Geçmiş Olsun Çoban Yıldızı



Kitap Sipariş: 0212 612 60 90 Hayat Market

 

Bu kitap çocuklara ruh ve beden sağlığını koruma yollarını anlatan sağlık masallarından oluşuyor. Hayata olumlu bakmayı, sahip olduklarımızın kıymetini bilmeyi, sahip olamadıklarımız içinse üzülmek yerine ne yapabileceğimizin yollarını gösteriyor.

 

Kitapta hem hastalıklarla baş etme yöntemleri, hem de sağlımızı korumak için yapmamız gerekenler var. Açıkta kalmış yiyeceklere bulaşan mikropları, terliyken soğuk su içmenin ve sebze yemekleri yerine abur cubur şeyler yemenin zararları, diş fırçalamanın önemi gibi konuları masal kahramanları çocuklara öğretiyor.

 

İki yıl önce, oğlum altı yaşındayken, ciddi bir rahatsızlıkla birlikte önemli bir ameliyat geçirdi. Oğlumun ameliyatından sonra, aralıklı olarak iki ay kadar hastanede kaldık. Oğlum hastalıktan dolayı ümitsizliğe kapılmasın, her şeye rağmen hayata olumlu baksın diye hastanede sıkıldıkça, ona moral verecek masallar anlatmaya başladım. Kan alınırken korkuyordu. Ona dikkatimizi başka tarafa yönlendirirsek ağrıyı azaltabileceğimizi hatta hiç duymayabileceğimizi öğrettim. İğne yapılırken, kan alınırken o elini uzatıyor, ben masala başlıyordum. Doktorlar giderken iğne yapılıp gidildiğini fark ediyordu.

 

Masallar hastanede oğluma gerçekten büyük bir moral oldu. Odadaki diğer çocuklara da anlatıyordum onlarda zevkle dinliyorlardı. Benden masal istiyorlardı. Bu arada zor hastalıklarla mücadele eden hasta çocukları gözlemleme imkanım oldu. Ailelerin umutsuzluğu, çocukların sıkıntı içinde yatakta dönüp durmaları beni üzdü. Ailelerin çoğu çocuğunu yalanla oyalıyordu. “Bak bu son iğne, bu da yapılsın çıkacağız, akşam baban gelsin gideceğiz. Umutla akşamın beklenmesi, ardından hayal kırıklığı ve güvensizlik dolu bakışlar.

 

Oğlumla iğne sırasında oynadığımız oyunları, diğer çocuklardan gözlemlediklerimi de masallarla anlattım bu kitapta.

 

Hastaneye neredeyse her gün, çamaşır suyu veya tuz ruhu içmiş çocuklar geliyordu. Pazarlarda da satılan bu temizlik maddeleri, su şiş

 

elerine konduğu için çocuklar bilmeden içiyorlardı. Çoğu da gittikleri misafirliklerde, mutfakta tezgahın üzerinden alıp içmişler. Çamaşır suyunu, su tuz ruhunu meyve suyu niyetine. Sonrasında aylarca süren ağır tedaviler.

 

Engelli olduğu için, okulda kendine gülen çocuklar yüzünden eğitiminden vazgeçen bir çocuk vardı. Ben onu gerçek dünyadan aldım, o çocuk hayal dünyasında, topal bir karınca ile arkadaş oldu. Her şeye rağmen hayata sıkı sıkı sarılıp, başkalarına aldırış etmeden mutluluğun elinden tutmak gerektiğini, ona topal karınca arkadaşı öğretti. Ayrıca engelli insanlara nasıl davranmamız gerektiğini de çocuklara masallar anlatıyor.

 

Ben masalların gücüne çok inanırım. Bu kitap çocuklarımıza faydalı olacak okunması gerekli bir kitap.

 

Çocuklar bu kitaptaki masalları okumaya, resimlerine bakmaya doyamayacaklar.

 

Hem eğlenceli hem öğretici olan bu kitabı, çocuklarınızın okumasını tavsiye ediyorum.

