Kadın Akıldan Ziyade Kalptir

27 Eylül 2018Ademler & Havvalar51 Yorum »

 

kalp gülBir Adem Diyor ki…

Oğlanın bu sene okula başlama zamanı geldi. Tabi masrafları hazırlığı derken evde farklı bir heyecan. Bu ay epeyce kış hazırlığı da yaptığımızdan dolayı -bende- paramın bu masraflarına yeteceğine dair bir endişe.

Sürekli bir hesap hali. Öğretmeni daha verilmemişti, ne zaman gelir acaba düşüncesi. Oğlan ne yapar. Başarılı olabilir mi gibi bir sürü hesap kitap vs….

Sonra…

Oğlan okula başladı ve ilk gün. Akşam evde hanımı dinliyorum: ” Sanki bir parçamın benden ayrıldığını hissettim. Onun doğduğu günü dün gibi hatırlıyorum, okula bırakıp eve döndüğümde kendimi tutamayarak ağladım…” dedi. Son olarak şunu ekledi “Onun için özel bir gündü.”

Bende içimden “altı üstü bir okula başladı ya hu…” diye düşünüyordum ama bir yandan da “bunların hiçbiri benim aklıma daha doğrusu kalbime gelmedi, bende bir problem mi var…” diye de düşünmedim değil.

Aslına bakarsanız hikmet sahibi Rabbimiz kadın ve erkeğe farklı mizaçlar vererek çocuğun farklı ihtiyaçlarına bizleri koşturuyordu.

Yapyabancı bir dünyanın kapısında iken, sizin duygularınızı anlayan hatta yaşayan şefkat ve muhabbet sahibi bir annenin varlığı, ne muhteşem bir nimettir.

Kadınlık ve erkeklik hormonları her iki cinste de var fakat baskın olan hormona göre cinsiyetimiz ortaya çıkar.

Matematiksel zeka iki cinste de var ama burada fazla iştigal ile matematiksel zeka karakterde belirgin bir rol oynamaya başlıyor.

Matematik demek, keskin, köşeli ve net bir mantık kurgusu demek;

Matematik demek, aklın hegemonyası demek;

Matematik demek, duygu ve histen uzaklaşmak demek;

Matematik demek, düşüncenin en mat ve soğuk şekli demek vs.vs….

Bu sebepledir ki matematik -genellikle- bu mizaca yatkın olan erkek cinsi ve soğuk iklim coğrafyalarında (Avrupa gibi) gelişme göstermiştir.

Halbuki,

Kadın; akıldan ziyade kalp, mantıktan ziyade duygu ve his, soğukluk ve durgunluktan ziyade sıcaklık, sevecenlik ve neşenin mizacına şekil verdiği bir cinstir.

Matematiksel zeka gerektiren bir işle meşgul olan bir kadın, kalp ve duygudan ziyade akıl ve mantığa yaslanmaya başlamıştır. Bu da onun mizacını törpüler.

Meşhur kaidedir ki akliyat ile ziyade meşgul olanın, kalbi füyuzatı noksanlaşır.

Ve yine malumdur ki sağ kol, daha çok kullanıldığından sol koldan güçlüdür.

Matematiksel ve mekanik işleyişi olan bir işle meşgul olan bir kadının akıl ve mantığının, duygu ve hislerini galebe çalacağı bu sebeple erkekleşme temayülü göstereceği -zannımca- gayet açıktır.

Selam ve Dua ile..    Cihat

Okunma Sayısı : 3.036

Yorum yapın

“Kadın Akıldan Ziyade Kalptir” için 51 Yorum

  1. Abdullah Bir diyor ki:

    Tam “burada mı yiyeceksiniz, paket mi yapayım türünde bir durum…

    “ANNE NE İŞ YAPARSA YAPSIN ÇOCUĞUN İHTİYACI VAR”

    İzmir 16. Aile Mahkemesi’nin kadın hakimi Hülya Gözel, çocuğu konsomatris anneye verdi: “Anne NE İŞ YAPARSA YAPSIN, bir çocuğun en az 12 yaşına kadar anne ŞEVKATİ ve SEVGİSİNE ihtiyacı vardır bahanesiyle 5 yaşındaki O. E. anne ilgi ve şefkatine yoğun olarak ihtiyaç duyacak yaşta olduğu için, ALIŞTIĞI ORTAM ve DÜZEN içinde bırakılmasının “FİZİKSEL ve RUHSAL GELİŞİMİ açısından yerinde olacaktır” dedi.

    İzmir aile mahkemesi hakimi olan bir KADININ sözüm ona kalbinin sesini dinleyerek verdiği bu karar bile tek başına kadınların neden KARAR MEKANİZMASI içinde yer almamaları gerektiğini açıklamaya yeter de artar.

    Bu ülkede gerçekten “TUZ KOKMUŞ”, bundan sonra neler olacağını görmek için müneccim olmaya gerek yok…

  2. Cihad diyor ki:

    ZEKANIN HAYIRSIZI

    Nur Külliyatında cerbezenin, ‘kuvve-i akliyenin ifrat mertebesi’
    olduğu ifade edilerek şu tarif getirilir: ‘hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde
    gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik’ olmak. (İşarat-ül İ’caz,
    23).

    Bir misâl: Avrupa hayranı birisi, orada gördüğü bütün güzellikleri övgülerle sıralar, sonra başlar bizdeki noksanlıkları tek tek anlatmaya. Ve ortaya öyle bir tablo çıkar ki, sanki bütün güzellikler orada, bütün çirkinlikler de bizde toplanmış.
    İşte bu, Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle ‘Avrupa’nın mehasinini
    mesavimizle muvazene etmek’tir ve bir cerbezedir. Kaldı ki, Avrupa’nın güzelliğidiye takdim edilen şeyler, ne oradaki insanların faziletlerinden, ne de Hıristiyan dininden kaynaklanmaktadır. Bunların tamamı, menfaat esasına bina edilen ve hassasiyetle uygulanan disiplinli bir sistemin meyveleridir.

    Bu konuda bir hatıramı nakletmek isterim.

    Avrupa’da bir dostumdan şunları dinlemiştim:

    “Bizde belediyeler zemin katta oturanların kira ücretlerini düşük tutarlar.
    Buna karşılık, kar yağdığında evin önünün temizlenme görevini de zemin katında oturan kiracıya yüklerler. Bu görevin yapılıp yapılmadığını sıkça kontrol etmelerine gerek yoktur. Öyle bir ceza sistemi getirilmiştir ki, kiracı kar yağar yağmaz hemen dışarı fırlar ve evinin önünü temizler. Çünkü, oradan geçen bir adamın kayma sonucu ayağı kırılsa, onun bütün tedavi masraflarını o kiracı ödeyecektir.
    Bu ise çok büyük bir yük tutar.”

    Şimdi, kanun korkusuyla kapısının önünü derhal temizleyen sefih bir Batılıyı, bu konuda ihmalkâr davranan faziletli bir Müslümandan daha üstün göstermeye çalışmak tam bir cerbezedir.

    Nur Külliyatında konunun bir başka yönü şöyle nazara verilir:

    “Cerbezenin tavr-ı acibi; zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar,
    bir yapar. O siyah perde ile her şeyi temaşa eder.” (Münazarat, 35)

    Üstadın bu ifadeleri, bazılarının hacılara sıkça çatmasını hatırlattı bana.
    Burada da bir cezbeze sözkonusudur. İnsan kuldur, hata yapabilir. Ama bu hatayı yapan hacı ise, hata her nedense, doğrudan, hacılar hanesine yazılır. Bütün hacıların işledikleri hatalar aynı hanede toplanır ve sonunda büyük bir hata kümesi çıkar ortaya. İşte, denilir, bütün bu hataları işleyenler hep hacılardır. Bu ulvî müesseseye böylece hücum edilir.

    Bu gibi sözleri dinleyen şahıs düşünemez ki, bu hatalar farklı şahıslarda görülmüştür ve bunları alt alta koyup toplamanın mantıkî bir yönü yoktur.

    Bu mantığa göre, bütün insanların işledikleri cinayetlerin, yaptıkları hataların, ettikleri zulümlerin tamamını toplayıp ‘insanlığı’ itham etmek gerekmez mi?

    Nur Külliyatından son bir cümle:

    “Cerbezenin şe’ni, bir seyyieyi sünbüllendirerek hasenata galib etmektir.”(a.g.e,
    34)

    Cerbezeci insan, bir mü’minden bir tek kötülük görmüşse, bunu sünbüllendirir, çoğaltır, büyütür ve onun bütün iyiliklerini bu tek kötülükle örtmek ister.
    Bu da bir cerbezedir ve büyük bir zulümdür.

    -SORULARLA İSLAMİYET-

    • Abdullah Bir diyor ki:

      CİHAD HOCAM’a…

      Yani diyorsunuz ki ARİF OLAN ANLAR.

      Ya zat, ARİF değilde usta bir DEMOGOG ve ZEKİ, ÇAKAL ŞAKİRT ise o zaman ne yapacağız?

      Asmayalım (yazılarımızla asmak, ipliğini pazara çıkartmak) da besleyelim mi?

      Yok yok, en iyisi Yahya, siz ve biz birlikte ve İBRET-İ ALEM için insanların aklıyla, imanıyla oynayan bu HASAN SABBAH KAPATMALARI’nın gerçek kimliklerini DEŞİFRE etmeye devam edelim.

      Ne dersin hocam?

  3. gulpembe diyor ki:

    Butun yorumlara tesekkur ederim, musadenizle kendi adima toparliyorum mevzuyu.
    hem laiklikligi care gorup hem turkiyedeki laikligi elestirmem bir celiski midir?hayir. Cunku ben devaminda laiklikten ne kasdettigimi, ileri demokrasilerde nasil uygulandigini ornekledim. Amerikada bir okulda namaz icin yer sordugunuzda, -mescidleri yoksa- once sizden defalarca ozur dilerler sonra idare bolumundeki en nezih odayi size tahsis ederler. Kucuk cocugunuzun dersine misafir veli olarak katildiginizda ogretmenin size supriz yapmak icin cocuklara ramazan ilahisi ezberlettiigini ve hep beraber size okuduklarina sahit olursunuz. Bu ulke laikliktir. Pekcok laiklik cesitleri icinde Pasif laiklik yahut cogulcu laiklik adiyla bilinen; devletin tum dinlere esit mesafede ve saygiili oldugu bir yonetim vardir. Turkiyenin laiklik anlayisi fransadaki ismiyle kavgaci lailik/dislayici laikliktir. Bu durum tabii olarak muslumanlarin tepkisini cekmekte ve laiklik ifadesi sirf adi icin bile olsa antipati olusturmakta, bunu farkediyorum. Halbuki muslumanlari diger muslumanlarin serrinden muhafaza edecek ve ediyor olan ister inanin ister inanmayin yine laikliktir:) (not;onceki yorumdaki “otoriter laiklik” terimi bana ait degilim, bir sey yumusatmadim:)

    peygamberimiz devlet baskaniydi, hem vahiy aliyor hem ictihat yapiyordu, hukum vermek sorun degildi.vefatindan sonraki ilerleyen zamanda hz. Omer sahabilerin yasadigi topraklari terketmelerini yasakliyor,onlari hep danisma ekibi icinde tutuyor beraber hareket edebiliyorlardi. Dolayisiyla hepsi ayni fikirde oluyor, ebubekir ve omer doneminde icma yapilabiliyordu.Bu donemden sonra ise icma bitmistir, cunku genisleyen topraklarla beraber fikirler/kulturler cesitlilik gostermis, boylece icma mumkun olmayip kiyas devri baslamistir..hizli geciyorum..Saltanatin baslamasiyla beraber devletten farkli ictihat verenler hep zulm gormus. Mesela safii hazretleri bir fetvasndan dolayi sia olmakla suclanmis, elleri ayaklari zincire vurulup bagdata getirilmis. Ebu hanife sahabeyi hafife almak ve hadisleri reddetmek zanniyla buyuk hakaretler gormus..vs kisa bir mezhepler tarihi okudugunuzda dokulen kan ve fitnelerden dolayi hic de yesil bir tablo bulamayacaksiniz.

