İşte Bu Bizim Hikayemiz

Uzun bir aradan sonra yazımla yine sizlerle beraberim. Bir önceki yazımı “Mutsuzluktan Mutlu Olmak” başlığı altında kaleme almıştım. Takip edenler hatırlayacaklardır. Yazının başkahramanı kayın validemdi.

Onun sadece beni çok şaşırtan bir yönünden bahsetmiştim. Eşimle birlikte bununla nasıl baş etmeye çalıştığımızı sizinle paylaşmıştım.

Artık çok olumlu bir süreçteyiz. O gün yaşanılan acı olayları bir daha açmamak üzere tamamen kapatıp sünger çektim. O günleri hatırlarken gülümseyebiliyoruz diye yazmıştım. Bu sürece nasıl geldiğimizi bu yazımda bahsedeceğimin sözünü vermiştim.

Söz verdiğim gibi yazıyorum. Düşünüyordum da yaşanılanları bir daha açmamak, sünger çekmek gibi ciddi ve kesin cümleler kullanmışım o günlerde. Şimdi fark ediyorum ki kendime verdiğim bu sözleri çok iyi tutmuşum. Çünkü sizler için yazmaya karar verince bu yaşanılanları hiç unutamam zannederken meğer belleğimin en diplerine gömmüşüm. Bu güne kadar bu sıkıntıları hiç kimseyle paylaşamamışım. O gün verdiğim sözler bana milat olmuş. Burukta olsam mutluyum Allah’a çok şükrediyorum.

Çıktığım bu yolda ilerleme hızım emekleyerek değil de koşarak olduğu için. Okurken içinizden gelen o sesleri duyar gibiyim. Bir önce nasıl bu konuma geldiğimi okumak istiyorsunuz. Başlıyorum…

Sizlerinde tahmin edeceği gibi asla kolay olmadı. Yaşanılanlar her sıkıntıda bir iz bıraktı. Her sıkıntının hakkını verecek kadarda kalbimde ve ruhumda acı yaşadım. Zaman zaman nefes alamadım. Öyle günler oldu ki gözlerimin değil de özümün ve kalbimin ağladığını çooookk hissettim.

Çıkmaz noktalara geldim. Mantığın durduğu, duyguların hissiz kaldığı, düşüncelerimin donduğu ve umutlarımı yitirdiğim günlerimin sayısını şu an ben bile hatırlayamıyorum.

Yazımın bu kısmında bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yaşadığım sıkıntıların bir kısmına şahitlik eden çok sevdiğim bir arkadaşım yıllar sonra bir benzeri sıkıntılarla karşılaşıp çaresiz günlere yelken açtığı zamanlarda kendi deyimiyle “Nagehan’cım, bir gün yine çok sıkıntılıydım. Başımı yine kaldırıp aynaya baktığımda seni gördüm. Gözlerime inanamadım. Aynaya biraz daha dikkatle baktım. Allah’ım acaba hayal mi görüyorum, diye gözlerimi açıyorum kapatıyorum gördüğüm yine senin yüzün. Hemen uzaklaşıp sakinleşmeye çalıştım.”

Bu durumu benimle paylaştığında hissettiğim duygunun adını hala bilmiyorum.

Evet! Gelelim esas konuya. Tabii ki yaşadığım olayları bire bir sizlerle paylaşmam doğru olmaz. Bunun ne bana faydası olacaktır, ne de sizlere. Zaten burada önem arz eden, mesaj vermeye çalıştığım nokta benim bu sıkıntıları yaşarken onlara bakış açım. Duruşum, olaylara verdiğim tepkiler ve hissettiğim duyguların adı.

Burada ki en önemli bir kısmı da es geçmeyelim. Sıkıntılar karşısında ki gayretimin bana getirişinin neler olduğunu eklemek gerekir. Taaa başa döndüğümde görebildiğim en baş faktör farkındalık duygusu.