Yayınevi: Çilek Yayınları

 

İÇİNDEKİLER

 

ÇOBAN YILDIZI

 

UYKUSUNU ARAYAN ÇOCUK

 

SİNCABIN OYUNU

 

CANOĞLANIN HAZİNESİ

 

HASRET

 

PRENSİN HATASI

 

ÇITI PITI HANIM

 

CAMBAZ

 

SAĞLIK ÜLKESİ

 

MIZMIZ AHTAPOT

 

GÜLENAY

 

LAMBİDİK LEYLEK

 

SÜTLAÇ İLE PEKMEZ

 

HAYAL KUŞU

 

NEŞE DOKTORU

 

SİNCABIN OYUNU

 

Büyük ve güzel bir ormanda pek çok hayvan yaşarmış. Bu ormanda yaşayan sincap ailesinin ikisi kız, üç çocukları varmış. Çocukların en küçüğü olan erkek sincabın son zamanlarda geceleri başı ağrımaya başlamış. Uyurken elini başına götürüp “Başım, başım!” diye inliyormuş. Bir gece yavru sincabın başı yine ağrımış. Sabah olunca anne sincap yavrusunu orman hastanesine götürmüş. Doktor fil, yavru sincabı uzun uzun muayene etmiş. Sonra anne sincaba:

 

“Yavru sincabın başından ameliyat olması gerekiyor,” demiş.

 

Hemen ameliyathane hazırlanmış. Yavru sincabı uyku tohumu yedirerek uyutmuşlar. Doktor fil ameliyatı yapmış, başka bir doktor fil de ona yardım etmiş. Ameliyat başarılı geçmiş. Daha sonra yavru sincabı hastanede kalacağı odaya getirmişler.

 

Yavru sincap ameliyattan sonra gözlerini açtığında, başında hemşire leylek hanımı görmüş. Leylek hanım:

 

-Geçmiş olsun, demiş.

 

Yavru sincabın konuşacak hâli yokmuş. Gözlerini kapatıp derin bir uykuya dalmış. Uzun bir süre uyumuş. Uyandığında kendini daha iyi hissediyormuş. Annesi başucunda oturuyormuş. Yavru sincap eliyle başına dokunduğunda, başının kocaman otlarla sıkı sıkı sarıldığını fark etmiş. Etrafına bakmış. Yanındaki yatakta bir tavşan onun yanındaki yatakta da bir yavru ceylan yatıyormuş. Yavru sincap, onlara “Geçmiş olsun” deyip kendini tanıtmış. Az sonra doktor fil gelmiş.

 

-Bir süre hastanede kalmanız gerekiyor, demiş. Her gün bir kere sizden kan alıp tahlil yapacağız.

 

Yavru sincap:

 

-Kan mı alınacak! Ama ben iğneden korkarım, demiş.

 

Doktor fil:

 

-Senin iyiliğin için yapmamız gerekiyor, diyerek ona durumu açıklamış.

 

Sonra hemşire leylek hanım, anne sincabın yardımıyla yavru sincaptan kan almış. Yavru sincap bas bas bağırıp hastaneyi ayağa kaldırmış.

 

Yavru sincap:

 

-Anne elim çok acıyor, demiş ağlayarak.

 

Anne sincap yavrusunun gözyaşlarını silmiş.

 

-İstersen iğnenin acısını duymayabilirsin, demiş.

 

Yavru sincabın güzel gözlerinde şaşkınlık ifadesi belirmiş.

 

-Ama nasıl olur? diye annesine sormuş.

 

Annesi anlatmış.

 

-Hani oyun oynarken acıktığında saatlerce farkına varmıyorsun ya onun gibi.

 

Yavru sincap:

 

-Ne alakası var? demiş.

 

Annesi açıklamış.

 

-Mideni düşünürsen acıktığını hissedersin. Yuvamızda otururken sık sık acıkmana rağmen, oyun oynarken mideni düşünmediğin için acıktığını anlamıyorsun. Bunun gibi iğneyi düşünürsen, onun vereceği hafif acıyı, çok fazla artırmış olursun. Hissettiğin acı, iğnenin değil, aslında korkunun verdiği acıdır.

 

Yavru sincap itiraz etmiş.

 

-Sadece korkunun verdiği acı değil anneciğim, iğnenin battığı yer çok acıyor.

 

Annesi ona hak vermiş.

 

-Acıyor çünkü korktuğun için elini çekmeye çalıştın. Bir tek yere batması gereken iğne elini hareket ettirdiğin için bir kaç yere battı.