    Peki osmanlida ortalik sakindi, mezhep savasi yoktu. Neden? Osmanlinin resmi mezhebi hanefiliktir. Gittigi yere de onu goturmustur. O yuzden en yaygin mezhep hanefilik olmustur. Diger mezheplere devletin selameti icin tabiki goz actirilmiyordu. Halka mudahele edemezlerdi ancak devlet mekanizmasinda baska mezhebin dahli sozkonusu degildi..Mesela civizade muhiddin bir meselede shafilere yakin fetva verdigi icin gorevinden uzaklastirliyor, yada ebussuud efendi ile birgivi hazretleri bir fetvada ters dusunce birgivi ebusuudu tekfir ediyor. Ortalik yine oyle sakin degil yani. Siz 2000lerin turkiyesinin basina hangi mezhep, cemaat yahut din adami kadrosunu atayacaksiniz? Iletisim ve globallesme caginda kimi osmanli tokadiyla korkutacaksiniz? Heleki gundemimiz fikih bile degil, imani kurtarmakkken. yani hilafet ozlemi bir oyalanmadir, hulyadir.
    selam ve selametle…
    Not; ayse anamizin cemel vakiasina istirak etmesinden dolayi gunahkar oldugunu iddia etmek bize dusmuyor bu karar Allahindir, bize husnu zan duser fakat pek tabiki bu, ayse annemizin yahut buyuk sahabelerin hic gunahi yoktu anlamina gelmiyor. Boyle birsey yazmadim.

    • gulpembe diyor ki:

      hangi ulkelerin islami olup olmadigini arastirmak icin bir ekip hazirliyorlar, cevabi aranan sorular sunlar; esit iktisadi firsatlar var mi, ikitisadi adalet var mi, istihdam, vergi, tabii kaynaklarin yonetimi, yolsuzluk, faizin kaldirilmasi/finansal temauller,sosyal haklar, gelir dagilimi,refah duzeyi…vs sorularin optimum cevaplarini karsilayan ulke hollanda cikiyor.(kaynak,internet)bu habere gerceklerden kacanlarin tepkisi sudur; escinsellik, zina, kumar, hep onlardayken nasil islami ulke olabilir? muminlerin tepkisi ise sudur; hakikaten biz neden boyleyiz?

      • adamın biri diyor ki:

        Bu soruya her iki sekilde de cevap verilebilir. İkisi de dogrudur. Kimsenin yanlisi.digerinin yanlisini ortmez. Hollandanin bazi basliklarda iyi olmasi o ulkede yasanan ahlaksizliklari ortemez. Hakeza onlarin yanlislari da bizim yanlislarimizi ortemez.

        • adamın biri diyor ki:

          Bu durumda sizce ben mumin mi oluyor muyum olmuyor muyum? Cunku herhangi bir kayit koymadiginiza gore gercekten kacan dedikleriniz size gore mumin olmuyor. Mumin. Pardon da kimin hakiki mumin olup olmadigini siz mi belirliyorsunuz? Bu ne curet?

          • adamın biri diyor ki:

            Kaynagi direkt kendim olan bir olay anlatayim da avrupanin ne kadar ileri demokrasiye sahip olup olmadigini tekrar dusunelim.

            Bir yolculuk esnasinda hollanda da yasayan genc bir gurbetci ile konusmustum. Detaya girmeyeyim orada maruz kaldigi ayrimciliklardan bahsetmisti. Yani batida ileri demokrasi bir kandirmacadir. Bakiniz bizden daha kotu durumdaki ulkeleri ab ye aldiklari halde bizi almak istemiyorlar. Nednei gercekten bizim onlardan cok geri mi olmamaiz yoksa onlardan farkli olmamaiz ozellikle musluman olmamaiz mi? ( ab ye girmeyi savundugum yok belirteyim bu arada)

            bu abd icin de gecerlidir. Dunyanin diger ucundaki muslumanlarin kanina girme bir ulke kendi ulkesindeki muslumanin cocuguna ilahi dibletiyor diye onu alkislayacak hele hele onu ornek alacak halimiz yok. Cok sukur bizim tarihimiz her alanda herseyin en guzel orneklerine sahip.

            Velhasili sorunlarimiz varsa onlari yine kendi icimizden cikan yontemlerle tedavi etmeliyiz.

            Muslumanlar olarak 1400 senelik gecmise ragmen kendimize ait toplumsal bur sistem.bulamayip batinin iyi kotu kendine gore uyguladigi sistemi kopyala yapistir yapmak en hafif ifadeyle acizliktir. Kur anin emirleri sadece asri saadete yonelik degildi ki biz ” bu zamandan sonra bunu uygulayamayiz” diyelim.

            Basit bir soru sorayim. Laik bir yonetim dinin kurallarina uymak zorunda olmadigina gore mirasta kadin erkek ilimli dahi.olsa tum laik sistemlerde esit pay almis olacak. Peki siz muslaman bir kadin olarak bunu nasip kabul edebiliyorsunuz. Begenmediginiz osmanlida birakin farkli mezhepleri gayri muslimler kendi dinlerine gore mahkeme olabiliyordu…

          • canmehmet diyor ki:

            Türkiye ve “Avrupa Birliği” Gerçeğini Fransız Devlet Başkanı ile bir Musevi anlatıyor:

            1)Fransa (eski) cumhurbaşkanlarından Giscard d’Estaing, 2004 yılında, Avrupa Birliği ile ilgili görüşlerini açıklar:

            “Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor.” 

            D’Estaing devam ediyor:

            “Avrupa’nın ortak kimliği Hıristiyanlıktır. Türkiye bunun hangi parçasını oluşturabilir ? Türkiye bir İslam ülkesidir. Bu iki kimlik bir arada olmaz. Aksi hâlde AB dağılır.

            Türkiye, AB’ye girmesi için, İslam kimliğinden, egemenliğinden, bağımsızlığından vazgeçecek mi ? 

            Brüksel’i Ankara yerine başkent kabul edecek mi?

            Türkiye Avrupa tek devletinin bir federe devleti olacak mı ?”

            Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor.”

            “Avrupa Anayasası’nı yazarken bizi kaynaştıran özellikleri tanımlamaya çalıştık: Antik Yunan ve Roma’nın kültür mirası, Avrupa hayatının özümsediği dini geçmiş, Rönesans’ın yaratma şevki, Aydınlanma Çağı felsefesi ve rasyonel düşünce. Oysa Türkiye bu unsurlardan hiçbirini paylaşmıyor.” (Kaynak:“BİTMEYEN HESAP”. Yaşar YAZICIOĞLU.)

            2)“Yıl 1982…İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyeleri ile İstanbul’daki bankacılar, o zamanki adı AET olan Avrupa Birliği kurumlarını tanımak üzere Belçika ve Lüksemburg’a davet edilirler, Bu tür yemeklerde adet olduğu üzere Misafirleri ağırlayan heyet başkanı hoş geldin dedikten hemen sonra (zehir zemberek) bir konuşma yapmaya başlar: (Türk Misafirlerine hitaben)

            –“Siz kendinizi ne sanıyorsunuz! AET demokratik ülkeler topluluğudur, sizler ise bizim dostlarımız Turan Güneş, Turhan Feyzioğlu gibi pek çok parlamenterin görevlerini engellemekle kalmıyor, hala kendinizi bu topluluğa hangi hakla üye olabileceğinizi sanıyorsunuz?”

            Konuşma bu küstahlık devam edip gidiyordu. Konu anlaşılmıştı, AET Dış İşlemleri Sorumlusu bizim vasıtamızla (O sıralarda darbe olmuş ve) Evren’e mesaj gönderiyordu. Sinirlenmiştim. Söz istemek için elimi kaldırdım. Adam şaşkınca “Evet” dedi. Ben ise,

            -“AET üyelerinin demokratik hassasiyetlerini görmek hepimizi çok duygulandırdı. Ancak merakımı hoş görün, 79-80 yıllarında Türkiye sokaklarında günde 20-30 kişi terör kurbanı olarak yaşamını yitirirken, bir protestonuzu görmedik, demokratik hassasiyetleriniz neredeydi acaba? Üstelik yönetime el koymuş olan silahlı kuvvetler, en kısa zamanda seçimler yapılacağını vaad ediyorlar. Çok demokratik bir iç savaşı mı tercih ederdiniz?”

            Tam o sıra, solumda oturan, bugün dahi yüzü gözümün önünden eksilmeyen, kızıl saçlı, seyrek kızıl sakallı genç bana dönerek

            –“Biliyor musun, boşuna sinirleniyorsun. Siz bu oyunu 1453’te kayıp etmişsiniz! Bilmiyor musun?”

            Ben şaşkın

            –“Siz ne söylemeye çalışıyorsunuz? Lütfen açıklar mısınız?”

            Kızıl genç

            –“Bakın dostum, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra Papa Roma’dan kendisine bir elçi göndererek ‘Gel Hıristiyanlığı kabul et. Ben de seni, Doğu Roma İmparatoru olarak takdis edeyim!’ teklifini gönderiyor. Sultan bu teklifi reddediyor. İşte o andan itibaren siz Avrupa’da partiyi kaybettiniz… Bugün demokrasi derler, yarın Kürtlere özgürlük, Ermenilere toprak vs. Sizden her gün yeni bir şey talep edeceklerdir. Bu işin sonu gelmez! Zira burası bir Hıristiyan Birliğidir. Siz ise bu birliğe tam karşıt bir konumdasınız. Bu söylemi de, bu açıklıkla size benden başka kimse söyleyemez, zira ben Yahudi’yim”

            dedi. Dondum kaldım. (Kaynak:Zoraki Bankacı, Bir dönemin perde arkası, Metin BERK)

            Eğer: “Hem kendinizi hem de (düşmanlarınızı demeyelim!) rakiplerinizi tanırsanız girdiğiniz yüz savaştan galip ayrılırsınız.”