Şimdilerde bir kez daha bunun ne kadar önemli olduğunu tecrübelerime dayanarak rahatlıkla söyleyebilirim. O yıllarda farkındalık duygusunun açılımının önemini bugünkü kadar bilincinde değildim.

Henüz yirmi yaşında sevgi de sınır tanımayan bir o kadarda otorite ve kurallarla bezenmiş İslami bakış açısı ve şuuruyla yetiştirilmiş. Allah’tan korkmanın önemi kadar Allah’ın rızanın ve sevgisinin en ön planda tutulması gerekliliğiyle büyütülmüş gencecik bir insan.

Hiç tanımadığı, hayatında hiç görmediği bir şehre gelin gidiyor. Çevresindeki herkes yabancı, tanıdık tek yüz bile yok. Rabbim o zaman gücünü veriyor. Şu anda düşünüyorum da içim acıyor. Bu durumu yaşayan birçok genç kız gibi bende o dönem aldığım birçok öğütle hayatımın en zorlu sürecine adım atıyordum.

Bana göre dünya üzerinde yürütülmesi en zor kurum evlilik kurumu. Neden mi? Birçok kuralı, istikrarı, inişli çıkışlı duygu karmaşası, idare yelpazesi en genişinden gerektiren, fedakârlık, hoşgörü, hatırlayamadığım daha birçok özveriyi içinde barındıran bir kurum.

Evet, girmesine girdik bu sürece ama evlilik hakkında bilgilerim çok kısıtlı. Hep savunduğum ve zorunlu hale getirilmesini çok istediğim evlilik okulları.

Toplumumuzda bunun eksikliğini yaşadık ve gördük. Şu dönemde görmeye devam ediyoruz. Bu konuya ciddi anlamda bir eğilim gösterilmezse bizden sonraki nesillerde bu konuda eksik kalacaklar. Bu konu benim için çok hassas olduğundan dolayı fikirlerimi yazmadan geçemedim.

Öğütler demişim. Onları da paylaşmak isterim. Annelerimizin ve babalarımız öğütleri birçoğumuza söylediği gibi şöyle cümlelerle başlar: “Kızım. Dört ata dördü de hak. Aman çocuğum iki elim mahşer günü yakanda olur, eğer onları incitirsen.”diye başlayan klasik öğütler.

Burada öncelik benliğin değil karşındaki büyüklerinin bir bakış açısı empozesi silsilesi şeklinde olmuştu benim için. Belki hepimize çok tanıdık gelecektir diye düşünüyorum. Tabi ki bu öğütleri hiçbir zaman kulak ardı etmedim. Dikkate aldım. Her daim önemsedim. Fakat benim için bir adım önde olan hep teyzemin sözü olmuştur hayatımda. Aynen paylaşıyorum: “Kızım. Sen her şeyi biliyorum, diye sakın atlama. Bir adım geride kal. Bilmiyorum demesini de öğren.”demişti.

Teyzemin o zamanlar tam olarak ne demek istediğini anlamamıştım. Hatta kendi, kendime teyzemin dediğini yaparsam “Bu gelinde hiçbir şey bilmiyor demezler miydin?” Allah’tan bunu sadece düşündüm. Teyzemin öğüdünü bir kenara koymadım. Hatta kulağıma hep küpe oldu.

Bu öğüdün bana ne kadar çok faydası olduğunu ah bir bilseniz. Nasıl mı?

Düşünsenize. Şimdi geleneklerini, evlerinin düzenini bilmediğin, neleri sevip sevmedikleri konusunda hiçbir fikrinizin olmadığı bir ortamdasınız.

Sudan çıkmış bir balık gibi diyelim ki biliyorum dedim. Birçok şeye atladım. Sonucu ya iyi olur sorun yok, ya kötü olur aksilikler zinciri hiç peşinizi bırakmaz. Sizde yaşamışsınızdır. Bu durumlarda genel olarak böyle olur.

Belki karşınızdaki anlayışla karşılayacaktır ama ya karşılamazsa. O durumda hissettikleriniz ve pozisyonunuz sizi çok rencide edebilir ve yıpratabilir.

