Yılbaşında Çocukları Kimin Kuşu Yapıyoruz?

31 Aralık 2018Mehmet Emin Karabacak10 Yorum »

mehmet1-150x150Kuşun biri, her gün kilisenin çanına konar ve orayı pislermiş. Her gün kuşun pisliğini temizlemekten bıkan papaz, bir gün aklına bir fikir gelir ve uygulamaya karar verir.

Sabah kuş gelmeden her gün konup pislettiği çanın yanına bir tas içki koyar. Papaz bu işlemleri yaptıktan sonra kuşu gözetlemeye başlar.

Her günkü gibi kuş gelir, çana konar ve pisliğini yapar. Sonra etrafına bakarken birden tası görür ve tastaki içkiyi su niyetine içer. Hikâye bu ya kuş içkiyi içince sarhoş olur ve yere düşer.

Kuşun düştüğünü gören papaz hemen yanına gider ve kuşu eline alır. Yarı ayık yarı sarhoş halde olan kuşa bakan papaz şöyle seslenir:

“Sevgili kuş; söyle bakalım bana sen kimin kuşusun? Hz. İsa (a.s)’nın kuşuyum desen neden kilisenin çanına pislersin? Yok, Hz Muhammet (s.a.v)’in kuşuyum desen neden tasa koyduğum içkiyi içersin? Allah aşkına söyler misin sen kimin kuşusun?” der.

Şimdi isterseniz papazın kuşa sorduğu soruyu biz de kendimize soralım?

Biz, sözsel ve davranışsal olarak hangi ümmetin aktivitelerini yapmaktayız? Canımız ciğerimiz olarak gördüğümüz minik kuşlarımızı nasıl yetiştiriyoruz? Minik kuşlarımıza model olma konusunda dinin hangi emir ve yasaklarını uygulamada onlara model olmaya çalışıyoruz? Toplum tarafından doğru gibi öğretilen yanlışlar konusunda çocuklarımızı ne kadar bilinçlendirebiliyoruz.

Bu ve buna benzer soruları çoğaltabiliriz. Önemli olan kendimizi ve çocuklarımızı dinin emir ve yasakları konusunda bilinçli bir Müslüman olarak yetiştirebiliyor muyuz?

Her yıl aralık ayında Hristiyan batı toplumunda olduğu gibi Müslüman olan bizim toplumda da ister istemez gündeme yılbaşı oturmaktadır. Müslümanlarla uzaktan yakından alakası olmayan yılbaşı kutlamaları, eskiye nazaran daha belirgin olarak kutlandığı gözlenmektedir. Çoğu Müslüman tarafından bilinçsizce yapılan bu kutlamalar, zamanla tahmin dahi edilemeyecek sonuçları doğurmaktadır.

Rasülullah (s.a.v.) buyuruyor ki: “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a kasem ederim ki, içinizde öyle adam bulunur ki, cennet ehlinin ameli ile amel eder ve kendisi ile cennet arasında bir zira’dan (Yaklaşık 50 cm) ziyade mesafe kalmaz. Derken (hükm-i) kitap (yani o yazının hükmü) ona galebe eder, cehennem ehlinin ameli ile amel eder de cehenneme girer.

Keza içinizde öyle adam bulunur ki, cehennem ehlinin ameli ile amel eder, kendisi ile cehennem arasında bir zira’dan ziyade mesafe kalmaz. Derken (hükm-i) kitap ona galebe eder, cennet ehlinin ameli ile amel eder ve cennete girer.” (Buhari –Müslim)

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte Avrupa ile iç içe olan toplumumuz, son yüz yılda değerlerinden daha da uzak kalmaya başlamıştır. Eskiden televizyonlardaki yılbaşı programlarını seyretmeyi dahi uygun bulmayan toplumumuzda yılbaşılar artık vazgeçilmezler arasına girmeye başlamıştır. Eskiden bırakın kutlamayı televizyonda seyredeni dahi kınayan toplumumuz, son zamanlarda yılbaşını kutlamayacağını söyleyenleri yadırgamaktadır.

Müslüman’ın Ramazan ve Kurban Bayramı’ndan başka bayramı yoktur, inanç ve düşüncesi içinde iken; bugün Hıristiyanlar tarafından bayram olarak kabul edilen yılbaşılar bizim toplumuzda da kabullenmeye ve benimsenmeye başlamaktadır.

“Kim bir kavme benzerse, onlardandır.”  (Ebu Davud) buyuran Peygamber Efendimiz (s.a.v); bir Müslüman’ın hiç kimseye benzemeyeceği ve bir Müslüman’ın taklit eden olmayacağını bu hadisiyle çok güzel ifade etmektedir.

İslam toplumuyla uzaktan yakından ilişkisi olmayan yılbaşı ve yılbaşı kutlamaları, büyükleri olduğu kadar çocukları da ister istemez olumsuz etkilemektedir. Çocuklarına yılbaşını sadece tatil, eğlence veya yeni bir yılın kutlaması olarak gösterip kutlamaya çalışan, televizyondaki yılbaşı kutlamalarını seyretmekte sakınca görmeyen anne babalar, aslında kendilerinin olduğu kadar çocuklarının da maneviyatlarına zarar verdiklerinin farkında bile değillerdir.

Yılbaşı kutlamaları büyüklerin olduğu kadar okuldaki çocukların da gündemini meşgul etmektedir. Eskiden çocuklar, yılbaşını sadece tatil olarak algılayıp konuşurlarken son zamanlarda kutlamalar şeklinde davranışlara dönüştüğü görülmektedir.

“Biz bu yıl yılbaşını …… kutlayacağız. Biz yılbaşında …. gideceğiz. Biz yılbaşı için şunu aldık.  Yılbaşında şunu yapacağız, bunu yapacağız….” diye başlayan cümleler, çocukların en çok kurdukları cümlelerin başında gelmektedir.

Çocukların bu konuşmalarından anlaşılacağı üzere yılbaşı kutlamaları aileler tarafından da normal karşılanmakta ve çocuklara o şekilde ifade edilmektedir. Bunun sonucunda da çocuk başkasına benzeme ve onların değerlerini benimseme adına yapılan yılbaşı kutlamalarını, Müslümanların da yapabileceği normal bir faaliyet olarak algılamaktadır. İleri yaşlarda çocukların bunu biraz daha abartarak dinin diğer değerlerine de genelleyerek farklı yaşam tarzlarına girmesine neden olacaktır. Bu da kişi için telafisi mümkün olmayan maneviyat tahriplerine sebep olmaktadır.