    • Yahya diyor ki:

      Gülpembe hanım

      Müthiş mugalata yapıyorsunuz… sizi tebrik ediyorum.
      Aynı zamanda etrafa fevkalade tehlikeli bilgiler saçıyorsunuz.
      Bu hususlarda bilgisi ve muhakemesi olmayan insanlar için ise ölümcül meseleler…

      Siz ne yaptığınızın bilinçinde olduğunuz için ve buradaki yorumlar üzerinden münakaşaya da girmek istemediğim için…

      – kalb-i duygular ile sizi tekrar selamete, samimiyete ve özünüze dönemeye davet ederek;

      yorumumu burada sonlandırıyorum.

      • gulpembe diyor ki:

        Iyi niyetli davetiniz icin tesekkur ederim.

        Anladigim kadariyla sizler gibi dusunmeyenler 2 kisimdan olusuyor. Ya hidayete muhtaclar yahut kotu niyetliler. Aslinda bu harika birsey. Dusunsenize hep hidayet uzere olan, selametli taraf sizsiniz, tipki Allahin secilmis erleri gibi. Bu muthis guven ve huzur veriyor olmali insana. Allah nurunuzu arttirsin. (amin)

        Benim mugalataci yani bir yalanci oldugumu soylemissiniz. Allah razi olsun. Kusurumuzu soyleyen bize iyilik eder.

        • Yahya diyor ki:

          MUGALATA المغالطة
          Sözlükte “yanılmak, hata etmek” anlamındaki galat kökünden türetilen mugālata (safsata), terim olarak mantık hilelerini kullanıp dil cambazlığı yaparak muhatabı yanıltma, safsata, demagoji mânasına gelmektedir. Konuşma veya tartışma esnasında muhatabı yanıltıp hata yapmasına veya yanlış bir fikri benimsemesine sebebiyet verme yönünde her dil ve kültürde geliştirilmiş bazı yöntemler bulunmakla birlikte mugalatanın bir mantık terimi şeklinde literatürde yer almasının tarihi eski Yunan’a kadar gitmektedir.
          (…)
          Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi

        • Sadece Fatih diyor ki:

          Buradaki yorumların içeriğindeki farklılığın sebebi fikir ayrılığından öte inanç farklılığıdır ki bu farklılık bazen çok tehlikeli konularda olmaktadır. Bu farkı görebildiğiniz an hiç bir tartışma çıkmayacaktır. Bir insan Allah’ın kanunlarına inanmayabilir ya da zamana göre güncellenmesi gerektiğini düşünebilir, hatta dinler arası diyalog deyip Allah birdir diyen ama Hz.Muhammed’in peygamberliğini inkar edenlerin de cennete gideceğine inanabilir. Dediniz demiyorum örnek mesela. Fakat birileri inancımıza zıt olan bu durumu dile getirip savunursa doğal olarak biz de inancımızı savunuruz fikrimizi değil. Yeri gelir kalem kağıtla yeri gelir top tüfekle. Hain darbe girişiminde olduğu gibi silaha karşı silah ya da evvelinde olduğu gibi yazıya karşı yazı. Cihad türlü türlüdür.
          Elin gavuru biz müslümanları yok etmek için türlü hesaplar yaparken dünyada müslümanlar çatır çatır doğranırken Allah’ın kanunları yerine müslüman katillerinin kanunlarının güzellemesini yapmak bence bir müslümana yakışmıyor. Gavur ellerinde onlarla yapılan anlaşmaya onlar bozmadığı ve süresi bitmediği sürece uymak görevimizdir ancak kendi müslüman ülkemizde ise Allah’ın kanunlarını hakim kılmak görevimizdir ki bu da bizim fikrimiz değil inancımız gereğidir.

          • gulpembe diyor ki:

            Fatih bey,

            -ister dini ister felsefi olsun- bir inanci ideolojilestirmek demek onu ahlaksizlastirmak demektir. Bilirsiniz “ideolojiler idraklerimize giydirilen deli gomlekleridir.”
            o saatten sonra hak, adalet,menfaat hep siz ve taraftarlariniz icindir. Sagduyu olmaz, elestiriler kabul gormez. Davaniz vardir, ve hersey bu yolda mubahtir. Bakiniz siz bile fikri degil inanclari konusuyoruz diyerek kendi siyasi fikrinizi kabul ettirmek icin tekfir silahini kullandiginizin farkinda degilsiniz,hemde kimsenin miras, tesettur, zekat ayetlerini tahfif edip, zamani gecti dedigi yokken. Denilen sudur;madem birarada yasamaliyiz fakat tek fikre ve hayat tarzina sahip degiliz, o zaman daha katilimci ve hosgorulu bir toplumu nasil elde edebilirz . Insanlari boyunlarindan tutup dindar yapamazsiniz. Kendinizi ve inanclarinizi zorla saydiramazsiniz. Bir yanda toplum ve hayattan kopuk ulema bir yandan topluma usten bakan bir sekuler oligarsi arasinda kalmis, bir halk. Ikisinden de isine geldigi tarafi aliyor. Menfaaati medeni kanunda ise onu, dinde ise onu sahipleniyor.. Iki yuzlu bir ahlak, kendine musluman bir profil uretiyor bu sistem.

            siz hic gunesin varligini isbat etmeye calisan birini gordunuz mu?hayir, cunku gunes ordadir isbat istemez. siz islami istiyorsaniz onu yasayacaksiniz, kimseyi ikna etmenize gerek kalmayacak.

    • canmehmet diyor ki:

      Değerli Gülpempe Hanımefendi,

      Yorumunuzda: (Amerika): “…Bu ulke laikliktir. Pekcok laiklik cesitleri icinde Pasif laiklik yahut cogulcu laiklik adiyla bilinen; devletin tum dinlere esit mesafede ve saygiili oldugu bir yonetim vardir…” denilmektedir.

      “Laik bir ülkede, devlet dinlere eşit mesafede ve saygılı olduğu” iddiası:
      Ülkede görsel-yazılı medya üzerinden bilinçli olarak din (ahlak-edep) anlayışının içinin boşaltılması durumunda;

      a) Devlet, dinlere ve inanışlara eşit mesafede midir?

      b) Yoksa devlet, “eşit mesafe” adı altında dinin içini mi boşaltmaktır?

      İşimiz gereği Avrupa(Rusya) ve Uzakdoğu’yu tanıma fırsatı bulanlardanız. Bu soruları, oralardaki uygulamaları eşleştirerek sorduğumuz dikkate alınmalıdır.

      Bunlarla birlikte: Müslümanlar dinlerini, Camii’nin dört duvarı arasında (eksik bilgilerle mi) yaşamaktadır, yoksa (yeterli bilgi ile) bunu hayatın tüm evresine yayabilmekte midir?

      Bir İslam ülkesinde, Museviler için Cumartesi, Hıristiyanlar için Pazar tatilleri ne anlama gelmektedir?

      Tartışmak gelişmek; karşılıklı kör noktaların aydınlatılması demektir.

      Özetle: söylemler eylemlere dönüşürse samimiyet vardır. Dönüşmemiş ise ……!

      • gulpembe diyor ki:

        Canmehmet Bey

        muslumanlar burada son derece rahatlar. Dine ve dini sembollere buyuk saygi var. ornegin basortulu ilkokul talebeleri hicbir problemle karsilasmiyorlar,irtica hortladi diyen yok.Disarida tabiki sekuler bir hayat var, siz musluman olarak ne kadar ozgurseniz, batil diyebileceginiz akimlar da o kadar ozgur. Fakat bu durum sizin dininiz icin bir tehdit degil . Bilakis sizi daha fazla gayret ve calismaya iten bir faktor. Batil ve hak arasindaki bu rekabet sizi tembellikten ve rehavetten alikoyuyor. Teyakkuzdasiniz ve herdaim uyanik kalmalisiniz. Yoksa siz dahil gelen neslin erimesi isten degil. Bu tehdit turkiyede de var elbette.

        • Abdullah Bir diyor ki:

          “…o saatten sonra hak, adalet,menfaat HEP SİZ VE TARAFTARLARINIZ İÇİNDİR. Sagduyu olmaz, ELEŞTİRİLER KABUL GÖRMEZ. Davaniz vardir, ve HERSEY bu yolda MUBAHTIR.”

          ” (DİALOG) ve HOŞGÖRÜlü bir toplumu nasil elde edebilirz” (Bu cümlede BİLİNÇLİ OLARAK eksik bırakıldığını düşündüğümüz DİALOG kelimesi tarafımdan eklenmiştir.)

          “KENDİNE MÜSLÜMAN BİR PROFİL uretiyor bu SİSTEM”

          Yazının içerisine gizlice yerleşt,irilmiş yukarıda ki ifadeleri büyük harflerle yazdığınızda eminim ilk aklınıza gelen “SİSTEM” FETOŞ denilen Vatan Haininin başını cektiği FETÖ TERÖR ÖRGÜTÜ dür.

          bu verileri daha önceki veriler ile birleştirdiğimizde ortaya çıkan sonuç da “MERD-İ KIPTİ SECAAT ARZ EDERKEN SİRKATİN SÖYLERMİŞ” (
          Çingenenin merdi kendisini överken hırsızlığını anlatırmış.) durumundan başka bir şey değil.

          Eeee, ne demişler çekirge bir sıçrarsın, iki sıçrarsın üçüncüde …arken yakalanırsın.

        • adamın biri diyor ki:

          ” Fakat bu durum sizin dininiz icin bir tehdit degil . ” dedikten sonra “Yoksa siz dahil gelen neslin erimesi isten degil. Bu tehdit turkiyede de var elbette” .deyip kndiyle celismek… Tehlikenin oldugunu kabul etmissiniz neyse ki en sonunda. İyi acidan bakmak.lazim. Bu arada isinize gelmeyen yorumlara karsilik vermediginizi ehli dikkat farkediyor, haberiniz ola.

        • canmehmet diyor ki:

          Değerli Gülpembe Hanımefendi,

          Yanlış anladıysam lütfen düzeltiniz. Siz, ABD yaşıyor ve oradaki Laik anlayışı örnek veriyorsunuz. Öyle ise aşağıdaki sorumuz cevapsız kalmış.

          “Devlet, dinlere-inançlara eşit mesafede duruyor” İfadenize karşılık, devlet: “(Laiklik” adı altında) din anlayışının-değerlerinin içini boşalttığında, dinlere eşit mesafede de midir, yoksa (“Laiklik” altında halkını aldatmakta mıdır?