 

Yavru sincap:

 

-Peki ne yapmam gerekiyor anneciğim? diye sormuş.

 

Annesi bir teklif yapmış ona.

 

-Çocuklar oyun oynarken her şeyi unuturlar. O zaman bizde seninle iğne yapılırken oyun oynayalım mı?

 

Yavru sincap üzgün üzgün,

 

-Ama oynamak için yerimden kalkamam ki, demiş.

 

Annesi:

 

-Yattığın yerde oynayacağız zaten, demiş.

 

Yavru sincap:

 

-Nasıl olacak o? diye sormuş.

 

Annesi anlatmış.

 

-Doktorlar iğne yapmaya geldiklerinde sen elini onlara uzatacaksın. Biz seninle hemen oyun oynamaya başlayacağız. Eline ve iğneye bakmayacaksın. İğnenin batıp batmayacağını düşünmeyeceksin. O zaman iğnenin acısını belki bir sivrisinek sokması kadar ancak hissedeceksin. Belki de battığını bile anlamayacaksın.

 

Yavru sincap merakla sormuş:

 

-Hangi oyunu oynayacağız anneciğim?

 

Annesi:

 

-Senin hayali bir fabrikan olsun, orada her gün farklı bir şeyler yap, demiş.

 

Yavru sincabın bu fikir hoşuna gitmiş.

 

-Tamam, demiş.

 

Annesi:

 

-Leylek hemşire yarın kan almaya geldiğinde biz de oyuna başlarız, demiş.

 

Ertesi gün hemşire kan almak için gelince sincap elini ona uzatmış. Sonra annesine dönmüş oyununu oynamaya başlamış.

 

-Benim bir fabrikam var. Bugün fabrikamda kaplumbağalar için faydalı bir icat yapacağım. Onlara kaykay yapacağım. Kaykaylarına binip istedikleri hızda gidebilirler. Ormanın içinde kaykaylarıyla dolaşan kaplumbağalar ne kadar tatlı olur. Şimdi gözlerimizi kapatıp kaplumbağaları hayal edelim, demiş.

 

Yavru sincap gözlerini kapatmış. Hayal penceresinden ormanda son hızla dolaşan kaplumbağaları gülümseyerek seyretmiş. Annesi de ona katılmış.

 

Yavru sincap:

 

-Kim bilir tavşanlar ne kadar kıskanacak. Artık kaplumbağaları küçümseyemeyecekler, demiş.

 

O hayal dünyasındayken leylek hemşire işini bitirmiş. Sincap gerçektende iğnenin acısını çok hafif hissetmiş. O sırada da kaykay yapan kaplumbağaları hayal ettiği için iğnenin acısını umursamamış bile.

 

Bu oyun çok hoşuna gitmiş. Ne zaman leylek hemşire kan almak için gelse, başını diğer tarafa çevirip oyuna başlıyormuş. Hayal fabrikasında her iğne zamanı farklı farklı icatlar yapmış.

 

Karıncalar için onların ezilmesini önleyecek hafif ama dayanıklı şemsiyeler; farelere kedilerin elinden kurtulmaları için uçmalarını sağlayacak kanatlar; eşeklere yüzebilmeleri için yüzme ayakkabısı yapmış. Kargalar için şarkı söylerken seslerini bülbül sesi gibi güzel çıkaracak mikrofonlar icat etmiş. Filler için çekirdek kırma makinesi, aslanlar için et tadında otlar üreten bir fabrika bile kurmuş.

 

Yavru sincap, diğer hastalara da bu oyunu öğretmiş. Her hasta, kendi durumuna göre farklı oyunlar üretmiş. Yanında yatan tavşanın yiyecekleri tuzsuz ve yağsız olmak zorundaymış. Bu yiyeceklerden bıkan tavşan için çeşitli oyunlar geliştirmişler. Yiyeceklerin tadı iyi olmadığı için görüntüsünü çok güzel süslemişler. Tavşanın yemeğini, domatesten ağzı, maydanozdan bıyığı, havuçtan şapkası, pırasadan saçı olan sebze adam yapıyorlarmış. Bazen de yemeği ev, ağaç gibi farklı şekillerle süslüyorlarmış. Tavşan yemeğini oyun oynayarak yediği için artık söylenmiyormuş.