Cenab-ı Hak:“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrim, 66/6) buyuruyor.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) de: “Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evinizde ve emriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara Müslümanlığı öğretmezseniz, mesul olursunuz.” (Buhârî Vesâyâ9) buyuruyor.

Yılbaşı Kutlamalarının Çocukları Etkilememesi için Neler Yapılmalı?

  1. Başta anne babalar, yılbaşı kutlamaları konusunda çocuklara model olmaktan kaçınılmalı.
  2. Yılbaşı kutlama konusunda ailenin plan ve programı olmamalı.
  3. Çocuklar için yılbaşı tatili pekiştireç olacaksa bunlardan kaçınılmalı.
  4. Çocuklar için önemli olan memleket, anneanne, babaanne… gibi ziyaretleri, yılbaşı arasında bağlantı kurdurmamalı.
  5. Yılbaşı tatilini normal bir tatilmiş gibi algılayıp o şekilde değerlendirme konusunda çocuklara model olmalı.
  6. Yılbaşı kutlamaları konusunda aile özendirici konuşma ve davranışlardan kaçınmalı. Müslümanların bayramları hakkında çocuklar bilgilendirilmeli.
  7. Yılbaşının gerçek hikâyesi araştırılıp dinimiz ve kültürümüzle bağlantısı olup olmadığı konusunda çocuklarla bilgi paylaşımı yapılmalı.
  8. Çocukların toplum tarafından yanlış öğretilen yılbaşı ile ilgili sorularına onların anlayacağı şekilde cevap verilmeli.
  9. Yılbaşı gecesi mümkünse televizyon seyretmemeli ve seyredilecekse de yılbaşı kutlaması yayınlamayan kanallar seyredilmeli.

Peygamber Efendimizin  (s.a.v): “Kim bir kavme benzerse, onlardandır.” (Ebu Davud) hadisinin yılbaşıyla bağlantısı konusunda ailecek sohbet edilmeli.

Okunma Sayısı : 2.201

Yorum yapın

“Yılbaşında Çocukları Kimin Kuşu Yapıyoruz?” için 10 Yorum

  1. Şirpençe dedi ki:

    NOT: Merhume Ayşe GÖNEN Hanımefendinin yaşamış olduğu hatıradan hikâyeleştirilmiştir…

