimler de hasta sayısının yoğunluğu nedeni ile çalışamıyorlar.</p>
<p>Peki bir birey olarak bizler neler yapabiliriz? Etrafımızda bu kadar gebe potansiyel olarak lohusa varken biz neler yapabiliriz?</p>
<p>Doğum yapan hemen hemen herkesin başına gelen şeyleri özetleyim. Gebelik süresince herkes doğumuyla ilgili genelde kötü olan, hatıralarını anlatır. Doktor araştırılır, hastane araştırılır. Yoğun bakım ünitesi var mı? Doktor sezeryancı mı? Hastane fazladan para alır mı? vs. Tabii ki bunlar önemli. Ancak bu güzel gebe doğuma, bebeğine ve lohusalığa hazır mı? kimse ilgilenmez. Eğitim yapan kurumlar var ama kimsenin eğitime ayıracak zamanı da parası da yoktur. Nasılsa bebek içeride kalmayacak bir şekilde çıkacak. Gebenin de doktorunun da ne hissettiği kimsenin umurunda değildir. Doğum yaptığında annesi mi, kayınvalidesi mi bakacak onun kavgası vardır. İnsanlar ne der? davası güdülmektedir.</p>
<p>Peki doğum ve lohusalık neden kişinin geleceği için önemlidir?</p>
<p>İnsan zihni basitçe bilinç ve bilinçaltı olarak basitçe çalışmaktadır. Normalde olayları, sözleri, davranışları bilinçli aklımızla izler, yorumlar, bilinçaltımıza uzun dönem hafızamıza kotlarız. Doğum süresince ve sonrasında ilk günlerde bilincimiz zayıflar her bilgiyi yalan yanlış demeden, sebebini değerlendiremeden bilinçaltımıza atarız. İleriki yıllarda da hafızadaki bu bilgiler bizim duygularımızı ve davranışlarımızı yönlendirir .</p>
<p>Anlaşılması için yakında gördüğüm bir örneği vereyim. 2 yıl önce sezeryanla doğum yapmış bir anne doğum sonrasında başlayan gastrointestinal sistemle ilgili şikayetleri ve uykusuzluğunu anlattı. Bayanın doğum sonrası eşi işe gitmek zorunda kalıyor ve şehir dışına çıkıyor. Annesi bekarken vefat etmiş. Kayınvalidesini annesinin yerine koymuş, seviyor. Hastanede arkadaşı ile kayınvalidesi yanında ilgileniyor, ancak tartışıyorlar. Ameliyatın 1.günü ve doğal olan gaz sancısı var. Sonrasında kayınvalidesine kırılıyor. İçinde kalan üzüntü ve kırgınlığı kayıt sistemine gaz sancısı ile beraber yazılıyor. Bayana bunu fark ettirdik. Duygularını tanıyıp boşalttı, kayınvalidesini ve arkadaşını affetti. Aynı gecenin sabahında ilk defa bu kadar derin uyuduğunu ve karın ağrılarının azaldığını ifade etti. Bu kadar basit bir olayın kendine verdiği zarara şaşırdı.</p>
<p>Etrafımızda o kadar çok hikaye var ki.</p>
<p>Peki bu kadar sözden sonra keyifli bir lohusalık geçirmek isteyen kardeşlerimiz neler yapabilir?</p>
<p>■Gebelik süresince duygularını bastırmamalı, negatif düşünce ve duygularını doktoruyla veya kendine destek olacak güvenilir bir yakını veya varsa doulasıyla(doğum koçu) paylaşmalı.</p>
<p>■Gebelere destek olacak bir yakınını gebeyle birlikte eğitebiliriz. Doğum sürecinde gebenin yanında refakat edecek kişinin seçimi ve eğitilmesi işleri kolaylaştıracaktır. ABD ‘ de bu işler için doula adı verilen yetişmiş elemanlar bulunmakta , sonuçta doğum daha kolay olmaktır. Ülkemizde artan sezeryanların önemli bir sebebi de doğum korkusudur. Her ailede uygun doulalar yetiştirebiliriz. Doğum anında yapılan duaların kabul olduğunu biliyoruz. Bu kişiler imkanları dahilinde hem para kazanabilirler hem de dua alırlar.</p>
<p>■Lohusa ile konuşma ve ziyaret adabını, önemini anlatarak, basın yayın organlarında ve sivil toplum kuruluşlarında yaygın bir şekilde işleyebiliriz.</p>
<p>■Lohusa ziyaretinde fiziksel temas kurulmalı. Mesela eli tutulabilir, başı okşanabilir.</p>
<p>■Ses tonumuzu ayarlayarak, t atlı tatlı konuşmalıyız. Doğum süresince yaşadığı her şeyin boşuna olmadığını ne kadar zor şeyler yaşamışsa da mutlu olmasını telkin vermeliyiz. Bebeğini kaybettiyse bu yönde telkinler verilmeli iyi örnekler verilmeli, Peygamberimizin hayatından örnekler verebiliriz.</p>
<p>■Suçlayıcı ifadeler kullanılmamalı, geçmişe keşke demenin şeytandan olduğunu hatırlatmalıyız. Aslında başımıza gelen her şey Allah’ın izniyle olmuştur ve Allah’tandır. İnsanlar sebeptir. Bize kötülük yaptığını düşündüğümüz kişiye bile dua etmeliyiz.</p>
<p>■Kendimizin veya başkalarının yaşadığı kötü örnekler anlatılmamalıdır. Özellikle ben günlerce ağrı çektim kolayına geldi sezeryan oldun gibi ifadeleri lohusalara kullanmasanız iyi olur. Ömür boyu bu sözü unutmaz içten içe size kızarlar ve beddua ederler. Kınadığı şey başına gelmedikçe insan ölmez biliyorsunuz.</p>
<p>■Gebelik süresince zihni ille de normal yapacağım diye kısıtlamayın. İşi doğal sürecine bırakın. Kendi haline bırakılırsa insanların %80 i normal doğum yaparlar. Gerektiğinde sezeryan hayat kurtarıcı bir müdahaledir. Önemli olan mutlu bir lohusa olmaktır. Sezeryan olmak zorunda kalıp kabullenemeyen bayanlarda ileride ilginç hastalıklar çıkmaktadır. İmmunolojik hastalıkların çoğunda anlaşılamayan sebepler bulunur. Sezeryanı kabullenemeyen bir hastamda romatizma başlamıştı. Takıntı şeklindeki basit gereksiz üzüntüler vücutta hastalık başlatabilir.</p>