 

Her gün süt içmesi gereken ceylan için de bir oyun geliştirmişler. Her içtiği süte hayallerinden bir şey katmaya başlamışlar. Süte bazen muz, bazen çilek, bazen kakao katıyorlarmış. Ceylanın süt içmesini bir yarışmanın ödülü haline getirmişler. O sütü içmek isteyen bir sürü hayvan heyecanla süt içmeyi beklerken kazanan yavru ceylan oluyormuş. O özel sütü içmeyi sadece ceylan hak ediyor, diğer hayvanlar imrenerek ona bakıyorlarmış. Süt içmekten bıkan yavru ceylan da her gün içtiği aynı sütü sanki farklı ve özel bir sütmüş gibi heyecanla içmeye başlamış.

 

Sincap bazen annesiyle bazen arkadaşlarıyla hastaneden çıkana kadar bu oyunlara devam etmiş. Hastanedeki zamanını böylece güzel geçirmiş. İyileşmiş ve hayatının sonuna kadar sağlıklı ve mutlu yaşamış…

 

 

CAMBAZ

 

Cambaz adında akıllı, sevimli, neşeli bir çocuk varmış. Cambaz tam bir cambaz gibi hareketli, ip üstünde bile yürüyebilen, kıpır kıpır bir çocukmuş. Onun tırmanamadığı yer yokmuş, düz duvarda bile yürürmüş. Ağaçların tepesinde gezermiş. Ona bütün çocuklar hayranmış.

Cambaz küçüklüğünden beri zamanının çoğunu evlerinin bahçesinde geçirirmiş. Toprakla oynamayı çok severmiş. Oturur karıncaları izlermiş. Önüne engeller koyduğu karıncaları ne yapacaklar diye takip edermiş. Onların çalışkanlığı, sırtlarındaki yükle koştura koştura yürümeleri çok hoşuna gidermiş. Onlarla o kadar çok vakit geçirmiş ki sonunda karıncalarla arkadaş olmuş. Karıncalar onunla konuşmaya başlamışlar.

 

Cambaz’ın karıncalarla arkadaşlığı onun büyük sırrıymış. Bunu hiç kimseye söylememiş. Sıkıldığı zaman bahçeye çıkar, karıncalarla konuşurmuş. Bir derdi olduğunda bunu karıncalarla paylaşırmış.

 

Cambaz, canı sıkıldığı zaman ağacın gövdesini elleri ve ayaklarıyla bir örümcek gibi kavrar, çabucak tepesine tırmanırmış. Orada şarkılar söylermiş.

 

Bir gün Cambaz ağaca tırmanırken zorlanmış. Zorlanmış ama güç de olsa ağacın en tepesine kadar çıkmış. O günden sonra Cambaz yükseklere tırmanırken hep zorlanmış. Bir eli ve ayağı gücünü kaybetmiş. Ağaca tutunmakta güçlük çekmeye başlamış. Ağacı iyi kavrayamaz olmuş.

 

Cambaz zaman geçtikçe ağaçlara hiç çıkamaz, duvarlara tırmanamaz olmuş. Cambaz yürümekte de zorlanmaya başlayınca ailesi durumu fark etmiş. Hemen onu doktora götürmüşler. Uzun incelemeler sonucu Cambaz’ın vücudunun dengesini sağlayan kısımda bir hastalık oluştuğu ortaya çıkmış.

 

Doktorlar hemen tedaviye başlamışlar ama iyileşip iyileşemeyeceği belli değilmiş. Cambaz, vücudunun bir tarafını rahat kullanamaz olmuş. O taraftaki eli ve ayağı çok güçsüzleşmiş. Yürürken bir yerlere tutunması gerekiyormuş. Tutunmadığı zaman devrilecekmiş gibi vücudu sallanıyormuş.

 

Cambaz hayata küsmüş. Doktor yürümeye ve hareket etmeye devam etmesi gerektiğini söylediği halde yatağından çıkmıyormuş. Yatağının yanındaki pencereden dışarıyı seyrediyormuş. Tepesinde gezindiği o kocaman ağacın dallarına bakıp bakıp ağlıyormuş. Ailesi onun üzüntüsünü gidermek için uğraşıyormuş ama işe yaramıyormuş.