    ***
    Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği küçük ve şirin kazamızda huzur ve saadetle yaşayan, hâli vakti yerinde zengin bir aile sayılırdık. Memleketimiz; yedi düvele karşı mücadele ettiği büyük bir cihan harbi yaşamış, adeta taş taşın üstünde kalmamıştı. Görünüşte galip gelmiş, düşmanları yurdumuzdan kovmuş, esaret zincirlerini kırmış, hürriyetimize kavuşmuştuk. Kavuşmuştuk ama o zalim düşmanlara da ram olmuş, gönüllü köleleri hâline getirilmiştik.
    Harp, insanımızı fukaralaştırmıştı lakin yeniden devlet olmanın havası vardı üzerimizde; yüzümüz ak, başımız dik ve oldukça da gururluyduk.
    Umumi harpte sayısız şehid vermiştik. Bir o kadar da gazimiz aramızdaydı. Gidip de geri gelmeseyeci o acı günleri unutturmayan canlı şahidlerdi her biri. Gazi dediklerimiz öyle normal insan değil; bir çok uzvunu kaybetmiş yarım adamlardı. Kiminin ayağı, kiminin kolu, kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hâlâ vücudunda bir mermi veya bir kaç şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler…
    Şehit aileleri; evlatlarını vatan için, millet için, din-iman için verdiklerinden ve gaziler bu uğurda sakat kaldıklarından dolayı üzülmüyor, aksine tarifsiz bir hazla karışık şeref duyuyorlardı.
    Dul şehit eşlerinin ve yetimlerin gelirleri yoktu, fakirlerden de fakir sayılırlardı. Gazilerin ise çoğu zaten çalışamayacak durumdaydı. Ama kimseden bir şey istemeye tenezzül etmezlerdi. Bu asil insanların vakarlı duruşlarının farkındaydık. Herkes; nezakete hareket eder, onları incitmekten imtina ederdi. Yardımlar aleni değil belli etmeden usülüne münasip yapılırdı. Evimize ne alınırsa aynısı şehit ve gazi evlerine de alınır, yiyecek ve giyecekle beraber mendillere sarılmış paralar sepetin bir kenarına iliştirilir, etrafa hissettirmeden kapıları çalınır, açana; “bu sizinmiş” denip teşekkür beklenmeden bırakılır, dönülürdü.
    Kimse; “ben şunu gönderdim, şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Yapılan yardımlar ihtiyaçlarına cevap veriyor muydu? Bilinmez ama yetmese bile; ne şehit aileleri ne de gaziler: “Benim şuyum eksik, buyum yok, çaresizim, açım, susuzum, sahipsizim, yandım, öldüm, bittim” demezlerdi. Belli ki; bu aziz vatan için şehit yakını olma sabrının sevabını veya gazi olup işe yaramaz hâle gelmenin şerefini bu fani dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım harplerde yaralananların çirkin görünüşlerinden, sakatlıklarından dolayı üzülecekleri bir lakap takılmasın diye halkımız gazilerimize hoş isimler yakıştırmışlardı.
    “Hoca Enver, Yedidöven Ali, Görünmez Kâzım, Kale Mustafa, Yarım Dünya Musa, Korkusuz Şaban, Bayraktar Yusuf” gibi…
    Bunlardan birinin lakabı da; “Yılbaşı Çavuş”tu. Bu gazimizin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kulağını, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafı derin yanmış olmalı ki; kızıl ve şekilsiz yara izlerine bakılamıyordu.
    Bu yarım adamın görünüşü korkunç olmasına rağmen çok da merhametli ve müşfikti. Hâlâ “VATAN” der, başka bir şey demezdi. Fakir olmasına rağmen çocukları nerede görse mutlaka ellerine şeker, ceviz bir şey tutuşturur, sevindiridi. Çok az konuşan bu “YILBAŞI ÇAVUŞ” lakaplı gazimizi sevmeyen, saymayan yok gibiydi.
    Ailem; kazamızın okumuş-yazmış en tahsillisi sayılırdı. Babam, amcam, dayım muallim, dedem tahrirat kâtibi idi. Altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. Ağabeyim ve ablam büyük şehre, amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise yüksek tahsili için taa Paris’e gitmişti. Herkes ona imrenir, gıptayla bakardı.
    Rusuhi ağabeyim tatillerde Fransa’dan gelince adeta bayram havası eserdi evimizde. Onu baş köşeye oturtur; büyük-küçük etrafında halka olur, can kulağıyla dinlerdik.
    Anlattıkları Fransa’daki hayatıydı ama bize masal gibi gelirdi. “Ah medeniyet! Ah Fransa! Sen ne büyük, ne ulaşılmaz bir devletsin! Ey Fransa; ey Paris seninle aynı dünya üzerinde olmak bile şeref! Modanın, centilmenliğin, hürriyetin kısaca; “MEDENİYETİN MERKEZİ”i efsane devlet, modern şehir…” diyerek son noktayı koyarken biz de o hayranlığa çoktan kapılmış olurduk…
    Rusuhi ağabeyimin tahsil hayatı uzadıkça, şekli, şemalı değiştiği gibi huyu da pek değişmişti. Yer sofrasına oturmaz, çatalsız, bıçaksız yemek yemezdi. Börek, pasta, köfte, ızgara ve hatta dolma, sarma gibi yiyecekleri sol elindeki çatalla tutar, sağ elindeki bıçakla keser, küçük parçalar hâlinde nazikçe ısırırdı. Biz doğruluğuna, yanlışlığına bakmadan hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener fakat onun gibi beceremezdik. Gençlerin hayranlığına karşılık babam ve amcam; belli etmeseler de bu durumdan pek memnun değillerdi. Ona sol elle yemek yenmediğini söyleseler de o bildiğini okurdu. Büyüklerimizin; Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere; niçin bizim kadar hayran olmadıklarına bir mana veremez; “her hâlde yaşlılık psikolojisi” der, meseleyi anlamaya çalışırdık.
    Anlatılacak şey çok; mesela; sabahları “bonjur/günaydın” öğleden sonra da “bonsuar/tünaydın” demeyi ondan öğrenmiştik. Neredeyse “evet” ve “hayır” kelimelerini unutmuştuk, onların yerine de; oui/ vıy, non/no diyorduk. Babam ve amcam ise hâlâ eskilerde kalmış; “Selâmün aleyküm” veya “merhaba” demekte ısrar ediyorlardı.
    ***
    Mevsim kış, kasabamız bembeyaz gelinlik örtüsüne çoktan bürünmüştü. Sert soğuklar başlayalı ellisini geçmiş nice komşularımız hastalandı. Bazılarının bronşiti, bazılarının romatizması azmış, bazıları uyuzun, veremin pençesinde kıvranıyordu. Bu mevsimin hastalıkları saymakla bitmezdi ki… Soğuk ve sert rüzgârlar vınlayarak eserken, sanki bütün dertleri de beraberinde getiriyordu. Her tarafın karla kaplandığı bu mevsimde hava, karga gaklamaları, kurt ulumalarıyla beraber insan iniltileri ve hırıltıları ile dolup taşıyordu. Daha dün, mektepten gelirken çaresiz insanların perişanlığına şahid olmuştum. Bir tarafta çocuklar koşuşuyor, diğer tarafta ise ihtiyar hastalar, yatak-yorgan at arabalarına bindirilerek doktora götürülüyordu. Hastalığa yakalanmamışlar ise, yorgun ve zayıf bedenlerini ocak başlarında bir nebze olsun ısıtmakla meşgul…
    Hastaları saymazsak oldukça sade ve sessiz geçen koca mevsimi renklendirmek isteyen biri vardı; o da hiç şüphesiz amcamın oğlu Rusuhi’ydi. Birbirinden farklı Frenk menşeili düşündüklerini kafasında ölçmüş, biçmiş, toplamış, çıkarmış olmalı ki; bizleri görünce:
    – Hey kuzenler! Bilin bakayım ben ne yapacağım?
    – Ne yapacaksın abi?
    – Büyük bir dönüşüme başlangıç…
    – Neye başlangıç?
    – Mühim bir hadiseye!
    – Allah Allah! Gel de meraklanma!
    – Büyük bir değişim.
    – İyice meraklandık! Hadi söyle! Ne değişikliği?
    – Önce ailemizde değişim!
    – Allah! Allah!
    – !!!
    Merakımız hat safhadaydı anlayacağınız…