          Bir çocuğun yetişmesinde, aile ve çevre eşit ağırlıktadır. Sokağa çıkan (Laik/ilköğretime başlayan) bir çocuk çevreden dinini öğrenmeye devam mı edecek, yoksa kültürsüzleştirilen dini (İslam’ı) içi boşaltılmış hali ile (yaşadığını düşünerek) yaşamayacak mıdır?

          Vurgulamak istediğimizi, Laikliğin kurucularından Fransızlardan (Felsefe Prof. Oliver Roy’dan) aktaralım:

          “…Laiklik her şeyden önce bir din takıntısıdır ve gerçek bir ayrılığı benimsemek yerine, din üzerine kurallar koyarak onu yönetmek niyetindedir.

          Ancak Fransızlığa özgü yegâne şey, kafesinde laiklik parmaklığını açıkça kullanarak İslam’ı ‘evcilleştirmek’. Öteki Batılı ülkeler başka türlü parmaklıklar kullanıyorlar.

          Ancak devlet laiklikle işbirliği yapmaya girişince, İslam’ın despot aracılığıyla değil, güçlü ve modern devlet aracılığıyla bir deneyimden geçmesi gerekecektir.

          Bu yönde, sürekli olarak Türk modeli’ gündeme gelmektedir. Oysa İslam, tarih trenini kaçırmıştır. Birçok görüşe göre, ancak güçlü kuvvetli bir pedagoji onun geride kaldığı etapları tekrar yakalamasını sağlayabilir.

          Bu da sömürgeciliğin bazı biçimlerini (sözgelimi, güçlü bir devletin himayesi altına girilmesi) öne çıkarmaktadır: Nitekim, laik otoriter rejimlere geçiş (Tunus’ta başkan Ben Ali rejimi) gibi ya da askeri müdahaleler sonucunda, uzun veya kısa vadeli vesayet rejimi biçimlerinin

          (sözgelimi, 2003’te Amerikan işgalinden sonra Irak…’Irak’ın Amerikan askeri tarafından işgali bu güçlü pedagojiye dayanır: Irak’taki geçici Amerikan yönetimi, kendisine model olarak 1945’te Almanya’nın yeniden inşasını almıştır: Beyinsizleşmiş bir halka despotizm yoluyla demokrasinin erdemlerini öğretmek. Sonuçlar hiç de inandırıcı değildir tabii.’

          geçerlik kazanması…

          Anlaşılacağı üzere, tartışma sekülerleşmeden devlet sorunsalına doğru gidiyor. Tabii bu şaşırtıcı sayılmaz. Çünkü Avrupa’da ve özellikle Fransız geleneğinde, demokrasi ile laikliğin devlet sorunsalının ayrılmaz bir parçası olduğu görülmüştür. Bunun sebebi, evrensel değeri olmayan ve özel tarihin bir ürünü olan paradigmadan mı kaynaklanıyor? Yoksa bu paradigmanın benimsenmesi için, onu üreten tarihsel koşulları yeniden gözden geçirmek mi gerekiyor? (İslam’a karşı Laiklik. Sh:80)

          Yeri gelmiş iken soralım:
          a)Amerika’nın yakın tarihte Irak’ta yaptığı “beyin yıkama!” “Laiklik!” altında daha önceden hangi komşu ülkelerde yapılmış olabilir?

          b)Batılı ilim insanının laiklik açıklamasından anladığımız:
          “…Sekülerleşme (dinden bağımsızlaşma), hiçbir siyasal içeriği olmayan bir toplum fenomeni: Dinsellik insan hayatının merkezi olmaktan çıkınca, hayat pratikleri, insanların dünyaya verdikleri bir anlam olarak dinin ve aşkınlığın iradesine tabi olmayacak.
          Sekülerleşmenin doruk noktası, dinin yumuşak bir geçişle ortadan kalkmasıdır…” Bu söz Fransız Profesör Roy’a aittir.

          • gulpembe diyor ki:

            Canmehmet Bey

            Kurani kerimde bulunduklari topraklarda zulum gordugu icin inancini yasayamayan insanlarin, bu magduriyetlerinin ahirette mesuliyetten kurtulmalari icin bahane olamayacagini ve onlara “Allahin arzi genis degil miydi?hicret etseydiniz ya!”seklinde kinanmada bulunulacagi yaziyor. Simdi benim musluman ulkesi turkiyede dinimi yasayamamam ve amerikada ise tum hak ve ozerklige sahip olmam durumunda kurani kerim bana nereye gitmemi soyluyor, Amerikaya degil mi?simdi bu ulke dinin icini bosaltiyor, laik ,sekuler veya baska birsey… Bunlarin benim ahiretime zarari nedir?maalesef ozgurluk olmadan din de olmuyor. Bugun sosyal haklar, egitim ve endustride gelismis ulkeler laik rejimi benimsemis ulkelerdir.

            Laiklik mukemmel bir sistem midir?hayir. Fakat belki ehveni ser dir,kotunun iyisidir.Benim inancima gore bilim dahi Allah icindir. Yani fitrata aykiri bilimsel calismalar benim taraftar olamayacagim bir mevzudur. Fakat bugun bilimde de laiklik uygulaniyor. Yani “bazi” bilimsel calismalara -kimi cevrelerce ahlaki cikislar yapiliyor olsa da- din adina mudahale edilmesine izin verilmiyor.

            Devletin butun gunah yollarini kapamasi ile insanlari gunaha erisemez hale getirip dove dove cennete mi yollayacagiz? Dunyevilesme heryerde zaten. Deniz ile gemi ornegi gibi , deniz misali olan dunyayi da terkedemeyiz, gemi misali dinimizden de vazgecemeyiz. Icine su almadan yolculuga devam edicez insallah.

            Suna da not dusmek istiyorum avrupa ve amerika birbrinden cok farkli. Avrupada devlet dinden daha guclu ve onu sinirlar. Amerikada ise yer yer dinin devlet uzerindeki hakimiyeti hala hissedilir. Ve avrupaya nazaran Amerikan halki daha dindar ve gelenekcidir.

            Yazdiklarim sorunuzun cevabi degildir belki, ozur dilerim. Bunlar benim gozlem ve kanaatlerimden ibaret. Bir iddiam yok. Allah cumlemize kurtulus nasip etsin.

            Selam ederim.

          • Yahya diyor ki:

            Amerika laik ülke değildir. Esasında laiklik ve sekülerizm çok iyi anlaşılmalı ve birbiriyle karıştırılmamalıdır. Amerika kısmen(?) sekülerdir. Amerika da veya dışarıda sürekli tartışılan bir mevzudur bu: amerika seküler midir? yoksa dindar mıdır? diye…

            Bunun basit ve tek bir cevabı yoktur. Çünkü devlet olarak, yönetim şekli olarak, hukuk düzeni olarak, eğitim sistemi olarak vs. hep farklı modeller gözlenmektedir.

            Amerika’nın kurucuları masondur. Masonluk öğretileri, anlayışı, sembolleri, kanunları her yerdedir. masonların kime hizmet ettiği ise bellidir.

            Verilen örnek üzerinden gidersek, laik bir ülkenin okulunda namaz kılınmaz, yasaktır, müsaade edilmez. Bir mühim bir toplantıda namaz (veya ibadet) için ara verilmez, Allah’a (tanrıya) dua edilmez veya Allah (tanrı) inancından bahsedilmez ancak Amerika’ya baktığınızda bunların tam tersi olmaktadır.

            Uzatmayayım, ülkemizde Allah’ın emrini siz mahkemeye sunduğunuzda dikkate alınmaz, K.Kerim makul bir kaynak, referans olarak dikkate alınmaz ancak benzer durum Amerika’da saygı duyulur hatta kabul edilir… (istisnai durumları konuşmuyorum)

            …unutmadan Amerika’nın kimin uşağı olduğu da :) ortada!

  4. Misafir diyor ki:

    “Evet, bir valide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi itibarıyla kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var.

    Bu kahramanlığın inkişafı ile hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymettar seciye inkişaf etmez. Veyahut sû-i istimal edilir. Yüzer nümunelerinden bir küçük nümunesi şudur:

    O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun” diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor.

    Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, “Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekvâ edecek.

    Dünyada da, terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder…”

  5. Misafir diyor ki:

    “Fitne-i âhirzamanın mahiyeti bana göründü ki;
    o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı,
    kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor.
    İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye tercih ettiriyor…”

  6. canmehmet diyor ki:

    Akıl, Bilgi ve Deneyim ışığında Kadın ve erkeği değerlendirmek:

    Akıl basit tanımı ile bir değerlendirme merkezidir. Değerlendirme merkezimiz (aklımız): ona sunduğumuz bilgileri karşılaştırır ve beklentilerimize, değerlerimize uygun olanı bize (geri besler) sunar.

    Kadın da erkek gibi düşünebilen ve düşünerek (bilgi) üreten varlıktır.

    Düşüncemiz: (insanın bir duygusal varlık olduğu da dikkate alınırsa) bilgi, deneyim (ile duygularımızın) gölgesinde oluşur.

    Her erkek gibi her kadın: yetişme şartları, ortamı ve çevresinin etkisinde (büyür) olgunlaşır ve bu renkler onun düşüncesinde, davranışlarında belirleyici olur.

    Doğru soru cevabının yarısıdır!
    Soru 1: Sokaktaki kedileri besleyen kadınlar, evdeki çocuklarına da aynı özeni göstermekte midir?

    Soru 2: Mal-Mülk devreye girdiğinde kadın duygularının mı, hırslarının mı etkisinde kalmaktadır?

    Soru 3: Çocuklarına “Allahın belası!” diyen (kimi) anneler, çocuğunu neden bir “bela” olarak mı görmektedir?

    Son söz: Kadın (tamamı ile) duygusal varlık değildir. Kadın, her insan gibi çıkarları ve tercihleri doğrultusunda aklını kullanan canlı varlıktır.

    • Misafir diyor ki:

      Şahsi tecrübelerime dayanarak bu yorumun mükemmel bir yorum olduğunu söyleyebilirim. Tebrik ediyorum.

      Benim tecrübelerim,
      ahir zaman kadınlarının,
      çok iyi bir “muhasebeci”
      çok iyi bir “pazarlamacı”
      çok iyi bir “manüplatör”
      çok iyi bir “illizyonist” olduğu konusunda binlerce örneklerle dolu…

      Yorumunuzu çok beğendim. O yüzden tekraren tebrik ediyorum.

      Selam ve dua ile.

      • Abdullah hasan diyor ki:

        Günümüzde kadınlar muhasebeci gibi fakat bir fark var muhasebecilerden İlla toplamaları diye bir sabir fikirlilikleri var. Evililkte ne deniyor ”İyi gün kötü gün” yok onlar sadece iyi gün ü dikkate alıp kötü günü literatürden çıkarmışlar. Maalesef hayat böyle değil.