Peki, öğüdü tutmanın nasıl faydasını gördüm? Buradaki faktör izle, bekle, tanı, durumu belli bir süre bilmiyorum diyerek bir adım geri kalınca zaman kazanıyorsunuz. Benim yaklaşık beş yıl sürmüştü. Bu süre benim için yeterli olmuştu. Bu süre uzatılana bilir. Bu zamanı çok iyi değerlendirip bol bol gözlem yaptım.

Biliyorum. Dediğim bu sürede birçok şeyin getirisini ve götürüsünü tahlil edebildim.

Ömrümün sonuna kadar bire bir muhatap olacağım kişileri buna (eşimde dâhil) hepsinin tepkilerini ve birçok yanlarını tanıma süresi kazandım. Daha az yanlış yaptım. Rencide olmadım. (O dönemde bu duyguyu yaşamak ilerde insanda unutamayacağı psikolojik sorunlara yol açtığını çevremizdeki insanlardan gözlemleyebiliriz).

Kısacası bu öğüt çok işime yaradı. Rabbim sana rahmet nazarıyla baksın nurlar içinde ol canım teyzem. Seni çok özledim. İyi ki de bana bu öğüdü vermişsin. Evlilik yolculuğuna çıktığım ilk zamanlarda cebimde ki bu bilgi özgüvenimi arttırdı. Şimdi önüme çıkan zorlulara karşı donanımlıyım.

Bu duygularla daha metanetliyim, daha çok sakinlik içindeyim. Önüme çıkacak sıkıntılara karşı kalkanlarım var.

Gelelim birçok evli çiftin yaptığı hataya. Bir sorun olduğu zaman küsmek. Bende ilk zamanlar bu hatayı yapmıştım. Karşılıklı egoların tavan yaptığı bir bazen de bu küslük evresi abartılarak ikili arasından çıkıp tüm aile fertlerinin de dâhil olduğu dejenerelere bir bölüme geçer. Belki de çok basit bir sebep ama olay o kadar çok büyür ki sorunun ilk çıkış nedeni bile unutulur. Küskünlük sürecinde öyle yanlış davranışlarla girerler ki dönüşü olmayan sürece. Benlik öfkesi öyle gözlerimizi kapatır ki farkında olmadan gire de biliyoruz.

Evlenmeden önce yakınlarımdan bu tür olaylara o kadar çok şahitlik etmiştim ki ilişkiye ne çok zarar verdiğini tarafsız bakışla rahatlıkla görebiliyordum. O iki insanın gereksiz bir sebepten günlerce küs kalmasına mı sevgilerine zarar vermelerine mi yanarsın? Yoksa bu konuya hiç dâhil olmayan bir haber durumdaki ev halkının yaşadığı gerginliğe mi yanarsın? Olaya nerden bakarsan elle tutulur hiçbir yanı yok aman Allah’ım ne huzursuz bir ortam! O günlerse şöyle söz vermiştim kendime: Her ne yaşarsak yaşayalım sorunlarımızı birebir ikimiz çözmemiz gerekiyordu. Ailelerimizi üzmeye, onları mutsuz etmeye ve germeye hiç ama hiç hakkımız yoktu. Öyle ya insanların huzurunu kaçırmaya niye ben sebep olayım?

Ben bu durumu baya bir ciddiye aldım zannediyordum. Yine bir fire veriyormuşum. Kayınvalidem küs müsünüz diye sorduğun da “hayır” der nasıl fark ettiğini sorardım. O da “Son günlerde Ahmet’cim demiyorsun oradan anladım” derdi. Kısacası küsmek ne sorunlarımı hallediyordu ne de saklamak için bu kadar çaba harcamama rağmen yine de hissettiriyordum. Peki sonuç? Hüsran! Ve kayıp nasıl mı? Sevgi kaybı çünkü her küslük sevgiye zarar veriyor, ilişkiyi diyalogdan uzak bir noktaya götürüyor. Ben evliliğim de küslük kavramına üç yıl kadar yer verdim.