    Rusuhi ağabeyim; bu kış Fransa’da yaptığı tahsilini yarı bırakmış, apar topar geri gelmişti. Güya muvaffak olamadığı için de diploma verilmemişti. Oysa aynı Fransa Rusuhi’yi bizden almış yerine RUSİ’yi göndermişti, farkında bile değildik. Fransızlar ona “Rusi” diyorlarmış zaten. Yani iyice kendilerine benzetmişlerdi. Tam bir Fransız beyefendisi ile yaşıyorduk ve bu bize hem gurur veriyor, hem de davranışlarımıza çok tesir ediyordu. Onunla iftihar ediyorduk kısacası.
    Bir kış gecesi “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının gündüzmüş gibi ışıklandırdığı büyük odamızda toplanmıştık. Rusuhi ağabeyim; aile fertlerinin çoğunluğunu bir arada görünce; ellerini ovuşturarak babama, yani amcasına döndü:
    – Hey, oncle! Afedersiniz amca demeliydim tabii!
    – Mühim değil! Buyur yeğenim.
    – Yılbaşı geliyor.
    – Yılanbaşı mı?
    – Hay Allah iyiliğini versin amca! Ne yılan başısı? Yıl ba şı diyorum, yılbaşı.
    – Eee… her neyse!
    – Bu mevzuda ne düşünüyorsun?
    – Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin. Bize ne! Öyle bir derdim yok ki düşüncesi de olsun!
    – Öyle söyleme amcacığım! Medeni insanlar; her yeni şeyde kendilerini yeniliyorlar! Biz de; Amerikayı yeniden niçin keşfetmeye çalışalım, aynı şeyi yaparak kendimizi yenileyelim. Bakın birkaç gün sonra yeni yıla gireceğiz.
    – Girelim, ne var?
    – Aaa! Çok şey var amca çook! Yeni yılı, yeni seneyi coşkuyla karşılayalım. Karşılayalım ki o senemiz hep coşkulu devam etsin!
    – Yeni yılı karşılamakta ne demek? Sefa gelmiş, hoş gelmiş! Biz şimdiye kadar yılları da, Ramazan-i şerif hariç ayları da hiç karşılamadık. “Allah hayırlısını versin” der geçeriz.
    – Olur mu hiç amcacığım? Medeni memleketler gibi bir şeyler yapalım bu sene! Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.
    – Nasıl, ne değişikliği?!
    – Yaşama değişikliği! Hayattan haz alma değişikliği!
    – !!!
    Konuşulanları merakla dinleyen biz çocuklar; hep bir ağızdan başladık:
    – Ne olur baba!
    – Ne olur amca?
    – Yılbaşını bizde yapalım!
    – Hadi, kırmayın bizi!
    – Hadi hadi!
    – !!!
    – Bak gördün mü amcacığım! Çocuklar da istiyor. Bırak garibanlar birazcık eğlensinler! Hem dert, keder ve tasalardan uzaklaşır, hem de monotonluktan kurtarırız.
    – !!!
    – Siz merak etmeyin; her şeyi hazırlarım!.. Ben Fransa da iken…
    – !!!
    Rusuhi abim “ben Fransadayken…Paristeyken…” diye başlayınca akan sular dururdu. Ne olduğunu, ne olacağını ve neticesini görmek, dinlemek için herkes pür dikkat kesilirdi. Yine Rusuhi ağabeyim “Fransa’da” diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babamın ve amcamın yılbaşına karşı oluşlarının tersine biz çocuklar çok istiyorduk. Hem de canla başla, delicesine. Bu yeni adeti pek merak ediyor ve oldukça da mühimsiyorduk. Hiçbir zaman unutamayacağımız, şimdiye kadar da yapmadığımız müthiş bir merasim olacaktı mutlaka. Rusuhi ağabey; “güzel” diyorsa, mutlaka güzeldi. Hele Fransa gibi, medeniyetin merkezinde kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve aile; gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden YILBAŞINI kutlamaya karar verdi.
    Evin hanımları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler açıldı, çeşit çeşit şerbetler kaynatıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıkartıldı. Evler baştan aşağı silinip süpürüldü iyice temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyimin kontrolünde ve ona sorulup yapılıyordu. Aşırı isteğimize boyun eğen babam ve amcam, fazla zararlı görmediklerinden olsa gerek ses çıkarmıyordu.
    Rusuhi ağabeyim; amcamın karısı olan yengeme, yani kendi annesine:
    – Hey Mama! Bu iş için hindi lazım!
    – O da ne evlat?
    – !!!
    Bu suale katıla katıla gülen Rusuhi ağabeyim, Fransa’dan geldikten sonra annesine “MAMA” diyordu hep. Alışmıştık, bizim de hoşumuza gidiyordu. Ne de olsa bir Fransızca kelime daha öğrenmiştik. O dediyse doğruydu. Öyle ya koskoca Fransa, Paris görmüş biri söylüyordu.
    – Ne hindisi oğlum? O dediğin olmazsa olmaz mı bu merasim?
    – Olmaz mama! Hiç hindisiz yılbaşı olur mu? Yılbaşı demek bir bakıma hindi ziyafeti demek! Çocuklar; bir kere de şöyle bir nar gibi kızartılmış hindi eti yesinler. Hep Fransadaki çocuklar mı yiyecek? Bizimkilerin ne eksikliği var?
    – Tamam da, o dediğin de ne?
    – Ne olacak; deve değil her hâlde, culuk!
    – !!!
    – Culuk mama! Niçin öyle şaşırdın ki? Culuk diyorsunuz ya… işte hindi dediğimiz o uçmasını bilmeyen aptal kuş. Bundan sonra her medeni gibi siz de culuk yerine “HİNDİ” diyeceksiniz. Fransa görmüş evladı olan ailenin farkı olmalı!
    – İyi dersin de a evladım; o hindi dediğin culuğu ben şimdi nereden bulayım?
    – Benim canım mamacığım! Sen istersen bulursun! Ortalık hindiden geçilmiyor.
    – Ama bizim yok!
    – Bizim yok ama komşuların var! Onlar seni kırmazlar…
    – !!!
    Culuğa “hindi” denildiğini de bu vesileyle öğrenmiştik. Bir şey daha öğrenmiştik hindiye Fransızların: “Turquie” dediklerini! Büyüklerimiz kızar diye bu ismi gizlemişmiş Rusuhi ağabeyim.
    Uzak, yakın komşulara haber salındı. O komşu öbürüne, bu komşu diğerine, diğeri diğerine derken bizim “culuk” dediğimiz “hindi” temin edildi. Bu arada komşular da iyice ne yapacağımızı meraklanmışlar, habire sorup duruyorlardı:
    – Yine ne iş çıkarıyor Rusuhi?
    – Onda iş çok! Bizde kaabiliyet yok! Culuk istiyor! İlla culuk…
    – Culuk yerine tavuk olmaz mı?
    – Hayır olmazmış! Rusuhi diyor ki; “Fransa’da yılbaşında hep hindi yenir” Mecbur biz de culuk, hayır pardon hindi arıyoruz.
    – Bu yılbaşı dediğiniz de ne? Ne kadar kuvvetlidir ki; dediği dedik!
    – Bilmem! Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi “yılbaşı kutlayalım” dedi, kırmadık çocuğu! Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir bu çeşitten işleri, değil mi?
    – Doğru… Bizimkiler bir şey bilmezler!
    – Bizimkiler bilmezler, bilmediklerini de bilmezler!
    – !!!
    Böylece bizim sülâlenin yılbaşı yapacağı da bütün bir kazaya yayılmış oldu. Herkesin meraklı bakışları altında hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi de geldi çattı.
    Büyük bir toy-düğün varmışcasına ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydi. Gelin gibi süslendik, püslendik. Kurdelelerimizi taktık, takıştırdık, sokağa çıktık. Mahallemizin çocukları karşımıza dizilmiş büyülenen gözlerle bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın! Öyle ya koca kazada tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa’dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı zaten.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, “kına yakalım mı” diye sorduğumuzda Rusuhi ağabeyim fena kızdı, müsade etmedi.
    – Kına da neymiş? Şark bayramı tertip etmiyoruz! Bunun adı garp bayramı “YILBAŞI… YIL BA ŞI…”
    – !!!
    – Oje sürün!
    – !!!
    Bu denileni hiçbirimiz anlamamış, sormamıştık da ne olduğunu. Bayram değildi ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı, bu merasim için de yapıldı. Bayramlardaki gibi de yeni elbiseler giyinmiştik. Hatta hiçbir bayramda yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin “hindi” dediği culuk da kızartılmıştı. Oje dediği neydi? Bir o eksikti.