  7. Ebrar (hüzün gecesi) diyor ki:

    Bu yazı beni ilkokul yıllarıma geri götürdü. Bir gün okuldayken hasta olduğumda öğretmenim “Eve gidince annen sana sıcak bir çorba yapsın” demişti. Ben de “Annem yok, anneannem var” demiştim. O günü hatırladım da gözlerim oldu. Çalışan anne çocuğu olmak her anlamda zillettir vesselam…
    Kaleminize sağlık. Allah yuvanıza her daim afiyet, huzur, bereket ihsan eylesin.

    • Cihad diyor ki:

      Teşekkür ederim Ebrar Hanım. Bilmukabele sizlerde hayatınızda afiyet,huzur ve bereket görürsünüz inşaallah. Ev hayatının mimarı,tadı tuzu,sıcaklığı,renkliliği,sükuneti ve çekiciliği kadındır ve annedir. Evlerin soğuk duvarlarını şefkat,muhabbet ve zerafeti ile bir yuvaya dönüştüren kadının ve annenin ta kendisidir vesselam..

  8. gulpembe diyor ki:

    Insanlarin mesgaliyetleri mizaclarina da tesir eder elbette . Ne kadar dogru bilmiyorum, duymustum ki bir donem Osmanlida belli sure anaokulu ogretmenligi yapan kadinlarin sahitlikleri mahkemede gecerli olmuyormus. Mizaclarindaki cocuksulasma isabetli hukum vereceklerine engel olabilir endisesiyle Dogru bir uygulama olup olmadigi tartisilir. fakat kadinin hissi tavirlarini akil ve karakter noksanligi olarak algilamak yanlis olur. Bir kadin hem duygusal,naif hem adaletli olabilir pek ala. Kararlarinda adalet ve isabet ettirmek bir ogrenim ve ahlak isidir.

    Madam Curie dunya capinda bir bilim insanidir fakat ayni zamanda hz. Aliye atfedilen kitaptaki mektup ve hutbeleri kendi diline tercume edecek kadar hikmet asigi bir hanfendidir. Mesela halife Harun Resitin hanimi Zubeyde nin kocasinin iktidarinda buyuk soz sahibi oldugu gecer kaynaklarda bu kadin ayni zamanda tib ve edebiyat alaninda donanimli bir kisidir. Bunu bir erkeklesme olarak gormuyorum ben. Sonucta devesine atlayip halki savasa cagirmak icin hutbeler irad eden bir hz. Ayse ornegi var karsimizda,dinimizin yarisindan fazlasini ondan ogrenmisiz, ayni zamanda kadinligi ile peygamberin gozbebegi bir sahsiyet…

    pekcok alime gore akil kalbin bir subesidir. Kalp kadini, akil erkegi temsil ediyor desek , bu durumda daha donanimli ve ustun olan kadin cikiyor:)hayr olsun insallah.

    • Misafir diyor ki:

      elbette bende size katılıyorum!
      Kadınların zeki varlıklar olduğunu her zaman kabul etmişimdir.

      “Zeka merdiveni hızlı tırmanmak,
      akıl doğru yere koyup-koymadığını bilmektir.”

      Bu tanımı baz aldığımızda, kadınların çoğunun merdiven basamakları cehennem kapılarında son buluyor. Üstünlükleri bu yüzden olsa gerek!

      “Cehennem ehlinin ekserisini kadınların oluşturduğunu gördüm” s.a.v

      • gulpembe diyor ki:

        Misafir bey,

        kadinlarin cehennemde cok olmasi sizi cennetlik yapmaz tipki kadinlari asagi cekmeye calismanin size yukseltmeyecegi gibi.
        kadin ve erkek birbirlerine olan ustunluklerini bir ovunc degil imtihan sirri olarak gormelidirler. kadinlar Allahin ayetlerinden bir ayetter tipki erkekler gibi, Allahin yarattiklarina saygi duymak ise Ona saygi duymaktir. bizler Allahin yeryuzundeki halifeleriyiz. hadisi serifleri garezle yorumlamaniz uygunsuz bir tutumdur,Rasulllahin razi gelmeyecegi bir durumdur.

        selam ederim.

        • Misafir diyor ki:

          Ve aleyküm Selam,
          Sevgideğer Gülpembe Hatun Kardeşimiz,

          Bundan yıllar önce bir şirkette alacakları tahsil etmekle görevlendirilmiştim. Motosikletle alacakları tahsile giderken yolumun üstüne aniden bir karınca yuvası çıktı. Dümeni öyle bir hızlı kırdım ki, motor bir yana ben bir yana savruldum. Avuçlarımın içi günlerce sızladı, günlerce… Ama sonuçta çalışkan karıncaların yuvalarını bozmadım çok şükür. Bunun verdiği vicdan rahatlığı dünyalara bedel:-)

          Yazıya dönecek olursak…
          “…bu durumda daha donanimli ve ustun olan kadin cikiyor:)”

          Bu cümlenizden kadınların üstünlüğünü savunduğunuzu çıkardım. Umarım yanlış bir çıkarım yapmamışımdır. Her şey neticesi itibariyle kıymetli olduğu için kadındaki bahsettiğiniz üstünlük donanım vb sonuç olarak onları nereye götürüyor ona dikkat çekmek istedim.

          Yoksa karınca yuvası dağılmasın diye yerlerde sürünen avuç içleri günlerce sızlayan ben, neden kadınların cehennemde yanmasından zevk alacağım veya memnun olacağım?
          Bunu nerden çıkardınız bende bunu anlamadım.

          Şu tesbitlerinize de aynen katılıyorum. Her zamana savunduğum ilkelerdir:
          ” Bir başkasının kusurlarını saymak, seni faziletli yapmaz. Seni faziletli yapan ürettiğin yüksek ahlaktır” Bu mealdeki cümlelerinize aynen katılıyorum.

          Niyetimi neyi kastettiğimi acıkça tekrar ettim. Her şey neticesi itibariyle kıymetlidir. Tohumdan gaye ağaç, ağaçtan gaye meyvedir.

          Sahibini cehennemden kurtarmayan aklı ve donanımı neyleyim ben.

          Benden de size selam olsun. Rabbim cümlemizi iki cihanda aziz eylesin. Amin.

    • Cihad diyor ki:

      Kalbini karargah, meskenini mekan ittihaz eden ve bu öncelikle hareket eden bir kadın neler yapamazki. Dağlar tepeler ve denizler dereler aşarda ayağının ucu ıslanmaz. Bu nüansı size hitaben yazmam çünkü bu dinin sünnetinden ayetine kadar en zahir manalarını altını üstüne getirdiğiniz göz önüne alınırsa benim gibi bir fukaranın yorumlarını kim bilir ne hale sokacaksınız. Değmez efendim.

      Bir misal;

      Bir dinin hükümlerinin yarısı niçin bir kadının üzerinden bize geliyor??

      Menba-ı din olan Efendimizin (sav) hal, kal ve etvarının hariçteki şahitleri onbinlerce sahabi iken, dahilde Hz. Aişe(r.a) validemizin -tek başıyla-bu dinin yarısını bize nakletmesinin anlamı şudur ki;

      İslam, hayatı “cemiyet hayatı” ve “ev hayatı” olarak ikiye ayırarak, ev hayatını cemiyet hayatına denk tutmuştur. Ev hayatı o kadar kıymetli,canlı,ruhlu ve hayatdardır ki bir dinin oluşumunun yarısına zemin teşkil etmiş. Ezvac-ı Tahirat ise, işte bu renkli ve saadet dolu ev hayatının sultanlarıdır.

      Evi bir hapis olrak resmeden laik dinazorların kötü bir kopyası olan islamcı versiyonlarının bunu anlaması güç olabilir ancak hakikat budur.

      İkinci misal,

      Kadının hissi ve kalbi tavırlarının erkeği tamamladığı ve şefkate muhtaç çocuklar için muhteşem bir nimet olduğunu yorumumda vurgulayarak ifade ettiğim halde bundan “kadının hissi tavırlarını, akıl ve karakter noksanlığı olarak görmek” gibi orjinal bir netice çıkararak, yorumunuzu bu minvalde şekillendirmenize istinaden şunu diyebilirimki en kısa zaman diliminde bu yorumumu da altını üstüne getirerek mıncıklamanızı -yok yok- gıdıklamanızı bekliyorum.

      Size iyi eğlenceler dilerim….

      • gulpembe diyor ki:

        Yorum icin tesekkurler.
        Iki duzletme yapicam.
        Ben islamci degilim. Islam satmam. Hem musluman olanlarin hem olmayanlarin yasadigi bir ulkede tabiki huzur ve beraberligin yolu laiklikten gecer ki devlet hicbir saticinin ciftligi olmasin.

        kadinin hissi tavirlarini karakter ve akil noksanligi olarak goren siz degil, osmanli nin bahsettigim uygulamasidir, o zamanin ilmine gore o kadar bilinmesi normaldir, bunu bir ayipmala olarak da yazmamistim, hele sizin ifade etmek istediginiz seyle hicbir alakasi yoktur.

        dunya hayati bir oyun ve eglencedir, yasiyoruz egleniyoruz efendim, size de iyi eglenceler, isleriniz rast gitsin.

        • Sadece Fatih diyor ki:

          Yorumunuzda bahsi geçen laklik nedir?
          İnsanların kanunlarını Allah’ın kanunlarından haşa daha iyi görmek derece doğrudur?
          Günümüz insanının özellikle kadınlarının en büyük zaafı aşırı cesur olmalarıdır ki muhtemelen cehaletten kaynaklanmaktadır. Makam mevki sahibi feminist bir kadın mı daha zekidir yoksa Allah’a peynir sunmaya çalışan çoban mı daha akıllıdır?
          Not: Müslüman idarecilerimiz siteyi kapatır diye çekindiğimden ricam lütfen uzun uzun laiklik tartışması yapılmasın. Sitedeki kellere de düşen maskelerinin yerine yenisi verilsin.

          • canmehmet diyor ki:

            Değerli “Sadece Fatih Diyor ki:” , “Laiklik” konusunu, kırmadan, dökmeden! Fransız Felsefe profesörü Oliver Roy’un “İslam’a Karşı Laiklik” kitabından kısa bir alıntı ile meraklılarına aktaralım:

            “…Laiklik hukuk aracılığıyla belirir. Fransız hukuku içtihatla beslenerek dinlere ilişkin yasaları düzenlemiştir ve laikliğin tanımı bu mevzuatın bütünündedir.