<p>■Doğum sonrasında bebekle ilgilenilmekte anne ikinci plana atılmaktadır. Lohusaya kendine iyi bak denmelidir. Kendini iyi hissetmeyen annenin bebeğine ne kadar faydası olacaktır. Annedeki gerginlik duygu olarak bebeğe geçmekte, uykusuz ağlayan bir bebekle uğraşmak lohusayı daha da yormaktadır. Lohusanın az da olsa derin, kaliteli uyku uyuması gerekmektedir. Belki bu konuda anne sütünün sağılıp, anne uyurken bebeğe yardım eden bir yakını tarafından verilmesi olabilir.</p>
<p>■Bebek eğer küveze girdiyse lohusanın üzüntüsünü azaltmaya çalışmalıyız. Olumlu cümleler kullanmalı, kaygılarımızı lohusayla paylaşmamalıyız.</p>
<p>Aslında bu konuyu incelediğimizde o kadar çok hikayeler bulabiliriz ki inanamazsınız.</p>
<p>Bence her annenin hikayesi vardır. Hatıralarınızı, ecrübelerinzi ve önerilerinizi bizimle paylaşırsanız faydalı olacağına inanıyorum</p>
<p>Mutlu anneler, mutlu bebekler, mutlu doktorlar ancak mutlu, sağlıklı ve huzurlu bir toplum oluşturabilirler.</p>
<p>Kadın Doğum Uzmanı Dr. Saliha Eroğlu                </p>
<p> <a href="http://www.keyiflidogum.com">www.keyiflidogum.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cocukaile.net/lohusayi-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çok Oturanlar Dikkat!</title>
		<link>http://www.cocukaile.net/cok-oturanlar-dikkat/</link>
		<comments>http://www.cocukaile.net/cok-oturanlar-dikkat/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 May 2012 06:47:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tugbaakbeyinan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cocukaile.net/?p=4208</guid>
		<description><![CDATA[İNGİLTERE’de yapılan bir araştırma uzun süre hareketsiz oturmanın kan dolaşımını olumsuz yönde etkilediğini ortaya çıkardı. Lifeblood isimli kuruluş, hareketsizliğin kan pıhtılaşmasına neden olduğunu ve kan pıhtılaşmasının da ani ölümlere neden olabileceğini belirtti. Hareketsiz vaziyette oturan insanların risk altında olduğunu belirten yetkililer 1000 kişinin dahil olduğu araştırma sonucunda “90 dakika boyunca oturan insanların dizlerine ve bacaklarına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/oturmak.bmp"><img class="alignleft size-full wp-image-4209" title="oturmak" src="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/oturmak.bmp" alt="" /></a>İNGİLTERE’de yapılan bir araştırma uzun süre hareketsiz oturmanın kan dolaşımını olumsuz yönde etkilediğini ortaya çıkardı. Lifeblood isimli kuruluş, hareketsizliğin kan pıhtılaşmasına neden olduğunu ve kan pıhtılaşmasının da ani ölümlere neden olabileceğini belirtti. Hareketsiz vaziyette oturan insanların risk altında olduğunu belirten yetkililer 1000 kişinin dahil olduğu araştırma sonucunda “90 dakika boyunca oturan insanların dizlerine ve bacaklarına giden kan dolaşımı yarı yarıya azalır ve kan pıhtılaşması riskini ikiye katlar” açıklamasını yaptı. Hareketsiz bir vaziyette oturulan her saatte riskin yüzde 10 oranında arttığı kaydedildi.</p>
<p>vatan gazetesi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cocukaile.net/cok-oturanlar-dikkat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başarılı Öğretmen, Öğrencisine Derste Öğretendir</title>
		<link>http://www.cocukaile.net/basarili-ogretmen-ogrencisine-derste-ogretendir/</link>
		<comments>http://www.cocukaile.net/basarili-ogretmen-ogrencisine-derste-ogretendir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 May 2012 22:40:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tugbaakbeyinan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Adem Güneş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cocukaile.net/?p=4203</guid>
		<description><![CDATA[Önceki gün, bir internet kafeye gittim. Oğlumun ödevi vardı, onu yapacaktım. Araştırmacılığı teşvik etmeyen, “google”den terim arayarak yapılan ödevleri ben yapıyorum. İstediğim resmi bulmak için arama tuşuna bastığımda, yan taraftaki hareketlilik dikkatimi çekti. Dönüp baktım. Meğer yalnız değilmişim internet kafede. Birkaç anne-baba daha çocuklarının ödevlerini yapmak için internet arkasında sıraya geçmiş. Bir yandan kızgınlıklarını ifade [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/ademgunes1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4204" title="ademgunes" src="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/ademgunes1.jpg" alt="" width="141" height="179" /></a>Önceki gün, bir internet kafeye gittim. Oğlumun ödevi vardı, onu yapacaktım. Araştırmacılığı teşvik etmeyen, “google”den terim arayarak yapılan ödevleri ben yapıyorum.</p>