    Hava karardı. Hâlâ çocuklar, elleri koyunlarında bizleri seyrediyordu. Kimi komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek evimize girip çıkıyordu. Biz de ise gurur, kibir son haddindeydi. Öyle ya ilk defa yılbaşını bayram gibi karşılayan bizdik, o kadar da olacaktı.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyadı, bir şeyler yaptı.
    – Bu yaptığın nedir Rusuhi?
    – Tombala!
    – Ne?
    – Tom ba la…
    – Oyun mu?
    – Evet, modern ailelerin oynadığı bir eğlence!
    – Nasıl da kafaları çalışıyormuş bu Fransızların! Bunu bulup oynamak kolay olmasa gerek!
    – Kolay kolay! Abartmayın! Fransa’da buna LOTO, İstanbul’da tombala diyorlar.
    – Hım! Acayip!
    – Şu sofranın zenginliğine bak Mama… Sayemde tabii!
    – Kaç fakir doyardı bunlarla?
    – Aaa! Yapma MAMA! Bırak şimdi fakiri, fukarayı! Keyfine bak, keyfine! Yılbaşı dertleri unutmak, neşelenip coşmak, kısaca hayatı dolu dolu yaşamak demektir!
    – !!!
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar gecenin karanlığında gök kubbeye yükseliyordu.
    – Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın Rusuhi?
    – Siz bir de Fransa’daki yılbaşını yaşasanız! Babam kızar diye içki almadım. Orada kadehler havada uçuşur; süslü giyinmiş, parfüm kokan bakımlı kadınlar, çılgın aşıkların çoşkulu dansları, sınırsız müzik ve dolu dolu eğlence… Her yılbaşında bütün Fransa sabaha kadar ayaktadır. Kana kana içer, dert ve tasaları unutacak kadar sarhoş olur, bu köhnemiş mavi seyyareyi tozpembe görürler!
    – !!!
    – Sizler ise ter kokuları içinde infazını bekleyen ölüm mahkûmları gibisiniz!
    – !!!
    – Ey millet! Yeter artık uyanın! Çok uyudunuz! Uyanın derin rüyalardan diyorum! Biraz olsun keyifli yaşamak, eğlenmek, gülmek sizin de hakkınız! Dünyaya bir daha mı geleceksiniz ki oyunu, eğlenceyi tehir ediyorsunuz? Ben sizin kapalı gözlerinizi aralamaya, hayatı bütün hakikatleriyle tanımanıza, her medeni insan gibi bu dünyadan zevk almanıza yardımcı olmaya çalışıyorum…
    – !!!
    – Bırakın köhne, karanlık, canlı mezar hayatını…
    – !!!
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle:
    – Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın Fransa… yaşasın Paris! Yaşasın yeni yıl…
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim coşkusuna iştirak ediyorduk ki; hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle olduğumuz yerde öylece kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor, adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    – Hayırdır İnşaallah! Kimdir bu densiz, gece yarısı?
    – !!!
    – Dur hele, yavaş ol, kapıyı kıracaksın!
    – !!!
    Hepimiz olduğumuz yerde nefesimizi tutmuş olacakları bekliyorduk. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken bu gürültüyü duymuş, öylece et ağzımda çiğnemeden donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu. Aşağı indirmeyi bile akıl edememişti.
    Amcam kapıyı koşarak açar açmaz:
    – Buyur, buyur çavuş! Nedir bu telaş?
    – Ne çavuşu-mavuşu!
    – Hayırdır!
    – !!!
    Amcam daha girmemişti ki; “YILBAŞI ÇAVUŞ” dediğimiz gazi; tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Tek gözü hırsından değirmen taşı gibi dönüyor, devleri andıran bir soluklanmayla burnundan soluyordu. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu YARIM ADAM, kıpkırmızı et parçasıydı sanki. Ağzından köpükler saçıyordu. Babama dönerek hışımla:
    – Muallim bey, muallim bey!
    – Buyur Çavuş!
    – Senden muallim olmaz!
    – Ya ne?
    – Olsa olsa bir vatan haini olur!
    – Ne diyorsun çavuşum!? O nasıl lakırdı? Hele bir otur, soluklan! Bu hiddetinin sebebi ne?
    – Oturmak mı? Senin hanene daha uğramam ve oturmam! Oturanla da konuşmam!
    – Neden, niçin? Keşke dövseydin de bu hakaretleri yapmasaydın!
    – Az bile söyledim!
    – Bir de az söylemişmiş! Duyan da diyecek ki; muallim bey adam öldürmüş, haramilik yapmış, kadınları dağa kaldırmış! Söyle bu hakaretleri edecek kadar ne suç işledim?
    – Keşke sizi gâvurun gününü, onlar gibi oyun-eğlence içinde yaşarken görmeseydim! Keşke diğer yanımı da düşman götürseydi de bu yaptıklarınıza şahid olmasaydım!
    – Seni doldurmuşlar çavuşum!
    – Ne doldurması? Kimsenin günahını almayın! Yalan mı? Aha ortada yaptıklarınız! Daha daha… söyletmeyin beni… tövbe tövbe…
    – !!!
    Durum anlaşılmıştı. Çavuş emmi; bizim YILBAŞI kutlamamıza fena bozulmuş, acayıp kızmıştı. Bütün gözler; ayakta duran Rusuhi Ağabeyimdeydi. O ise hâlâ taşlaşmış vaziyette kendini müdafaa etmek için fırsat kolluyordu. Bir yolunu buldu:
    – Ne beis var bunda?! Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor, bir yeni sene başlıyor. Biz eski seneye “güle güle git” yeni seneye de “hoş geldin” demek için eğleniyoruz! Bunda ne var? Hiddetinden yol bulamıyoruz ki geçelim! Milletin size gösterdiği hürmeti ayaklar altına aldınız bu hareketinizle!
    – Gâvur adetlerinin bu masum yavrulara öğretilmesine rıza gösteremem! Bunun ne mânâya geldiğini bir ben bilirim! Ben!
    – !!!
    Yılbaşı Çavuş; Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Hiddetle babama ve amcama bakıyor, adeta onları silkeliyordu.
    – Siz ikiniz de muallimlersiniz! Talebelerinize İSTİKLAL HARBİNİN topla tüfekle kazanılmadığını, iman gücü ile kazanıldığını anlatıyorsunuz değil mi?
    – Elbette öyle anlatıyoruz!
    – Ya bu hâliniz!
    – Hâlimizde de bir şey yok!
    – !!!
    – Doğrusu; hiç yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da görmüş. Bizde de olsun istedi. Biraz değişiklik olur düşüncesiyle bu masum talebi kabul ettik.
    – Masummuş! Şu elindeki bardağı “şerefe” diye kaldıran mahdumunuz Fransa’da öğrenecek başka bir şey bulamamış mı?
    – !!!
    – Oradan ilim getirseydi, fen, makina getirseydi, ne bileyim fabrika kursaydı! Bak bunca insan hastalıklardan kırılıyor! Oralardan dertlerimize derman olacak merhem getirseydi!
    – Diplomasını bile vermemişler.
    – Gâvur bunlar! Hiç diploma verir mi sana?! Yaralarımıza ilaç olacak merhem sürer mi? Aha böyle gâvur bayramının nasıl olacağını öğretir ve geri gönderir!
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim fena bozulmuştu, dayanamadı zorla da olsa söze karıştı tekrar:
    – Bizim yaptıklarımızla onlarınki aynı değil Çavuş Dayı! Hem Fransızlar böyle basit kutlamıyorlar ki. Onlar evlerine çam diker, ışıklandırırlar. Hediyelerini çamın dibine koyar, sonra da dağıtırlar. Bir de onların Noel Babaları var, o da ev ev dolaşır, hediye paketleriyle. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    – Efendi! Efendi! Ağzından çıkanı kulağın duymuyor galiba! Bugün sen bu eğlenceyi başlattın; elli sene sonraki nesil çam diker evlerinin ortasına. Bugün kağıttan tombala oynattın, elli sene sonra kumarın daniskası oynanır bu evlerde. Bugün kendi aranızda eğlenirsiniz, elli sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi libaslarından çıkarır göbek attırırlar! Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız!
    – Yeter be geri kafalı! Zehir, zıkkım ettin gecemizi! Ha sonra, muhterem pederim var iken sen ne karışıyorsun? Zabıta mısın, yoksa kazanın kaymakamı mı?
    – Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla fıngırdaşıp gezerken ben bastonla helaya gitmeye bile zorlanıyorum! Sen briyantinli saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken; beni böyle öcü gibi görenler tiksinip kaçıyorlar! Sen gâvurların bayramını onlar gibi yaşarken, onlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın, kız, ihtiyar, bebe demeden katlediyorlar!
    – !!!
    – Derdim bundandır komşular!
    – !!!’
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü; yarım adam Yılbaşı Çavuş’ndan ayıramıyorduk. ilk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuş ciğerleri sökülecekmiş gibi ağlıyordu. Hem de çocuklar gibi bağıra bağıra…
    – Lakayt kalamadım! Bana ne diyemedim komşular!
    – !!!
    – Niçin bana “Yılbaşı Çavuş” diyorlar biliyor musunuz? Hiç merak ettiniz mi? Sizin yerinizde olsaydım bir sorar öğrenirdim! Nerede o basiret?
    – !!!
    – Bu memlekete tam beş sene askerlik yaptım. Hem de ne askerlik, kelle koltukta! Kar, kış demedim, açlığımı kimselere hissettirmedim, kimseye de şikâyette bulunmadım! Bir gün bile keyfimi, ciğerparem bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, millet dedim, din dedim, devlet dedim! Gece gündüz çalıştım, didindim; gâvurların esaretinden kurtulalım, ezanları susturmayalım dedim. Başka bir derdim, emelim olmadı, olamazdı da! Azgın düşmanlarla kaşa kaş, dişe diş mücadele ve muharebe ederken; şu bayramını kutladığınız, çok özendiğiniz, “medeniyetin merkezi” dediğiniz Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki; bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de Ramazan ayında katlediyorlar. Ellerinde esirdim, içim yana yana dediklerini yapıyordum, derken onların özene-bezene hazırlandıkları en mühimsedikleri bayramları yani “yılbaşıları” geldi. Beni şehrin kalesinde, Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanıyorlardı o zaman. Bir akşam, sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, isimlerini bilemediğim içki şişelerini açtı, sıraladılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir kukuleta taktılar. Lisanlarından anlamıyordum, ne yapmak istediklerini de tam bilmiyordum. İşaretle ve çat pat öğrendiklerimizle akşam yapacakları eğlencede hizmet etmemi istediklerini anlamıştım. Noksansız hazırlanmışlardı zaten. Bir müddet dediklerini yaptım. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini söylediler.
    Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: “Hey Turko! Hey nouvel an!/ Hey YILBAŞI ÇAVUŞU! Şu sağ taraftaki kapıyı aç! İçeridekilerden birer tane getir! Dikkatli ol ha!”
    Mecburen işaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. Bir de ne göreyim? Elbiseleri soyulmuş, yaşları ondört, onbeş gibi tahmin ettiğim Türk kızları; iki gözü iki çeşme ağlaşmıyorlar mı? Başım döndü, gözlerim karardı, içim sızladı, yandım, kavruldum! Çırılçıplak, üryan, zavallı kızcağızlar utançlarından bir birlerine sarıldı, elleri ile vücutlarını kapatmaya çalıştılar gayr-i ihtiyari. Gözlerinden yaşlar oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı:
    “Ne olur mösyö! Bize acı! Verme onların eline!”
    “Öldür mösyö! Öldür!”
    “Ne olursun bizi öldür de kirletme!”
    “Vay başımıza geleneler! Vay! Vay!”
    Önce; bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu giydirdikleri; Noel Babalarının kıyafeti idi. İçerdeki Müslüman Türk kızları da beni bundan dolayı Noel Babası sanmışlardı… Niçin hırçınlaştığımı anladınız mı? O zamanki ruh hâlimi düşünebiliyor musunuz? Zerre kadar da olsa hissiyatımı anlatabildim mi?
    – !!!
    – Kısacası benden; canımdan can, kanımdan kan kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Hırsımdan tirtir titriyordum! Olmayan aklım çoktan gitmişti! Son bir kuvvetle bütün cesaretimi toplayıp geri döndüm: “Bre melunlar, bre zalimler, leş kargaları, çakallar! Ölümü çiğnemeden bu kızlara dokunamazsınız” diye gürledim! Yırtıcı bir kaplan misali önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki silahını ve el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi gebermiş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın tesiriyle bu hâle gelmiş… Bayılmışım. Akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye de bir kenara atmışlar. Kızlardan kurtulan biri, nefes aldığımı, sağ olduğumu anlayınca sırtlamış evine taşımış ve tedavi etmişler. O kızcağızın yüzünü hatırlamıyorum, çünkü hiç görmedim. Dedesi ile yiyecek ve ilaç gönderirmiş. Önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar ve ihtiyaçlarımı başucuma yerleştirirmiş. Dahası var eksiği yok! İşte bu yüzden bana “YILBAŞI ÇAVUŞ” derler.
    – !!!
    – “Muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor” dediklerini duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vurulmuşa döndüm! O geceyi hatırladım bütün acısıyla! Keşke; çok sevdiğim komşumu ve evlatlarını böyle görmeseydim! Böyle göreceğime öbür yanım da yok olsaydı. Keşke ölseydim de bu hâle şahid olmasaydım! Keşke keşke…
    – !!!
    Şok olmuştuk duyduklarımız karşısında!
    ***
    Ailemle kutladığım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk sene geçti. Yılbaşı Çavuş’un dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlenceydi, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline döndü. Kesilen hindiler, devrilen çamlar ve çam altındaki hediyeler, su gibi içki tüketimi, kulakları sağır eden müzik, sabahlara kadar devam eden dans ve çılgınca eğlence… Bunlar ne mânâya geliyor, Allah aşkına söyler misiniz?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde meze olarak kullanılmasına mani olmak için, vücudunun yarısını vermişti. Biz o kahraman gazilerin şimdiki evlâtları, torunları değil miyiz? Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği garp eğlencesini, şimdi bütün milli ve manevi hislerden, duygulardan uzak, nasıl da zevkle ve içten kutluyoruz!
    Heyhat neydik, ne olduk?!
    Bimem bizi affedecek misin YARISI OLMAYAN ADAM, kahraman YILBAŞI ÇAVUŞ?
    Bu zavallı evlatlarının hâli ortada! Affet ne olur!
    ***
    Bu yaşanmış hikâyenin altına “BAYRAK” şairimiz; “ARİF NİHAT ASYA’nın yukarıda okuduğumuz acı hakikatleri görüp aynı dertle kaleme aldığı şiirini koymadan geçemedim.
    Bütün bağrıyanık, vatansever kardeşlerime…
    ***
    BİZE BİR NAZAR OLDU
    Bize bir nazar oldu, Cumamız Pazar oldu,
    Ne olduysa hep bize azar, azar oldu.
    Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız,
    Ne ruhça, ne vücutça, ne de kandan hastayız.
    Avrupa’ya bir değil iki pencere açtık.
    Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    Yaklaştıkça her sene öz yurdumda yılbaşı,
    Yapılır milletime Frenkçe sahte aşı!
    Buna ağlar ağacı, hem toprağı, taşı.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    “Sen Hıristiyan mısın?” Diye sorsan darılır!
    Yılbaşında hindi, kaz yemesine bayılır.
    Çam deviren hindi ki, nasıl mümin sayılır
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!