 

Okullar açıldığında Cambaz okula gitmek istememiş. Fakat ailesi gitmesi için zorlamış. Babası koluna girerek onu okula kadar götürüp, sırasına oturtmuş. Cambaz yürürken alay eden olur diye korkusundan bütün gün sırasından kalkmamış. Eve dönme zamanı geldiğinde mecburen ayağa kalkıp yürümeye başlamış. Onun devrilir gibi yürüdüğünü gören çocuklar gülmüşler. Görenler görmeyenlere işaretle onu göstermişler. Arkasından taklidini yapıp alay edenler olmuş. Cambaz ağlayarak eve gelmiş, kendini yatağa zor atmış.

 

-Bir daha asla okula gitmeyeceğim, benimle alay ediyorlar, demiş.

 

Ailesinin bütün yalvarmalarına, ısrar etmelerine aldırış etmemiş. Okula gitmeyi bırakmış, yatağından hiç çıkmaz olmuş.

 

Bir gün yatarken kulağının dibinde fısıltılar duymuş. Gözünü açmış ki karınca dostları onu ziyarete gelmişler.

 

Karıncaların başbakanı:

 

-Senin için pencerenin ahşabını oyup birer ucundan iki küçük delik açmak zorunda kaldık, demiş.

 

Cambaz onları görünce çok sevinmiş. Karıncaların ulaştırma bakanı:

 

-Senin için yolumuzu değiştirdik, artık yolumuz buradan geçecek, demiş.

 

O sırada Cambaz’ın annesi girmiş odaya. Karınca hemen susmuş. Onlar pencerenin kenarından sıra sıra dizilip çıkarken annesi karıncaları fark etmiş.

 

-Bu karıncalar evin içine nasıl girmişler, demiş.

 

Pencerenin kenarına eğilip bakınca delikleri görmüş. Annesi çok şaşırmış.

 

-Pencerenin kenarlarını oymuşlar, delikleri hemen kapatıp ilaçlayayım burayı, demiş.

 

Cambaz:

 

-Anne lütfen yapma. Ben onları seyrederek vakit geçiriyorum, demiş.

 

Annesi onu kırmamış “tamam” demiş. Cambaz pencere kenarına karıncalar için ekmek kırıntıları bırakıyormuş. Onu ziyarete gelen karıncalar yuvalarına elleri boş dönmüyorlarmış. Cambaz’ın annesi odada olmadığı zamanlarda karıncalar Cambaz’la uzun uzun konuşuyorlarmış.

 

Bir gün Cambaz karıncaların içinde düşecekmiş gibi yürüyen bir karınca görmüş. İlk defa görüyormuş o karıncayı. Eğilip dikkatlice bakmış ki karıncanın ayağının birinin olmadığını görmüş. Cambaz o günden sonra en çok o karıncaya dikkat etmiş, onu takibe almış. Bir yürüyüşüne bakıyormuş, bir de taşıdığı yüklere. Karınca aksayan ayağıyla büyük bir gayretle yük taşıyormuş. Hem de diğer karıncalar kadar büyük yiyecek parçalarını götürebiliyormuş.

 

Cambaz ayağı aksayan karıncaya içten içe kızmaya başlamış. Kendisi hayattan bıktığı ve her şeyi bıraktığı halde, karınca hiç bir şeye aldırış etmeden koşturuyormuş. O günden sonra karıncayla uğraşmaya başlamış.

 

Cambaz ne zaman o karınca geçecek olsa yoluna engeller koyuyormuş. Karınca engel görünce vazgeçmiyormuş, yolunu da değiştirmiyormuş. Ya tırmanıp engelin üstünden geçiyormuş ya da engelin etrafından dolanıyormuş. Birkaç kez engele tırmanırken yuvarlanmış, ağzından yiyeceğini düşürmüş. Yine de pes etmemiş. Düştüğü yerden kalkmış, yiyeceğini almış, yeniden tırmanarak engelin üzerinden geçmiş. Bir keresinde engel çok yüksek olduğu için üç kez yuvarlanmış ama vazgeçmemiş ve dördüncüde engeli geçmeyi başarmış.