<p>İstediğim resmi bulmak için arama tuşuna bastığımda, yan taraftaki hareketlilik dikkatimi çekti. Dönüp baktım. Meğer yalnız değilmişim internet kafede. Birkaç anne-baba daha çocuklarının ödevlerini yapmak için internet arkasında sıraya geçmiş. Bir yandan kızgınlıklarını ifade ediyor, diğer yandan eğitim sistemindeki bu anormal hâle öfkelerini dile getiriyorlar.</p>
<p>Gülesim geldi; ama gülmeyi yakıştıramadım ülkemiz eğitiminin ağlanacak hâline.</p>
<p>Öğretmenler, “çocuklar ödev yaptıkça daha çok öğreniyor” zannediyorlar. Hâlbuki ödev, çocuğun daha iyi öğrenmesini sağlamaz, aksine evde devam eden okul atmosferi, öğrenmeye karşı tepkisellik oluşturur.</p>
<p>Daha da ötesi, çocuklara verilen ödevler aile bağlarını zarar verir.</p>
<p>Çocuklar zaten 6 saat okulda yaşıyorlar, evde ailecek geçireceği zaman dilimi de aşağı yukarı 3–4 saat. Bunun bir saati de yemek seremonisi ile geçince geriye 2–3 saat kalıyor. Bu zaman dilimi çocuk için ailesi ile bütünleşme saati olacağı yerde, anne babanın çocuklarını tersledikleri, azarladıkları, “Sen hâlâ ödevini yapmadın mı?” şeklindeki hesap sorucu bıkkınlık saatine dönüşüyor.</p>
<p>Öyle değil mi ama?</p>
<p>Annesi evdeyken, babası evdeyken ve kardeşi ile cıvıldaşacakken, birçok şey anlatacakken; “Sen hâlâ ödevini yapmadın mı?” diyerek çocuğun bütün hevesini kırmak ne kötü bir ebeveyn tutumu. Buna yol açmak da ne kadar anlayışsızlık böyle.</p>
<p>Öyle değil mi? Yetişkinler için psikologlar “İşinizi eve getirmeyin, aile içi iletişimiz bozulur.” diye tavsiyelerde bulunmuyorlar mıydı?</p>
<p>Evet bulunuyorlar. Çünkü evde işini devam ettiren bir kişi, aile bağlarını zayıflatır. O evin içindekiler duygusal yoksunluklar içinde yaşarlar. Bütün uzmanlar, “Evinize işinizi getirmeyin.” tavsiyesinde bulunduğu hâlde, neden kimse “Okulu eve getirmeyin” diyemiyor?</p>
<p>Çocuk okulda öğrenir, ne öğrenirse. Evde aile fertleri ile bir arada olmanın, birlikte etkinlikler yapmanın keyfini yaşamalı. Sokakta kaygısızca oyun oynamanın çocukluğunu yaşamalı. Annesinin kızgın bir sesle pencereden kendisini çağıracağı kaygısını yaşayan çocuk, ne dersini yaparken öğrenebilir, ne de arkadaşları ile coşku içinde oynayabilir.</p>
<p>Başarılı öğretmen; öğrencisinin aile içindeki birkaç saatlik özel anlarını dahi işgal etmeye çalışan değil, öğreteceği konuları öğrencisine ders saatleri içinde öğretebilen öğretmendir.</p>
<p> Aksiyon Dergisi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cocukaile.net/basarili-ogretmen-ogrencisine-derste-ogretendir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evin Annesi Toplumun Aynası</title>
		<link>http://www.cocukaile.net/evin-annesi-toplumun-aynasi/</link>
		<comments>http://www.cocukaile.net/evin-annesi-toplumun-aynasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 May 2012 22:38:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tugbaakbeyinan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cocukaile.net/?p=4199</guid>
		<description><![CDATA[Toplumda önceden kadınlar, &#8216;çalışan&#8217; ve &#8216;ev hanımı&#8217; şeklinde tanımlanırken, günümüzde bu ayrım ortadan kalktı. Bunun yerine &#8216;çalışan&#8217; ve &#8216;çalışmayan&#8217; kadın kategorisi kullanılmaya başlandı. Biz de bu kategorilerde yer alan kadınların yanlış algılarını değiştirmeye çalışacağız. Ev hanımı statüsü bugün her iki grubu da kapsar hale geldi. Zira dışarıda işçi veya işveren olan da evinde oturan da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/kadın.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4200" title="kadın" src="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/kadın.jpg" alt="" width="238" height="212" /></a>Toplumda önceden kadınlar, &#8216;çalışan&#8217; ve &#8216;ev hanımı&#8217; şeklinde tanımlanırken, günümüzde bu ayrım ortadan kalktı. Bunun yerine &#8216;çalışan&#8217; ve &#8216;çalışmayan&#8217; kadın kategorisi kullanılmaya başlandı. Biz de bu kategorilerde yer alan kadınların yanlış algılarını değiştirmeye çalışacağız.</p>
<p>Ev hanımı statüsü bugün her iki grubu da kapsar hale geldi. Zira dışarıda işçi veya işveren olan da evinde oturan da aslında evinin hanımı. Fakat kimisi &#8216;hanım&#8217; kelimesinin büyüsüne fazla kapıldığı için midir bilinmez, eşinin gönlündeki &#8216;sultan&#8217; makamını unutarak kendisini ev işlerine kaptırıveriyor. Öyle ki gün kızıl örtüsüne bürünüp uzaklaşırken o, hâlâ bir şeyleri temizleme telaşında oluyor. Çocuğuyla ilgilenmeyi bile çoğu zaman temizlikle eş tutuyor. &#8220;Ben iyi ve ilgili bir anneyim. Çocuğumun üstü başı tertemiz!&#8221; cümleleri de buna tanıklık ediyor çoğu zaman. Oysa çalışanıyla çalışmayanıyla bütün ev hanımları bilir ki ev işi nankördür! Sanki dün bir dolu kimyasal temizlik malzemesi içinde çırpınarak pırıl pırıl yapılan ev orası değildir. Hal böyle olunca bu temizlik fiili her gün aynı şekilde tekrar ediliyor. Ne deterjan kokuları arasında Rahman&#8217;ın hediyesi çocuğun kokusu duyulabiliyor ne de banyodaki aynanın lekesi kadar yavruların kalbindeki boşluk düşünülebiliyor. Adeta eşyanın hizmetçisi haline gelen kadın, dünyada ikinci plana atamayacağı annelik rolünü unutuveriyor.</p>