  2. Misafir dedi ki:

    “Zavallı Türk aydını…
    Batılı dostları alınmasınlar diye hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra unutur hazineleri olduğunu. Düşmanın putlarının takdis eder, hayranlıklarını benimser.
    Dev papağanlaşır.”

    Cemil Meriç

  3. Sevgi dedi ki:

    Yurtdisinda yasarken bu tarz kutlamalardan uzak tutmak daha kolaydi. Bu onlarin dininde var bizde yok demek yeterliydi. Simdi burdadami varmis demeye basladi. Bazi insanlar kutluyor galiba ama biz kutlamiyoruz dedik. Okulunda da bu yonde kutlamalar olmayinca henuz bir ozenme yada eksik hissetme olmadi. Yilbasi aksami yine hergun gibi evde gecirip ayni saatte uyuyunca hicbirsey dusundurmedi bu sene. Bakalim zaman ilerledikce neler olacak.

  4. Misafir dedi ki:

    NASRETTİN HOCAYLA, NOEL BABA ARASINDAKİ FARKLAR:

    Fark:1
    Noel Baba çocukları beleşçiliğe alıştırır.
    Nasrettin Hoca çocukları çalışmaya ve karşılığını vererek almaya çağırır. “Parasını veren düdüğü çalar” der.

    Fark:2
    Noel Baba yeşili sevmez ve çam ağaçlarının düşmanıdır.
    Nasrettin Hoca ağacın önemine işaret eder ve “bindiğin dalı kesme” der.

    Fark:3
    Noel Baba hayalcidir. Havada uçan bir geyik ve onun çektiği bir araba çocukları hayalciliğe çağırır.
    Nasrettin Hoca gerçekçidir. Elle tutulur ve gözle görülür bir eşeği vardır.

    Fark:4
    Noel Baba maddiyatçıdır. Çocukları ıvır zıvır ve yalnızca maddi değeri olan oyuncaklarla kandırmaya çalışır.
    Nasrettin Hoca maneviyatçıdır. Paraya çevrilmeyecek zenginliklerin peşindedir.

    Fark:5
    Noel Baba karaktersizdir. Kapıdan kovsanız bacadan girer.
    Nasrettin Hoca şahsiyet sahibidir. Kendisine itibar gösterilmeyen yerde yemeği kürküne yedirir.

    Fark:6
    Noel Baba milliyetsizdir. Avrupa ile Amerika arasında havada uçar gezer.
    Nasrettin Hoca öz be öz Türk ve Müslümandır.

    Fark:7
    Noel Baba kapitalist tüketim çılgınlığının bir sömürü aracıdır.
    Nasrettin Hoca insanı düşünmeye çağıran bir tefekkür insanıdır ve güldürürken bile düşündürür.

    Fark:8
    Noel Baba yılda bir ortaya çıkan bir figür ya da yılda bir kez şişirilen balondur.
    Nasrettin Hoca aramızda dolaşan bir yıldızdır ve büyük bir değerdir.

    Fark:9
    Noel Baba kış günleri ve karanlık gecelerde ortaya çıkar. Bu hâliyle insanda hep soğukluğu ve karanlığı çağrıştırır. Noel Baba insana bir karabasan gibi çöker ve kasavet verir.
    Nasrettin Hoca ise kırlarda, ovalarda, camilerde, evlerde, şehirlerde ve apaydınlık huzurlu yerlerde karşımıza çıkar. Nasrettin Hoca bu hâliyle insana huzur ve ferahlık verir.

    Fark:10
    Noel Baba babalığını görmediğimiz, sorumluluğu olmayan bir Şam Babasıdır.
    Nasrettin Hoca ise topluma önder konumundaki Değerli bir Hocadır.