 

Karıncanın bir ayağı olmamasına rağmen bu gayreti Cambaz’ı çok kızdırıyormuş. Bir gün karıncayı vazgeçirip korkutmak için parmağını onun tam üzerende tutmuş. Cambaz o gün ilk defa konuşmuş onunla.

 

-Bir daha buradan sakın geçme yoksa seni ezerim, demiş.

 

Karınca:

 

-Neden benimle uğraşıyorsun, diye sormuş.

 

Cambaz:

 

-Hiçbir şeyin yokmuş, diğer karıncalar gibi sağlıklıymışsın gibi davrandığın için sana sinir oluyorum, demiş.

 

Karınca:

 

-Neyim var ki benim? diye sormuş.

 

Cambaz:

 

-Benimle dalga mı geçiyorsun? Ayağının biri yok işte, topal karınca, demiş.

 

Karınca:

 

-Hayır gerçekten dalga geçmiyorum, demiş. Ben bu halime öyle alıştım ki ayağımın birinin olmadığını unutuyorum.

 

Cambaz bu cevaba şaşırmış. Biraz düşündükten sonra:

 

-Unutursun tabi, demiş. Senin arkadaşların benim arkadaşlarım gibi seninle alay etmiyorlardır. Haline bakıp gülüp eğlenmiyorlardır.

 

Karınca:

 

-Önce benimle de alay edenler oldu, demiş. Fakat ben onların sözlerine hiç aldırış etmedim. Başkalarının sözleriyle hayatıma yön veremem ki. Sonra onlar kendi hayatını yaşarken ben bir köşede üzülür kalırım. Zamanla herkes alıştı benim bu halime. Bazen ilk defa görenler şaşırıyor ama onlar da beni ilgilendirmiyor.

 

Cambaz:

 

-Ama ben, bana tuhaf bir varlıkmışım gibi bakanları görünce çok üzülüyorum.

 

Karınca:

 

-Sen bu hâlini kabul edememişsin, demiş. Kendini kabul edersen herkes seni kabullenir. Ben böyleyim onlardan biraz farklıyım ama bu beni onların gerisinde bıraktırmaz. Ben de pek çok şeyi başarabilirim demelisin.

 

Cambaz, itiraz etmiş:

 

-Herkes bana baktığı sürece ben hiçbir şey başaramam.

 

Karınca:

 

-Aklın bedenine takılıp kalmasın, demiş. Yapacağın işleri düşün. Ben kendimi yaptığım işe öyle çok veriyorum ki, topal olduğumu gerçekten unutuyorum. Mutluluk bir bacakta değil. Öyle olsa bacağı eksik olmayan herkesin mutlu olması gerekirdi.

 

Cambaz:

 

-Ben unutamam. Unutmak istesem bile her alay eden, eksikliğimi bana yeniden hatırlatır, demiş.

 

Karınca:

 

-Senin vücudundaki eksikliğe bakarak alay edecek birisi önce kendi terbiyesindeki eksikliğe bakmalı bence, demiş. Neden hastalığından utanasın ki. Hastalık hiçbir zaman utanılacak bir şey değildir. Bizim başımıza gelen bir gün herkesin başına gelebilir.

 

Cambaz:

 

-Sence ben okulumu bırakmakla hata mı ettim? diye sormuş.

 

Karınca:

 

-Tabi ki bırakmamalısın, demiş. Başkalarının sözüne bakıp yapacağın hiçbir şeyden vazgeçme. Hele bir de bu, bilgi kaynağı olan okula gitmekse asla vazgeçmemelisin.

 

Karıncayla konuşmak Cambaz’ı rahatlatmış. Ertesi gün okuluna gitmiş. Kimsenin sözlerine de davranışlarına da aldırış etmemiş. Ben böyleyim, böyle de mutlu ve başarılı olabilirim diye kendini olduğu gibi kabul etmiş. Okulun en başarılı öğrencilerinden biri olmuş. Karşılaştığı güçlüklerde hep topal karıncayı hatırlamış, birçok başarı elde etmiş. Hayatı boyunca mutlu mutlu yaşamış.


Bunlar da ilginizi Çekebilir

0 Yorum Yorum Yaz

Yorum Yaz