<p>Çocuğun dünyaya gelmesiyle birlikte &#8216;kaliteli zaman tanzimi&#8217; yapamayan nice anneler, adeta eşya ile çocuğu arasında yitip gidiyor. Bazıları evladına duyduğu ilgiyi o kadar abartıyor ki tek dertleri onların mutluluğu, sağlığı, başarısı ve mesleği oluyor. Belki de gösterdikleri aşırı fedakârlık sebebiyle aynı ilgiyi büyüdüklerinde bu kez çocuklarından bekliyorlar. İyi bir iş sahibi olmaları için tabiri caizse &#8220;saçlarını süpürge ettikleri&#8221; biricik oğul ya da kızlarının, aynı hassasiyetle kendilerine bakmalarını arzu ediyorlar. Bu durum da malum kayınvalide-gelin/kayınpeder-damat vs. sorunların yaşanmasına yol açıyor.</p>
<p>Ev işi ve çocuk bakımı yüzünden kendini geliştirmeye fırsat bulamayan kadınların sayısı da az değil. İyi bir evlat yetiştirmek için dahi kitap okumayan, evinin içerisinde bile olsa fikir ya da fiil üretmeyen kadının hanımlığı sadece dört duvar arasında kalıyor. O evde dururken çocuklar okulda, eş ise işi gereği girdiği ortamlarda yeni şeyler öğrenerek kendini geliştiriyor. Fakat eve döndüklerinde bu birikimi aktaracak bir muhatap bulamıyorlar. Bu da zamanla aile içi iletişimsizliğe sebep oluyor. Gerisi acı ama bilindik bir hikâye: Yıllar geçtikçe eşini beğenmemeye başlayan beyler, annesini, kutsalını küçümseyen evlatlar ve kendine güvenini yitirip amaçsız kalan bir kadın&#8230;</p>
<p>Aile danışmanı İnci Yeşilyurt, ev işlerinin eskiden olduğu gibi kazanda kaynatılan çamaşırlar, kömürde ısıtılan ütüler ve taşıma su ile yıkanan bulaşıklar gibi olmadığına vurgu yaparak değişen ev hanımlığına dikkatlerimizi çekiyor. Kadınları çalışan ve çalışmayan diye ikiye ayıran Yeşilyurt, bu fikrini şöyle açıklıyor: &#8220;Günümüzde dışarıda çalışan da evinde oturan da ev hanımı aslında. Çünkü çalışmayan kadınların günlerini tükettiği ev işlerini çalışan kadınlar da yapıyor. Üstelik çalışanlar, &#8216;Günün nasıl geçti?&#8217; sorusunun cevabında bu yaptıklarına hiç yer vermiyor.&#8221; Öyle ki çalışan kadının işe gitmeden önce çamaşır makinesine attığı beyazlar, iş dönüşü bir önceki akşam hızlıca pişirdiği iki çeşit yemek ve akşam çayı sonrasında belki yarım saatini alan ütü, işyerinde harcadığı 10 saatlik mesainin yanında dile getirilmiyor bile. Halbuki tüm bu uğraşlar, çalışmayan bir kadın tarafından akşam eşiyle yaptığı sohbette yapılan konuşmanın yegâne teması olabiliyor. Tabii her ikisinin bu işlere harcadığı vakit gibi ortaya çıkan ürünün kalitesi de değişebiliyor. Kastımız ev işlerinin küçümsenecek şeyler olduğu değil elbette. Ama bunlar hayatın gayesi ve merkezî uğraşı haline getirilecek kadar da önemsenmemeli.</p>
<p>Çalışmayan kadınların çoğu, iş hayatını, uzun mesaileri ve evlerine fazla vakit ayıramama endişesiyle eleştiriyor. Zira bugün kadın, özellikle kalifiye mesleklerde ya full-time çalışmak zorunda ya da mesleğinden vazgeçip evde oturmak durumunda kalıyor. Oysa çalışmak sadece 08.00-17.00 mesai yapma şeklinde algılanmamalı. İnsan isterse evinden hiç çıkmadan da el becerisi, internet veya telefon aracılığıyla iş dünyasına katkıda bulunabilir. Ya da işverenlerin sağlayacağı part-time çalışma olanaklarıyla mesleğini, evini ve ailesini ihmal etmeden icra edebilir.</p>
<p>EVİNİN HANIMI OLDUĞUNU UNUTAN ÇALIŞANLAR</p>
<p>Dilerseniz film şeridini burada kesip şimdi de çalışan ve üretime katılan ancak evinin hanımı olduğunu unutan bir kadın portresine göz atalım. Çünkü hayat koşuşturmasına kendisini ziyadesiyle kaptıran çalışan kadınların da handikapları yosk değil. Bazıları kendine göre iyi bir bilgi birikimi edinmiş olsa dahi bunu paylaşmak için ailesine vakit ayırmadığından huzuru yakalayamayabiliyor. Yitip giden bir neslin yetişmesi bir yana, kalbine ihsan buyrulan kadınlık şefkatini, eşine de hakkıyla aktaramıyor. Ev işlerinde yardım edeni de yoksa her yere yeteyim derken hiçbirisine yetişemiyor. Muhabbet, huzur ve Allah rızasını yakalama adına kıyılan nikâhın gerekleri yıllar geçtikçe unutuluyor. Böylece sürüp giden tempolu iş hayatı karı-kocayı emeklilik günlerine ulaştırıyor. Artık boş vakitleri çoğalan yaşlı çift, huzurun önemini anlıyor. Fakat elden kaçan gençlik günleriyle birlikte insanın hayat neşesi ve enerjisi de azaldığı için geriye keşkelerle dolu bir geçmiş kalıyor.</p>