Başınıza gelen sıkıntılara karşı bakış açınız "niye ben?" Neden bende birileri gibi mutluluğu hala yakalayamadım düşüncesiyle karşılaşıyorsanız, o sıkıntıyı nasıl bertaraf ederim, hangi çözüm yolunu harekete geçirebilirim seçeneklerini kullanamıyorsanız, başınıza gelen olaylara benlik gözüyle bakarsanız, sorgulayamazsanız inanın ömrünüzün sonuna kadar aynı nokta da yakınır ve dertlenir bulursunuz kendinizi.

Kuranda birçok ayette Rabbimin bize akıl verdiğini, irade verdiğini, iyi ile kötü ayırt edebileceğimi yüce yaradan müjdeliyor.

Kuran da bizler bunu yapabilecekken, başımıza gelen olayların sebeplerini aklımızla çözüme ulaştırabilecekken, irademizle aldığımız kararlara net bir duruşla sabır gösterebilecekken, iyi ile kötüyü ayrı ayrı yerlere yerleştirecekken, birbirini karıştırmadan halledebilecekken kim bu yeteneklerimizi kullanmamıza engel oluyor acaba? Çok mu memnun oluyoruz yıllarca aynı sıkıntı ile mücadele edip ya da mücadele ettiğimi zannedip dönüp baktığımızda senelerin boşa geçtiğini hala aynı yerde saydığımızı ve sürekli dertlenip ağladığımızı ve yakındığımızı bu davranışlar mı bizi mutlu ediyor?

“Asla” dediğinizi duyar gibiyim. O zaman ne engel bunları harekete geçirmeyişimize? Kesinlikle düşünmeliyiz bunları! Tabi ki bu duyguların hiç birini yaşamak istemeyiz hangi sağlıklı bir insan bunları hissetmek ister? Çünkü bu davranışların ve duyguların bize hiçbir faydası olmayacağı gibi aksine büyük zarar görürüz.

Bu ayeti kelimeyi kendime düstur edinerek küsmek kavramını lügatimden çıkardım ve fark ettim ki daha medeni ve insancıl bir sürece geçmişiz, nasıl mı? Bir sıkıntı yaşanıyorsa ve eşimin ona tepkisi çok ağır oluyorsa. Erkekleri bilirsiniz!

Birçoğu süt köpüğü gibi kabarır, bir süre sonra tamamen sakinleşir ve hiçbir şey olmamış gibi normal davranmaya başlar. Benim eşimde bu fevri gruptan. Benim tutumumsa o konuşurken tam anlamıyla sessiz ve dinlenmekte kalırım, o anda bir şeyler soruyorsa sessiz kalmam. Zira onun sinir kat sayısını daha da yükseltir. Hemen cevap veririm ama bütün cevaplarım aynıdır “Haklısın”. Bu cümle ateşe su dökmek kadar etkilidir. Sakın ola o anda fikirlerinizi beyan etmeyin. Hem duymayacaktır hem de sözleriniz ateşe benzin dökmek kadar tehlikeli olacaktır.

Söylediklerinizi duyar gibiyim "eeee hep böyle mi davranacağız? "Peki, sorunları iletişim kurarak çözmeyecek miyiz? Tabii ki konuşacağız hatta onların konuşmasından daha etkili bir konuşma olacak. Süt köpüğü indikten sonra "haklısın" cümleleri bolca kullanıldıktan sonra etki o kadar hızlı olacaktır ki siz bile inanamayacaksınız. Sakinleşince şimdi elinize mikrofonu alıp o güzel fikirlerinizi bir bir beyan edebilirsiniz. Sözleriniz yerini bulacaktır.

Öfke insana geldiği zaman akıl gidermiş. Yıllardır bu uslubla hareket ediyorum. Tartışma ve iletişim kalitesinin hep üst düzeyde olmasını tavsiye ederim.

 


Bunlar da ilginizi Çekebilir

11 Yorum Yorum Yaz

Yorum Yaz