            …Hukuka göre, laiklik ne bir düşünce biçimi. Ne bir felsefe, hatta ne de bir ilkedir; geçerliliğini yasa koyucunun iradesinden alan yasalar bütünüdür.
            Yani, laikliğin gerçekliği, doğrudan siyasal niteliklidir.

            …Kaldı ki 1905 Yasası’nın tarihine bir göz atılırsa, bazı laik siyasetçilerin Devlet-Kilise ayrımına kapalı kaldıklarını görürüz, zira böylesi bir ayrım, devleti kilise gibi bir kurumu denetlemekten yoksun bırakmak demekti.( Dip Not:Paul Bert tarafından 31 Mayıs 1888’de Meclis’e sunulan rapordan. Akt. Alain Gresh, L’îslam, la Republique et le Monde (İslam, Cumhuriyet ve Dünya), s. 185.)

            …Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşü de bu yöndeydi.
            Onun laikliği aşırı militan, hatta açıkça din karşıtıydı.

            Ülkesinde İslam’ın ağırlığından söz edilse bile, bazı kısıtlamalara uğramıştı.

            Nitekim, Atatürk Kilise-Devlet ayrımı gibi bir yola başvurmamış, dinin devlet tarafından denetim altına alınmasını öngörmüştü.

            Türkiye’de imamlar din işlerini yöneten bir kurum olan Diyanet’e bağlıdırlar. Ücretleri Diyanet tarafından ödenir, hatta vaazları bu kurum kaleme alır.

            Günümüzde pek çok Fransız yorumcu, laikliğin bu devletçi uygulamasına özlemle bakıyor. (İslama karşı Laiklik: sahife:40)

            Özeti: Bizler “Batılaşma” adına birçok yasayı Fransızlardan aldık. Kitaptan anladığımız “Laiklik” konusunda onlara bir hayli geçmişiz!

            İlim-irfan da geçememiş de olsak!

          • gulpembe diyor ki:

            Islam hukunda iki kisim var. birinci kisim degismez olan ve tum zamanlarda insanin menfaatine olan hukumlerdir ki bunlar iman ve ibadetle ilgili olanlardir.fakat diger kisim ahkamla yani hukumle ilgilidir, zamanin degismesi yahutta menfaatten ziyade zarar vermeye baslamasiyla bunlar degisime ugrarlar. Bu ikinci kisim, fikhin konusudur. Bilgi sahibi insanlarin kanaatleri dogrultusunda hukme varilir. Tarih boyunca bu boyle olmustur. ornegin kurani kerimde acikca ehli kitab kadinlarla evlenme ruhsati verilmisken ,hz. Omer bazi kaygilarindan dolayi kendi doneminde bu evlilikleri yasaklamistir, ayni sekilde zekat verileceklerin kimler oldugu konusunda da kurani kerimden farkli davranmaktan cekinmemistir. hz. Omerin yaptigi sey Allahin kanunlarini begenmemek degildir, zaman ve duruma gore toplumun ihtiyaclarina cevap vermektir. Oyleki kurani kerimin kendisinde dahi nesh vardir. Yani Allah yeni bir ayet gondererek onceki ayetin hukmunu iptal ettirmektedir.Yine peygamberimizin de once bazi yasaklar koydugu sonradan bu yasaklari kaldirmis oldugu durumlar sozkonusudur.

            Fikhi yorumlar cesitlilik arzederler, hepsi degerlidir,birbirlerine ustunlukleri yoktur. Bu durumda siz sadece bir gorusu resmilestirmek isterseniz ,diger gorusteki kimselere ne ile muamele edeceksiniz. Onlari tekfir mi edeceksiniz, yoksa bizim islamimiz daha guzel sende gelsene mi diyeceksiniz? Avrupaya ziyarette bulunan bir arkadas demisti ki orada her cemaat kurumunun kendi camisi var ve birbirlerinin camilerine gitmezler, camiyi sorudugunuzda da kimlerin camisini istiyorsun diye karsi bir soruyla muhatap olursunuz. Camileri paylasamayan bir zihniyet devleti nasil paylascak?

            Bir diger deyisle, seriatin yuzde 99 u ibadet,ahlak, fazilet,ve ahiret uzerinedir. Devletin isi dindar yetistirmek degildir. Devletin isi bir baba gibi evlat ayirt etmeden tum vatandaslarin hakkini teslim ve temsil etmektir. Peygamberimiz medine islam sehrini kurarken boyle yapmis, bu devleti musluman ve yahudiler beraber yonetir, muttefiktirler diye yazili antlasma hazirlatmistir. Buna medine vesikasi denir, dunya tarihinde mumtaz bir yeri vardir, ilgilenirseniz aratirmanizi tavsiye ederim.

          • gulpembe diyor ki:

            Evet laiklik turkiyeye otoriter laiklik olarak girdi, halktan kopuk ustenci davranarak tum gecmis miras ve kulturel kurumlara bir nevi savas acti. cok partili doneme gecisle bu durum yumusamis olsa da hala zaman zaman devletin dine haksiz mudahaleleri oluyor.

            Halbuki pekcok gelismis demokrasilerde, din, sanat, universiteler otonom calisiir. Yani ozerktirler, devletten emir almayacaklari gibi kendilerine has kanunlari olup devleti icislerine mudahele ettirtmezler. Bugun diyanet ozerklesip devletin sultasindan ciksa, seffaf davranmak ve aldigi butceyi nereye harcadigini aciklamak zorunda kalir.

            Kitaptan yeni haberdar oldum. internetten baktim ,yazarin ‘siyasal islamin iflasi’gibi utopyalari ve ezberleri bozan kitaplari da varmis.

        • adamın biri diyor ki:

          Resulullah sav ve hulefai rasidin zamaninda mevcut olan islam devleti haşa hangi saticinin ciftligiydi? Lutfen sozlerinize dikkat edin maksadinizi aşmayin. Asri saadette ve sonrasinda Allah in kanunlarina gore devlet yonetilirken hangi gayri muslime zulmedilmis.

          • gulpembe diyor ki:

            rasulullah ve hulefai rasidin islamci degil, bir musluman ve mumindirler. esas siz sozlerinize dikkat buyrunuz.

          • adamın biri diyor ki:

            Gulpembe hanim

            gercek bi demagoji ustasisiniz tebrik ederim sizi

            Ben nerede peygamber sav islamci demisim?
            Ayrica islamci ifadesi sekuler kesimin dindar insanlara taktigi bir yaftadir. Bu anlamdaki islamciligi bir seref bilirim. Sizin kastettiginiz hasa islami satan manasini reddediyorum. O sizin gibi dusunenlerin kotu bir yakistirmasidir.

          • adamın biri diyor ki:

            Siz laikligi dinler arasinda bir denge toplum huzur icin bir ihtiyac gibi gormenizve ciftlik ifadenizden yola ciktim. Resululah sav zamaninda bugunku anlamda laik bir yonetim yoktu. Boyle olunca asri saadet tabirinizle muslumanlarin ciftligi mi olmus oldu. Ben dikkat ediyorum herhangi bir hadsizligim olmadi. Ama siz sozlerinizin nerelere gittiginin farkinda degilsiniz bence

        • canmehmet diyor ki:

          Değerli Gülpempe Hanımefendi,

          Bilirsiniz, insanların meseleleri değerlendirmesi; bir merdiven basamaklarından uzağa bakan insanlar misalidir. Hepsinin gördükleri doğru, ancak, farklıdır.

          Kadının, İnsanlık tarihindeki yeri ile İslam’daki yerini (farkını)öğrenebilmek; Batının, yaklaşık son 2500 kayıtlarındaki (Antik Roma) kadının toplumdaki yerine bakmayı zorunlu kılmaktadır.

          Buradan “Devlet” kurumuna geçersek, Antik Roma’dan beslenen Batı demokrasisi; dün kölelerin (bugün) işçinin) sırtından geçinerek, asiller arasında eşitliği öngören sistemdir. Örnek: Batılı ülke yönetimlerinde, gelir dağılımı adaletle midir? Bir milyar doları olan bir işadamı kazanmadığı yıl vergi vermemektedir. Veya: ülke gelirinin yüzde kırkını, ilk yüzde on dilimi almaktadır. Buna benzer sorgulanacak yüzlerce uygulama vardır.

          Bir Arap atasözü der ki: Tekrardan kanaat doğar. Bunun açılımı: siz medya üzerinden halka belirli olayları tekrar edin, bir süre sonra o olaylar doğal karşılanacak ve yaşanacaktır.

          Konuyu toparlarsak: Batıda kilise başlangıçta halka zulmetti. İlk tepki İngiltere’den (Magna Carta) ile geldi, yetkiler paylaşıldı. Bu durum 1789 Fransız ihtilaline kadar bir şekilde gitti. Fransız ihtilali ile birlikte kilise ve (belirli hanedanlıklar) etkisiz hale getirildi.

          Diğer ifadesi ile, kilisenin hakkından geldiler. Ancak, Batıdaki (olumsuz) uygulamaların hiçbiri İslam’da olmamıştır. Gerçeğinde buradan Osmanlı’nın yıkılışına gelmek gerekir, ancak, zülfü yâre dokunulacağı için, Demirel’in, “halk hazır değil” ifadesi paralelinde girmiyoruz.

          Son söz: Laiklik (kilisenin hatası nedeniyle) batı için doğru olabilir. Bizim için merdivenin en üst basamağına çıkarak oradan dünyanın ve İslamın (getirdiği-getireceği) nizamına bakmak gerekir. Meraklısı bu konuda İtalyan Filozof Campenalla’nın Osmanlı için söylediklerini araştırabilir.

          Batı bunu bildiği için “Medeniyetler çatışması” benzeri teorileri dillendirmektedir.

        • Abdullah Bir diyor ki:

          “Islam hukunda iki kisim var. birinci kisim degismez olan ve tum zamanlarda insanin menfaatine olan hukumlerdir ki bunlar İMAN ve İBADET ile ilgili olanlardir. fakat diger kisim AHKAM la yani HÜKÜM ile ilgilidir, ZAMANIN DEĞİŞMESİ yahutta menfaatten ziyade zarar vermeye baslamasiyla bunlar DEĞİŞİME UĞRARLAR.Bu ikinci kisim, fikhin konusudur. Bilgi sahibi insanlarin KANAATLERİ dogrultusunda hukme varilir. Tarih boyunca bu boyle olmustur.”

          Baştan ayağı YANLIŞ ve ÇARPITMA

          Çünkü;

          1- İSLAM DİNİ sadece İSLAM HUKUKU’ndan ibaret değildir.

          2- İBADET ve İMAN ESASLARI İslam Hukukunun konusu değildir. İSLAM HUKUKU İnsanların diğer insanlar ve canlılar arasında ki İLİŞKİLERİ DÜZENLER.