<p>Peki iş temposu arasında çokça olmasa da kaliteli vakit geçirilemeyip yitirilen nesil ne durumda dersiniz? Çocuklar bahane dinlemez. Çok defa onların umurunda değildir çalışmaya sebep olarak gösterilen iyi bir gelecek vaadi. Annesiz geçen günlerini sayan çocuk için önemli olan maddî imkânlardan ziyade ilgi ve şefkattir. Annesi işteyken uyuduğunda değil, birlikte kahvaltı edeceği sabahlara uyandığında mutlu olur. Büyüdüğünde annesinin paylaştığı bilgi birikimleri çok kıymetli hayat tecrübesi olsa bile aslında ona daha çok yalnız kaldığı zaman dilimlerini hatırlatır. Bu sebeple bakıcısıyla ya da kreşlerde oynadığı oyunları anlatmak istemez arkadaşlarına. Öyle ki bazı çocukların en büyük hayali harçlıklarıyla annesinden zaman satın almaktır. Kimi annesi kadar sosyal hayatta güçlü olduğunu zanneder. Ama ne zaman bir zorlukla karşılaşsa o an fark eder düştüğü yanılgıyı.</p>
<p>Konya Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Göka, son 50 yılda ivme kazanan bir değişimle çalışan kadınların handikaplarının iyice gün yüzüne çıktığını düşünüyor. Prof. Dr. Göka&#8217;ya göre dışarıda çalışmayı şart koşan bu değişim, bireysel özgürlükleri alabildiğince teşvik ederken, aile değerleri ve akrabalığı ise önemsizleştiriyor: &#8220;Ev içinde anne-baba-çocuk birlikte geçirdiğimiz zamanlar ve evlerdeki çocuk sayısı giderek azalırken, boşanmaların, tek ebeveynli çocukların, yalnız yaşayanların hızla arttığı bu süreç çok da hızlı akıyor.&#8221;</p>
<p>HUZURU YAKALAMAK ELİMİZDE</p>
<p>Anlattığımız çalışan ve ev hanımı portreleri tabii ki uç örnekler. Kastımızsa her iki rolün de hakkını gerektiği ölçüde verebilme kaygısına vurgu yapmak. Ev işleri ve ailesi ya da çalışma hayatı ve ailesi arasında denge kuramayan kadın, orta yolu nasıl bulacak peki? İnci Yeşilyurt, burada kadının kaliteli zaman tanzimi ve üretkenliği üzerinde duruyor. Yani ister 10 saatlik bir iş mesaisi olsun isterse çalışmasın, bir kadının tüm bu problemlerin üstesinden gelmesi hem kendi hem de eşinin elinde. Zira kadının rolünü biraz da eşi belirliyor. Öncelikle günlük, aylık ve yıllık planlar yapılarak bir takvim hazırlanabilir. Burada yazar Mehmet Paksu&#8217;nun kendi ailesinde uyguladığı &#8216;Beş S&#8217; formülüne bakmakta fayda var. Zira o, &#8216;Sofra, Sayfa, Seccade, Seyahat ve Sevgi Birliği&#8217; olarak açılımını yaptığı formül ile ailesinin huzurunu sağlıyor. Paksu, aile bireylerinin toplandığı &#8216;sofra&#8217; birliğinde, problemlerin daha çabuk çözüme kavuştuğu kanaatinde. Yuvayı çevreleyen mutluluk zincirinin ikinci halkası &#8216;sayfa&#8217; birliği. Aynı odada uygulanan kitap okuma saatinin çok önemli olduğunu ifade eden yazara göre her bireyin okuduğu bilgileri paylaşması, bu birliğin en önemli amacı. Dinî yaşamda ayrılıklar olduğu zaman ailede problemler ortaya çıkabileceğine dikkat çeken Paksu, &#8216;seccade&#8217; birliğini de olmazsa olmaz kabul ediyor. Dördüncü S olan seyahat, aileyi sosyal yaşama katan önemli bir diğer unsur. Çünkü buradaki amaç, aileden biri tek başına nereye gidiyorsa mümkünse hep birlikte ona eşlik etmek. Bu şekilde ebeveyn çocuklarının gittiği yerlerden haberdar oluyor ve aile bireylerinin karıştığı sosyal ortam yerinde görülüyor. Mehmet Paksu&#8217;ya göre, ilk dört S yerine getirildiğinde, ana halka olan &#8216;sevgi&#8217; birliği de kendiliğinden kuruluyor.</p>
<p>Zeynep Haşlak-Yeni Bahar Dergisi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cocukaile.net/evin-annesi-toplumun-aynasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kocaya Annelik Etmek (Evlilik Okulu 13.Ders)</title>
		<link>http://www.cocukaile.net/kocaya-annelik-etmek-evlilik-okulu-13-ders/</link>
		<comments>http://www.cocukaile.net/kocaya-annelik-etmek-evlilik-okulu-13-ders/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 May 2012 07:52:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>semamarasli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sema Maraşlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cocukaile.net/?p=4193</guid>
		<description><![CDATA[Nerde kaldın? O arkadaşınla konuşma! Onu hiç gözüm tutmadı. Neden bunu aldın? Para harcamayı bilmiyorsun&#8230; Çok ayıp oldu, orada onu söylemen, ben utandım! O bardağı oraya koymayacaktık. Üşütürsün üzerini kalın giy. Hani o çorabı oraya atmayacaktın, kaç kez konuştuk. Bunu mutlaka yemelisin, çok faydalı. Yemeğin tuzu az; çünkü sana dokunuyor, biliyorsun, sakın tuz atma. Faturaları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/foto-sema-332-120x15042.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4194" title="foto-sema-332-120x1504" src="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/foto-sema-332-120x15042.jpg" alt="" width="120" height="150" /></a></p>
<p>Nerde kaldın?</p>
<p>O arkadaşınla konuşma! Onu hiç gözüm tutmadı.</p>
<p>Neden bunu aldın? Para harcamayı bilmiyorsun&#8230;</p>
<p>Çok ayıp oldu, orada onu söylemen, ben utandım!</p>
<p>O bardağı oraya koymayacaktık.</p>
<p>Üşütürsün üzerini kalın giy.</p>
<p>Hani o çorabı oraya atmayacaktın, kaç kez konuştuk.</p>
<p>Bunu mutlaka yemelisin, çok faydalı.</p>
<p>Yemeğin tuzu az; çünkü sana dokunuyor, biliyorsun, sakın tuz atma.</p>
<p>Faturaları yatırdın mı?</p>
<p>Erken uyu, ne oturuyorsun ki, sabah işe gideceksin&#8230;</p>
<p>Yukarıdaki cümleleri sizce kim kime söylemiş olabilir? Anne çocuğuna- kadın kocasına- koca karısana? İlk akla gelen anne çocuğuna söylemiş olabilir. Fakat bu cümleleri kadınlar sadece çocuklarına değil; kocalarına da sürekli kullanıyorlar. Bu cümlelerin erkek üzerinde etkisi nedir? Karı koca ilişkisini nasıl etkiler?</p>
<p>Anneler günü münasebeti ile geçen haftadan beri anneliğin kıymeti üzerine konuşuluyor, yazılıp, çiziliyor. Annelik kadında kuvvetli bir yaratılış kodlamasıdır. Annelik; sevmek, beslemek, büyütmek, korumak, terbiye etmek&#8230;gibi pek çok güzel hasletleri barındırır. Kadının anne olması için illa çocuk doğurması gerekmez; kız çocuklarında bile görürsünüz annelik hallerini. Oyunları hep evcilik üzerine kurulur, oyuncak bebeklere annelik ederler.</p>
<p>Annelik güzeldir çocuğunuza yaptığınızda. Fakat biz kadınlar kendimizi anneliğe öyle bir kaptırıyoruz ki sevdiklerimize annelik yapmaya çalışıyoruz. En çok da eşlerimize.</p>
<p><strong>Kadın erkeğe hem eş, hem anne olamaz. Hiçbir erkek kendine annelik eden bir eşi, sevgili gibi göremez.</strong></p>
<p>Kadın bu annelik rolünü genellikle iki şekilde yapıyor. <strong>Ya fazlaca anaç bir tavırla yapıyor</strong>: Erkeği üzüntülerden ve hastalıklardan korumak için sürekli ilgilenerek, &#8220;aman bir emri olursa&#8221; diye etrafında pervane olarak ya da onun alması gereken sorumlulukları alarak. Fakat bu üçü de evliliği olumsuz etkiliyor. Bir kadının kocasına hizmet etmesi güzeldir, sevaptır fakat dozunda ve ayarında. Kadın kendine de naz payı bırakmalı.</p>
<p>Kadın eşinin nelerden memnun olup nelerden memnun olmadığını gözlemlemeli onu memnun etmek istiyorsa. Yoksa annesinden gördüğünden ya da kendi kafasında oturttuğu doğrulardan yola çıkarak davranırsa hayal kırıklığına uğrayabilir. Mesela erkek kendi sağlığına dikkat etmiyorsa, kadının erkeği zorlaması tatsızlığa yol açar. Hiç bir yiyecek stres kadar insana zarar vermez. Kocayı koruyayım derken, sinirlerini bozup sağlığının bozulmasına sebep olunuyorsa yanlış yolda olma ihtimali yüksektir, yolu değiştirmek gerekir.</p>
<p>Her şeyin fazlası zarardır. Erkeğe hizmet edeceğim diye bunu erkeğin başında pişerek yapmamak gerek. Nefes almasına izin vererek ve onun isteklerini de dikkate alarak davranmak gerek. Erkek kendisi için saçını süpürge edecek bir kadın değil, kendisi için süslenip saçını savuracak bir kadın görmek ister. Bu yüzden kadın; yemek ve ev işlerini abartmamalı, dinlenmeye ve kendine bakmaya zaman ayırmalı. Erkeklerin çoğu akşam çok iş yapmış yorgun ve asık yüzlü bir kadın görmektense; az iş yapmış fakat güler yüzlü bir kadın görmeyi tercih eder.</p>
<p><strong>Bazı kadınlar da kocasına annelik etmeyi onu terbiye etmeye çalışarak ya da hükmederek yapmaya çalışır.</strong> O zaman kadın kocasına annelik ederken sözü dinlenmediğinde aynen çocuklarına yaptığı gibi; asık yüz, emredici ya da küçümseyici bir ses tonu kullanmaya başlar, sözü daha etkili olsun diye.</p>
<p>Oysa kim olursa olsun, karşımızdakine küçümseyici ses tonuyla sürekli olarak neyi yapıp neyi yapmaması gerektiğini söylüyorsak, aramıza buz duvarları örüyoruz demektir.</p>
<p>Kadının kocasına &#8220;ne kalın kafalısın, hâlâ öğrenmedin mi, elli kez söyledim?&#8221; anlamına gelecek şekilde sürekli bir şeyler hatırlatması, yanlış yaptığında küçümseyici bakış fırlatması, erkek üzerinde pek iyi etki bırakmaz.</p>
<p>Bir dergide okumuştum, bir araştırma sonucu: &#8220;Kadının yüzü asıldığında erkeğin aklına ilk annesi geliyormuş.&#8221; Çünkü bütün çocukluğu ve gençliği boyunca ona kızan, yüzünü asan, terbiye etmeye çalışan kadın &#8220;annesidir.&#8221; Asık yüz ve hesap soran kadın doğruca anneyi çağrıştırıyor. Kadın böyle bir annelik rolüne girdiğinde erkeğin gözünde bütün çekiciliğini kaybediyor, karısı isterse dünyanın en güzel kadını olsun.</p>
<p>Kadın kocasına annelik yapmaya çalıştığında, erkek de ergenlik dönemlerine dönebiliyor. Ya küsüyor ya da asi bir genç gibi davranarak bağırıp çağırıp, kırıp döküyor. Kadının annelik yapması ne kadar yanlışsa erkeğin de kadının yanlışı karşısında ergenlik tavırlarına girmesi de bir o kadar yanlış. Kadının hatalı davranışları karşısında erkeğin evin kavvamı, idarecisi olarak daha olgun ve yapıcı davranması gerekir. Nasıl davranırsam karıma işin doğrusu güzellikle anlatabilirim diye düşünüp, çözüm üretmesi lazım.</p>