          3- İslam Hukukunda (hükümlerinde) zamanın ve şartların değişmesiyle her hangi bir değişiklik olmaz. Örn: İslam Hukukunda haksız yere cana kıymanın hükmü, sahih nikahın şartları, faizin haramlığı, KİTAP EHLİ YABANCI KADINLAR İLE EVLİLİK vb olaylarda ASLA HÜKÜM DEĞİŞMEZ.

          4- Hz. Ömer TOPLUMUN TAMAMINA ehli kitap kadınlarla evliliği ASLA YASAKLAMAMIŞTIR. Kendi kafana göre hüküm çıkartmaya çalıştığın o olay Hz. Ömer’in konunun muhatabı olan KİŞİYE ÖZEL bir uygulamasıdır. ALLAH’în HELAL KILDIĞINI HARAM KILMA ŞEKLİNDE BİR FETVA DEĞİLDİR.

          5- Ehli sünnet Fıkıh ulemasının (İslami bilgi sahibi kişiler) Allah’ın Kuran da AHKAM (yoruma kapalı, açık hüküm bildiren, emir veren, herkesçe net olarak anlaşılan) ayetler ile helal veya haram kıldığı KONULARI, EYLEMLERİ, HÜKÜMLERİ DEĞİŞTİREN HİÇBİR KARARI, İÇTİHADI, KANAATİ, UYGULAMASI YOKTUR ve DAHİ OLAMAZ. Olsa da bunlar iSLAM DİNİ ve TAHKİKİ İMAN SAHİBİ İNSANLAR İÇİN YOK HÜKMÜNDEDİR.

          6- İslam da zamanın ihtiyaclarına veya toplumun yapısına göre değişiklik gösteren uygulamalar sadece ve SADECE MÜTAŞABİH (net olmayan, açık hüküm bildirmeyen, yoruma açık, farklı yorumlanabilir, farklı anlaşılabilir, uygulamada farklılık gösterilebilir olan durumlar) ayetler ve hükümler ile ilgilidir. Örn: Sigaranın mekruh veya kesinlikle haram olması, tesettürün bölgelere, toplumlara, örf ve adetlere göre şekli manada değişiklik göstermesi, namazın kılınması esnasında ki şekli farklılıklar, vb gibi. Kaldı ki Allah bunlar ve benzeri İTİKADİ/İMANİ olmayan bu tür konularda ki boşluğu veya muallaklığı da insanların bireysel ve sosyal yaşamlarında ki ibadeterinde, uygulamalarında zorlanmamaları, rahat etmeleri için bilerek ve isteyerek bırakmıştır. Çünkü Allah yarattığı insanoğlunun çok fazla zora gelmediğini, hareket alanı biraz daraltıldığında su koyuverdiğini çok iyi bilmektedir.

          Tıpkı Allah’ın Yahudilere bir inek KURBAN EDİN şeklinde ki emrine Yahudilerin öncesinde kendi sordukları sorularla ( rengi nasıl olsun, boynuzları olsun mu olmasın mı vb sorular ile) kendi hareket alanları kısıtlamaları, akabinde de şartlar zorlaştıkca inek kurban etmemek için kırk dereden su getirmeleri olayında olduğu gibi.

          Bu örnek de Allah (kullarının zorlanmamaları için bilerek ve isteyerek) kurban edilecek ineğe dair şekli DETAY BİLGİLERİ VERMEMİŞ, kullarının imkanları dahilinde onların tercihine bırakmıştır. Ancak onlar ineğin detayına dair sordukları sorular ile adeta kendi dilleri ve elleri ile kendi işlerini zorlaştırmışlar ve sordukları sorulara aldıkları cevapların işlerini zorlaştırması nedeniyle de az kalsın inek kurban etme işinden vazgeçeceklerdi.

          İşte bu nedenledir ki Allah temeli imani olmayan bazı konularda kullarının rahat hareket edebilmeleri için müteşabih (yorumlanabilir/kesin hüküm bildirmeyen) ayetler ile değişsen zaman ve şartlarda kullarının işini kolaylaştırmak istemiştir.

          Ancak mütaşabih ayetlerin hiç birisi Ehli Sünnet Fıkıh uleması tarafından İTİKADİ ve İMANİ manada Kuran’ın AHKAM ayetleri ile çelişecek şekilde yorumlanmamış dır ve yorumlanamaz. Ehli Kitap kadınlar ile evlenme, evlenme, boşanma, Mihir vb konularında olduğu gibi.

          Diğer taraftan;

          “Oyleki kurani kerimin kendisinde dahi nesh vardir. Yani Allah yeni bir ayet gondererek onceki ayetin hukmunu iptal ettirmektedir.Yine peygamberimizin de once bazi yasaklar koydugu sonradan bu yasaklari kaldirmis oldugu durumlar sozkonusudur.”

          diyerek burada da bilinçli bir şekilde laf canbazlığı yaparak elma ile armudu toplamaya, sapla samanı birbirine karıştırmış ve aklınca ALGI OPERASYONU yapmaya çalışmışsın.

          Kuranda NESH ( bir hükmüm iptali veya değişikliği) olayı olduğu doğrudur. Ancak burada gözden kaçırmaya çalıştığın ve çarpıtmak istediğin çok önemli bir detay var ki oda bunu fark etmeyerek senin sözlerini dikkate alan ve sana inanan insanların İMANINI KAYBETMESİNE NEDEN OLUR.

          Şöyle ki;

          Kuran da ki ayetlerde, hükümlerde ve uygulamalara dair değişiklikleri (NESH/hüküm değişikliği) sadece ve sadece Allah ve O’nun emri ve izni ile de Resulullah efendimiz YAPMA, GERÇEKLEŞTİRME HAKKINA SAHİPTİR. Ne Hz. Ömer’in nede başka bir kimsenin Allah’ın hükümlerini değiştirme şansı ve hakkı YOKTUR. Bu nedenle de Hz. Ömer veya başka birisini hüküm koyucu veya değiştirici manasında Allah ve Resülü ile bir tutmak, aynı görmek sadece ve sadece bilgisiz cahillerin, aptalların ve bizden görünen MÜNAFIKLAR’ın yapacağı bir şeydir.

          Sen bunlardan hangisisin?

          Ayrıca;

          “Avrupaya ziyarette bulunan bir arkadas demisti ki orada her cemaat kurumunun kendi camisi var ve birbirlerinin camilerine gitmezler, camiyi sorudugunuzda da kimlerin camisini istiyorsun diye karsi bir soruyla muhatap olursunuz. Camileri paylasamayan bir zihniyet devleti nasil paylascak?” demişsin…

          Burada da mantık oyunları ile yine bir tür ÇARPITMA ve ALGI OPERASYONU peşinde olduğun çok açık ve net olarak görülüyor.

          Şöyle ki;

          Camileri paylaşmak ile DEVLETİ PAYLAŞMAK birbirinden tamamen farklı iki seydir.

          Camide eğitim, öğretim ve ibadet yapılır.

          Devlet ise kurallar koyarak insanın bireysel ve toplumsal yaşantısını düzenler, yani İNSANA ve TOPLUMA HÜKMEDER. Sen kafana göre TOPLANILAN YER ile BİR ARAYA TOPLAYAN YAPIYI (devlet ile camiiyi), BİR BİNA ile DÜZEN, SİSTEM KURAN GÜCÜ bir kefeye koyamaz ve dahi insanlara bunların aynı şey olduğunu söyleyerek veya düşündürerek insanların algıları ve aklı ile oynayamazsın.

          Son olarak;

          “Peygamberimiz medine islam sehrini kurarken boyle yapmis, bu devleti musluman ve yahudiler beraber yonetir, muttefiktirler diye yazili antlasma hazirlatmistir.” demişsin…

          Ve yine eksik bilgiler ile bir tür çarpıtma yaparak MEDİNE VESİKASI’nı olduğundan farklı göstermeye çalışmışsın.

          Söyle ki;

          Medine de kurulan İSLAM DEVLETİ değildi.

          Hatta orada bugünkü bilindiği şekliyle bir İSLAM DEVLETİ KURULMADI. O anlaşma, o döenemde henüz bir güç olmamış, zayıf ve sayısal olarak da azınlık da olan Müslümanların Hicret ettikleri o yerde, oranın sahibi, etkin gücü olan zihniyet ile HUZUR ve BARIŞ İÇERİSİNDE BİRLİKTE YAŞAMA şartlarının belirlendiği bir antlaşmadır.

          Var ve İslami olan bir Devlette YAHUDİLERİ DEVLET YÖNETİMİNE ORTAK ETME MANASINDA BİR ANLAŞMA DEĞİLDİR. Aksine Medine ye hicret eden, var olan bir nizama, devlete sonradan dahil olan Müslümanlar bu anlaşma ile yönetime ortak olmuşlar, başka bir değişle karar mekanızmasında söz sahibi olmuşlardır.

          Yani, sen,in söylediğin veya ima ettiğin gibi kendilerine ait olanı paylaşmamışlar, aksine güçleri oranında var olandan PAY, HİSSE ALMIŞLARDIR. Nitekim Müslümanlar güçlendikten sonra Mekke’nin fethi için yaptıkları savaştan ve Mekke’nin fetihedilmesi ile orada ki devlet düzenini tamamen değiştirmişler, kökünden yıkmışlar ve Mekke’nin eski sahipleri olan Müşriklerine devlet yönetiminde hiç bir şekilde söz hakkı vermemişlerdir.

    • adamın biri diyor ki:

      Devesine atlayan hz Ayse ra annemiz bildigim kadariyla sonradan yaptigina pisman olmustur. Ovguyle bahsettiginiz cemel hadisesinde kac sahabe sehit dustu biliyorsunuzdur herhalde. Pes…Pisman olmasa dahi 1400 yillik islam tarihinde esi benzeri gorulmemis bir ferde mahsus tek bir olayi ornek gostermek en hafifiyle demagojidir. Hz. Ayse ra dan ornek alinacak cok daha onemli meseleler varken bunlari konusmak hayatindan bir noktayi cimbizlamak hakikati degil isimize geleni gormek olur.

      • gulpembe diyor ki:

        Dunya tarihi iki haklinin arasindaki usulsuzluk ve fitneden dolayi kopan kavgalarla doludur. Ayse annemiz velevki yanilmis olsa dahi bir ictihatta bulunmustur, bu durum onu gunahkar yapmaz. Nitekim baslattigi harekette yalniz degildi, onemli sahabelerden olusan bir danisma ekibiyle hareket ediyordu. Cemel vakiasini ovmem sozkonusu degildir. Bu sizin yakistirmanizdir. Hayatta bir nokta diyerek hicbir seyi kucuk goremezsiniz,hele konustugumuz kisii tarihi bir sahsiyet,hem de kurani kerimin “siz diger kadinlar gibi degilsiniz”buyruguna muhatap olmus bir kimse ise.