<p>Kadının hatası olduğunda erkeğin &#8220;Kötüsün işte, kötüsün; kötü kız, kötü kız, kötü olduğunu kabul et&#8221; tavırları içinde oğlan çocuğu gibi davranması evin idarecisine yakışmaz. İyi bir idareci şefkati ve otoriteyi birlikte kullanabilendir.</p>
<p>Kadınların en büyük şikayeti: &#8220;Ben iyiysem, güler yüzlü isem, eşim iyi oluyor; ben kötüyse canım sıkkınsa eşim benden daha kötü oluyor.&#8221; Kadına güler yüz yakışır, neşe yakışır; fakat sonuçta insan her daim aynı hal üzere olamaz. Canının sıkıldığı, keyifsiz olduğu günler olur. O zaman da erkeğin eşi ile ilgilenmesi, nazını çekmesi, idare etmesi gerekir. Evlilikte güzel bir iletişim çok önemli ve kadına da büyük bir pay düşüyor. Fakat erkek de pasif konumda değil elbette. O da iletişimde etkin olmaya çalışmalı.</p>
<p>Kadın kocasında hoşuna gitmeyen bir davranış gördüğünde, bunu annelik tavırlarına girmeden söylemeli; erkek de karısında hoşuna gitmeyen bir davranış olduğunda bunu hakaret ederek ya da küçümseyerek değil, sebep ve sonuçlarını izah ederek anlatmalı ve nasıl davranırsa daha çok hoşuna gideceğini söylemeli.</p>
<p>İki taraf için de olumsuz bir şey olduğunda &#8220;sen böyle söylediğinde ben kendimi şöyle hissediyorum ve rahatsız oluyorum.&#8221; şeklinde söylenirse ve güzel bir davranış olduğunda mutlaka takdir edilip &#8220;böyle yapman çok hoşuma gidiyor, teşekkür ederim&#8221; şeklinde olursa iyi bir iletişimin kapısı açılır. Takdir ve teşekkür gönül kapılarının anahtarıdır; kilitleri açar, sevgiyi besler büyütür.</p>
<p>Sema Maraşlı- Haber 7</p>
<p><a href="mailto:semamarasli@gmail.com">semamarasli@gmail.com</a></p>
<p>Not: Gelin- Kayınvalide kitabını tamamlamak için yine haber 7 ye ayrı, siteye ayrı yazmak zaman alacağı için evlilik okulu dersimizi yazıp yazı günüm olduğu için sabah Haber 7 ye gönderdim. Şimdi de sitemizde &#8220;Evlilik Okulu&#8221; dersi olarak yayınladık.</p>
<p>          <strong>Ödev</strong></p>
<p>Kadınlara: Eşinizle konuşurken bütün annelik cümlelerini dilinizden temizleyin. Emreden, yargılayan, hesap soran tavırlara asla girmeyin. Asık yüz, söylemeye gerek yok herhalde; zaten olmaması gerek. Allah rızası için güler yüzlü olun. Her daim sadaka sevabı alın.</p>
<p>Erkeklere: Eşinizle sorunlar olduğunda çözüm odaklı düşünün. Kızgınlığa kapılmayın. Kadın kırılganlığını düşünerek konuşun. Eşinize hayırlı eş olmaya çalışın ki ümmetin hayırlıları olun. Tebessüm kadar otoriteye yakışan bir şey yoktur. Yüzünüz gülsün.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cocukaile.net/kocaya-annelik-etmek-evlilik-okulu-13-ders/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>128</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlköğretim öğrencileri düzenli TV izliyor</title>
		<link>http://www.cocukaile.net/ilkogretim-ogrencileri-duzenli-tv-izliyor/</link>
		<comments>http://www.cocukaile.net/ilkogretim-ogrencileri-duzenli-tv-izliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 May 2012 08:09:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tugbaakbeyinan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cocukaile.net/?p=4181</guid>
		<description><![CDATA[Fırat Üniversitesi&#8217;nden Adem Doğan ve Göksel Göker tarafından yapılan araştırmada, ilköğretim çağındaki çocukların yüzde 50&#8242;sinden fazlasının 5 saate kadar tv izlediği ortaya çıktı.Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyeleri Adem Doğan ile Göksel Göker tarafından Elazığ&#8217;da 480 ilköğretim öğrencisi arasında yapılan &#8216;Tematik Televizyon ve Çocuk: İlköğretim Öğrencilerinin Televizyon İzleme Araştırmaları&#8217; isimli çalışmada önemli bulgular yer aldı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/tv-seyreden-çocuklar1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4190" title="tv seyreden çocuklar" src="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/tv-seyreden-çocuklar1.jpg" alt="" width="200" height="152" /></a>Fırat Üniversitesi&#8217;nden Adem Doğan ve Göksel Göker tarafından yapılan araştırmada, ilköğretim çağındaki çocukların yüzde 50&#8242;sinden fazlasının 5 saate kadar tv izlediği ortaya çıktı.Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyeleri Adem Doğan ile Göksel Göker tarafından Elazığ&#8217;da 480 ilköğretim öğrencisi arasında yapılan &#8216;Tematik Televizyon ve Çocuk: İlköğretim Öğrencilerinin Televizyon İzleme Araştırmaları&#8217; isimli çalışmada önemli bulgular yer aldı. Televizyon ile çocuk arasındaki ilişkiyi somut verilerle ortaya çıkarmak ve televizyon izleme alışkanlıklarını ortaya koymak amacıyla yapılan araştırma, ilköğretim çağındaki çocukların televizyonla kurduğu bağın anlaşılmasına yardımcı olarak ebeveynler ile televizyon yöneticilerine, daha sorumlu davranmaya yöneltecek veriler sundu. 3 ila 6. sınıf arasındaki öğrencilere 20 sorunun yöneltildiği çalışmada, öğrencilerin yaklaşık yarısının günde 1 saat televizyon takip ettiği, diğer yüzde 50&#8242;sinde de bu sürenin 5 saate kadar çıktığı saptandı.</p>
<p>Araştırmaya göre, okul çocuklarının yüzde 21&#8242;i 1 saat, yüzde 29&#8242;u 2 saat, yüzde 14&#8242;ü 3 saat televizyon izlerken, yüzde 58&#8242;i belirli programları düzenli olarak takip ediyor. İlköğretim öğrencilerinin yüzde 21&#8242;i sabah 07.00 ile 10.00 saatlerini tercih ederken, yine yüzde 21&#8242;i 17.00 ile 20.00 arasındaki programları takip ediyor. Araştırmanın sonuçlarının en dikkat çeken noktası ise öğrencilerin yüzde 27&#8242;sinin 20.00 ile 22.00 saatleri arasındaki yayınları seyrettiğini ortaya çıkarması. Bu saat dilimi dizi film, magazin, reality şovlar, eğlence ve yarışma gibi çocukların algılama düzeyinin üzerinde yayınların yer aldığı bir kuşak olarak biliniyor. Verilere göre birçok öğrenci, televizyonda ailesinden birinin yönlendirmesi olmadan kendi tercihini kendisi yapıyor.</p>
<p>Araştırma sonuçlarına göre öğrencilerin televizyon izlemek yerine ailelerinden en büyük beklentisi ise derslerine yardımcı olmaları. Aile içi iletişim ve kitap okuma gibi aktiviteler de ailelerden istenen en büyük beklentiler arasında.</p>
<p>haberin devamı için tıklayınız;</p>
<p><a href="http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=1287306&amp;title=ilkogretim-ogrencileri-duzenli-tv-izliyor">http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=1287306&amp;title=ilkogretim-ogrencileri-duzenli-tv-izliyor</a></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cocukaile.net/ilkogretim-ogrencileri-duzenli-tv-izliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hastalara Manevi Terapi Dönemi</title>
		<link>http://www.cocukaile.net/hastalara-manevi-terapi-donemi/</link>
		<comments>http://www.cocukaile.net/hastalara-manevi-terapi-donemi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 May 2012 08:09:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>tugbaakbeyinan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cocukaile.net/?p=4185</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye, dünyanın birçok ülkesinde uygulanan ve hastalar üzerinde olumlu sonuçlar veren &#8216;Destek Tedavi Merkezi&#8217; projesi için ilk adımı attı. Destek üniteleriyle hayatını sürdüren hastalara, dinleri dikkate alınarak manevî destek sağlanacak. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı&#8217;nın pilot il olarak seçtiği Gaziantep&#8217;te uygulanacak proje kapsamında hastalar, helalleşmek istediği tanıdıklarıyla da bir araya getirilecek. Çalışma için ilk etapta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/terapi.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4186" title="terapi" src="http://www.cocukaile.net/wp-content/uploads/2012/05/terapi.jpg" alt="" width="350" height="250" /></a>Türkiye, dünyanın birçok ülkesinde uygulanan ve hastalar üzerinde olumlu sonuçlar veren &#8216;Destek Tedavi Merkezi&#8217; projesi için ilk adımı attı. Destek üniteleriyle hayatını sürdüren hastalara, dinleri dikkate alınarak manevî destek sağlanacak. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı&#8217;nın pilot il olarak seçtiği Gaziantep&#8217;te uygulanacak proje kapsamında hastalar, helalleşmek istediği tanıdıklarıyla da bir araya getirilecek.</p>
<p>Çalışma için ilk etapta 40-50 yataklı bir merkez oluşturacaklarını belirten Gaziantep Sağlık Müdürü Prof. Dr. Metin Karakök, Türkiye&#8217;nin her yerinden müracaat alabileceklerini söyledi. Karakök, &#8220;Yatalak veya alzheimer gibi rahatsızlığı olan hastamız Hıristiyan ise papaz, Musevi ise haham, Müslüman ise Diyanet görevlileri veya gönüllü kuruluşlar aracılığıyla destek vereceğiz. Hastalığı nedeniyle çöken moralleri düzeltilecek. Helallik almalarını sağlayacağız, küsleri barıştıracağız. Dışarıdan gelmek isteyen olursa kapımız herkese açık olacak.&#8221; dedi. Merkezde görev yapacak çalışanların titizlikle seçileceğinin altını çizen Prof. Dr. Karakök, hizmet binasında moralleri bozan her türlü şeyden kaçınılacağını anlattı. Projeyi desteklediklerini ifade eden Gaziantep Müftüsü Prof. Dr. Ali Bakkal, çalışmanın önemli bir ihtiyacı gidereceğini vurguladı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cocukaile.net/hastalara-manevi-terapi-donemi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