        • adamın biri diyor ki:

          Lafi uzatmanin anlami yok. Hz. Ayse nin ra sonradan yaptigindan pismanlik duydugu bir seyi ornek olarak veremezsiniz. Bosuna tevillere sapmayin. Hz. Ayse nin ra ornek alinacak cok daha degerli ozellikleri varken bu ornege dikkat kesilmek muvazeneyi bozmaktir. Bir kere devesine binmis diye butun omru savas meydaninda gibi dusunemeyiz. Ya da bunu cok onemli cigir acan bir hareket seklinde yorumlamak hata olur diye dusunuyorum.

        • Abdullah Bir diyor ki:

          “iki haklinin arasindaki USULSÜZLÜK ve fitneden dolayi kopan kavgalarla doludur.”

          Bir yerde bir usulsüzlük varsa orada bir o usulsüzlüğü yapan SAHTEKAR vardır. Ve sahtekarlık yapan usulsüzlük yapmasının öncesinde haklı da olsa yaptığı usulsüzlükten sonra HAKSIZ olur. Bu nedenle ortada İKİ HAKLI olamaz.

          Ayrıca;

          Allah’ın peygamber hanımlarına hitaben “siz diger kadinlar gibi degilsiniz” sözleri ONLARI ÖVMEK, ONLARA ÜSTÜNLÜK SAĞLAMAK İÇİN DEĞİL, hanımlarının peygamber efendimize yaşattıkları sıkıntılar, O’na verdikleri üzüntüler ve yaptıkları hatalar için söylenmiş UYARI, AZARLAMA manasındadır.

          Bu nedenle;

          Meydanı boş bulduğunu zannedip insanlar üzerinde yumuşak rumuzunu kullanarak başlattığın ve sözde tatlı dilli, ama çarpıtma ve yalan ifadelerin ile site sakinleri üzerinde yapmaya çalıştığın ALGI OPERASYONLARINA devam etmene mümkün olduğunca izin vermeyeceğim inşaallah.

          Allah imkan verdiği sürece senin en ufak çarpıtmanı, yalanını ve gerçek amacını, yüzünde ki maskeyi deşifre etmek için ensendeyim haberin olsun.

        • Cihad diyor ki:

          “huzur ve beraberligin yolu laiklikten gecer”

          “laiklik turkiyeye otoriter laiklik olarak girdi, halktan kopuk ustenci davranarak tum gecmis miras ve kulturel kurumlara bir nevi savas acti”

          Kendi kendinizi çürütmüşsünüz. Tebrik ederim.

          Sizin meşrebinize göre düşünelim,

          İslam veya herhangi bir din, satıcıları tarafından istismar edilebilir ve devleti çiftliğe dönüştürebilirler. Dini araçsallaştıranlar, devleti hayli hayli araçsallaştırırlar. Bu anlaşılır bir durum.

          Peki laikliği bu durumdan azade kılan nedir? Sizin otoriter laiklik olarak yumuşattığınız durum, laikliğin tam tersi maksatla kullanılabileceğinin güzel bir şerhi değil midir. Batıya laiklik havucu uzatanlar, ülkeyi kendi çiftliğine çevirmiş olamazlar mı. İstediğini yapardı başbakan, istemediğini atardı zindan. Bundan ala çiftlik mi olur.

          Huzur ve beraberlik iksiri olarak lanse edilen laiklik, türkiyenin sosyolojisini altüst ettiği gibi, günümüzün toplumsal fay hatlarınıN da oluşmasına sebep oldu.

          Küçümsenen Osmanlı’da Anadoludaki gayr-i müslim oranı 25% ve mabed ve mektepleri açık iken, laik cumhuriyette bu oran 1%’e kadar inmiş ve ibadethane ve okulları kapatılmıştır. Üstüne üstelik Müslim olanlara bile envai çeşit yasak ve zulüm yapılmıştır.

          Yani hanımefendi, benim anladığım laiklik fena halde satılmış görünüyor.

          sonuç olarak…

          Laikliğin en temel argümanı olan huzur ve beraberlik vurgusunun dindar kitleleri iğfal etmek için uydurulmuş bir masal olduğu yakın tarih ve hatta günümüzde yaşanan olaylar ışığında aşikardır.

          Kendi fikrime dönecek olursam, bütün mesele yukarıdaki yazıda kadına temas eden yönüyle ifade ettiğim gibi aklı tek ve tartışılmaz bir kriter olarak almak ile başlıyor. Ve aklın istibdatı hayatın her alanını kaplamaya başlıyor. Ve bu akılcılıktan ilim( veya bilim) sahasında pozitivizm, içtimai hayatta sekülerizm, siyaset aleminde laikizm vücud buldu ve buluyor. Bu üçlü yapı birbirini işmam eden lazım ve melzum kabilinden olup birbirinden tefriki de mümkün değildir. yani pozitivizm ne kadar din karşıtı ise laiklikte o denli din kaştıdır. sekülerizm de ne kadar uhrevi ve ulvi olana düşman ise, laiklikte öyledir. Bu birbirini tekrarlayan ve besleyen ve gerektiren kapalı devre sistemi gibidir.

          Şunu da inkar etmem, bazen hasen olur ahsenden ahsen. Yani batıl bir dinin tamtamaları içinde laiklik gibi formül dinsizce olabilir ama hayatın sükunet ile devamı için mantıklıdır çünkü hurafelerden ve cehaletten tevellüd eden bir keskinlik ile 400 yıl bütün avrupayı kasıp kavuran mezhep savaşlarını bir derece akla yanaşarak izale etmişler. Bu onların tecrübesi ve kendilerine göre -bir yönüyle- makul da olabilir.

          ancak…

          Bizim elimizde hak bir din var. Saadet ve huzurun, ittihad ve ittifakın formulü din-i haktır. İthal kavramlar ile değil, kendi tecrübemiz ve medeniyetimizin derinliklerinden üreteceğimiz kavramlar ve formüllerle bu sorunu aşabiliriz.

          İslam’ın esası da usulü de sulhtur çünkü maksadı ıslahtır. Savaş, İslam’ı müdafaa ve küfrün inadını ve istibdadını kırmak için başvurulmuş bir zarurettir. Din -hususan- dahilde menfi şekilde istimal edilemez.
          Buna da şahitlerim medine sözleşmesi ve sulh-u hudeybiyedir. Sulh-u hudeybiye ile olan müslüman olanların sayısı, o dönemdeki yapılan savaşlar eliyle müslüman olanlardan çok daha fazladır. üstelik kılıcın mağlup edemediği Halid bin Velid(ra) gibi sahabiler o dönemde müslüman olmuştur.

          Ve hakeza eksiklikleri ve hataları ile beraber yetmiş iki milleti birarada tutmuş bir Osmanlı pratiği önümüzde mevcut. Bunu daha da geliştirebiliriz vs..vs..

          Diğer bir örnek Pakistanın bir husumet üzere kurulması ile İslam’ın Hind dünyasında yayılmasını sekteye uğratmıştır.

          Hülasa-i kelam: Medeniyet-i beşeriyye çarşısına hangi formulü sunarsak sunalım, insanlığa hangi sözü söylersek söyleyelim, değişmez düsturumuz şudur ki,

          “Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası.
          İhyâ-yı din ile olur şu milletin ihyâsı.”

          Yani çare, dini, hayatın bazı alanlarından kovmak değil, bilakis dini o alanda kamil manada yaşamak ve yaşatmaktır. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.

          neyse bu meselede benim gibi bir kıronun bu kadar sözünü dinlemek zorunda kaldın, hakkını helal et.

        • Abdullah Bir diyor ki:

          “Ayse annemiz velevki yanilmis olsa dahi bir İÇTİHADDA bulunmustur, bu durum onu GÜNAHKAR YAPMAZ. Nitekim baslattigi harekette YALNIZ DEĞİLDİ, onemli sahabelerden olusan bir DANIŞMA EKİBİYLE hareket ediyordu.” demek suretiyle üst üste bir çok yanlış yapmış veya yapılan yanlışları DOĞRU veya MASUM göstermeye çalışmışsın.

          Bu Yanlışlar şunlar;

          1- Ne Hz. Ayse nede Cemel vakıasında yanında olan sahabeler asla resulullah efendimiz gibi günahdan korunmuş GÜNAHSIZ DEĞİLDİR.

          2- BİR YANLIŞI YAPANLARIN, GÜNAHI İŞLEYENLERİN SAYISI, COĞUNLUĞU veya O HATAYI YAPANLARIN, GÜNAHI İŞLEYENLERİN KİMLİKLERİ O HAYATI DOĞRU, GÜNAHI SEVAP YAPMAZ.

          3- Hz. Peygamberin “kızım fatıma babanın peygamber olmasına güvenerek Allah’ın emirlerine karşı gevşeklik gösterme, seni ben bile kurtaramam” mealinde ki sözleri/hadisi bu konuda seni yalanlamaya yeterde artar bile.

          Tekrar ve açıkca ifade ediyorum ki burada “köpeksiz köy bulmuş değneksiz gezen sahte kahramanlar” gibi aklına gelen olayları vakıaları amacından saptırarak, değiştirerek ve kafana göre hükümler yazarak kahramanlık yapmaya kalkma.

          Çünkü burada yapılmak istenen, yapılan kötülüklere ve yanlışlara sadece kalbiyle buğz edenler yok. Dil ile yapılan yanlışları dil ile, el ile yapılan yanlışları el ile şer’e hizmet eden zeka ile yapılan yanlışları, oynanan oyunları Allah’ın verdiği akıl ile düzeltecek, bozacak, insanlara doğruları söyleyecek cesur, eğitimli, basiretli, bilgili ve Tahkiki İman sahibi insanlar olduğunu unutma(yın)

  9. Recep Haksever diyor ki:

    Son dönem hanımlar kendine duygusal eşine çok acımasız.

    Çünkü batı kafası ile büyüdük.

Dünden Bugüne

Ayşe Askere Git Ali Sofra Kur

(30.9.2015 tarihli bir yazım. Yeni müfredatta cinsiyet eşitliği ne kadar yer aldı bilmiyorum. Bilgi sahibi olan okuyucular yazarlarsa memnun olurum.) Yeni okul dönemi açıldı, Allah sonumuzu hayreylesin. Özellikle "okul dönemi" dedim, ...
Devamını Oku

Güzel Söz

“ En eğitimli kişi yaşadığı, yaşadığı hayatı en iyi anlayandır. “ ( Hellen Keller)

Kitap

Algı Yönetimi ve Manipülasyon

Algı Yönetimi ve Manipülasyon "Kanmanın ve Kandırmanın Psikolojisi" kitabı nasıl kandırıldığımızı çok iyi gözler önüne seren bir kitap. Mücahit Gültekin kitapta bilimsel açıklamalarla birlikte günümüzden ve İslam tarihinden örneklerle  yalın bir ...
Devamını Oku