    Fark:11
    Noel Baba uydurma bir figürdür. Yani “yok”tur.
    Nasreddin Hoca Akşehir’de yaşamıştır. Kâlbimizde hâlâ yaşamaktadır. Yani “var”dır.

    Fark: 12
    Noel Baba evli mi, değil mi bilinmemektedir.
    Nasrettin Hoca ise evlidir.

  5. Gokce dedi ki:

    Turkiyedeki Noel/Yilbasi kutlamalari, taklitin en saskincasi..
    Hiristiyanin Christmas icin susledigi 25 Aralik ta ki çam agacini yilbasinda dikip, Amerikalinin Thanksgiving de yedigi Hindiyi yiyerek kutluyor..

  6. Feyza dedi ki:

    Bu duyarlilikta bir yazi hazirladiginiz icin tesekkurler sn.yazar.
    Aslinda cok zor degil, biraz masaldan, hikayeden anlar yasa geldikleri zaman cocuklara Musluman oldugumuz ve bu kutlamalarin Hiristiyan adeti oldugunu ve bizim bayramimiz olmadigi, bize ait olmadigi her yil anlatilsa cocuklar bu suuru kazanirlar.
    Buyuduklerinde ise sorgularlar cevrelerindeki Muslumanlarin bize ait olmayan bu kutlamalara neden bu denli ihtimam ve tazim gosterdiklerini ve reddederler, en azindan heves etmezler diye dusunuyorum.
    Is sizin gibi duyarli egitimcilerde ve bizzat anne babalarda bitiyor. Insaallah suurlu nesiller yetistirebiliriz.
    Allah c.c. Razi olsun…

  7. Misafir dedi ki:

    Yılbaşı Kutlamayı Nerden Öğrendin?
    ▫▫▫▫
    “Hiç şüphesiz siz, kendinizden önceki milletlerin yoluna adım adım, karış karış, tıpatıp uyacaksınız. Öyle ki onlar keler deliğine girseler, siz de girmeye kalkışacaksınız. Bunun üzerine sahabe Rasulullah’a Hıristiyan veya Yahudileri ima edip etmediğini sorunca, Rasulullah (s.a.v.) da sesini yükselterek ya kim olacaktı? diye cevap vermiştir.” (Buhari.Tecrid 9/1410.)
    ▫▫▫▫▫
    Takvime baktım da, doldu gözlerim. Bir yıl daha tükenmiş demek. Koca bir yılı daha harcamışız ömürden.

    Kabir kapısı biraz daha aralandı. Nefesler azaldı… Ama sen pek neşelisin. Cenneti garantilemiş, cehennemden azad edilmiş gibisin…

    Ben ağlarken eğlenmeyi kimden öğrendin sen?

    Bir yıl daha tükenince ömründen, kutlama yapılması gerektiğini kim anlattı sana? Kafandaki kırmızı, ışıltılı kukuletayla delirmiş gibi zıplamayı nerden öğrendin?

    Kimden öğrendin güzelim çam ağaçlarını kesip üzerine Hristiyan sembolleri asmayı? “Mutlu yıllar” demeyi, çorap içinde hediye vermeyi, kadeh tokuşturmayı kimden öğrendin?

    Kim öğretti sana, hayvandan aşağı tavırlarla, sarhoş, zinakar bedenlerle bir gece geçirince bütün yıl mutlu olacağını?

    Sana şah damarından yakın bir Rabbin varken, kuru bir ağacın dalına kurdela bağlayıp dilek dilemeyi, nerden öğrendin? Rezzak olan Rabbe dua ve tevekkül etmek dururken, piyango biletinden medet ummayı kimden öğrendin?

    Senin geceleri kalkıp namaz kılan, hatimler indiren, nur yüzlü dedelerin ve ninelerin vardı. Annen, baban da bilmezdi kafire benzemeyi. Peki ya sen, o kan kırmızı kıyafetli, sinsi bakışlı herife noel baba demeyi, ona muhabbet etmeyi kimden öğrendin?

    Müslüman çocuklar, kadınlar, yaşlılar; Zalimlerin, ateşi göklere ulaşan bombalarıyla katledilirken, sen o zalimlerin bayramlarını havai fişek patlatarak kutlamayı, mazlumların kanları üzerinde alem yapmayı kimden öğrendin?

    Secde etmek, gözyaşlarıyla dua etmek, haramlardan yılandan kaçar gibi kaçmak, Rasulullah Aleyhisselam’ın izinden gitmek, Müslümanca yaşayıp Rıza-yı ilahi’yi kazanmak varken…

    Koca koca cennet yolları, inşirah kapıları dururken, kertenkele deliğine girmeyi nerden öğrendin sen?

    ALINTIDIR

  8. Misafir dedi ki:

    “Ya Rab! Böyle mi olacaktı, benim cennet yurdum?
    Baktım da etrafıma yalnızım, ağladım durdum.
    Bir mânâ veremedim, şu Milâdî yıl başına!
    Şaştım da kaldım, Müslümanların vah telaşına!
    Çevirdim başımı, nereye ettimse bir nazar.
    Gördümki, noel için hazır, yer-yer çarşı-pazar.
    Haykırmak gelmişti içimden, seslendim millete.
    Heyhat! Duyuramadım, ne Âhmed’e ne Mehmed’e.
    Ey Âlem-i İslâm’ın baş tacı, büyük Türkiye!
    Mukaddesatı unuttun, Avrupa diye diye!

    Yurdumu işgal eylemiş, şu garbın safsatası, Kiminin maymunu var, kiminin “Noel babası!”

    Anladım, zaman geçmekte bugün dünden de beter.
    Kim bilir? Yarın ne hâle düşecek bu şaşkın beşer.
    Kulaklar tıkanmış, gözlere çekilmiş perde.
    Nankör adam, fazilet arıyor geçmiş giderde.
    İslâmdır bu vatanın dini, kitabı Kur’an-ı Kerim’dir.
    Müslümanın bayramı, Ramazan ve Kurbandır.
    Kalamaz bu böyle Fatihin, Yavuzun diyarı, Noel kutlamada, geçerek hiristiyanları.

    Maziyi düşündüm de, hayran oldum istiklâle Ecdadıma söz verdim, varmak için istikbâle, Çanakkale’de şehidlerim kefensiz yatıyor!..
    Sakarya’nın rengi, hâlâ kıpkızıl kan akıyor!..
    Şehidlik, gazilik şerefidir Müslümanların.
    Düşmanlara alkış tutmak, işidir alçakların.
    Şu alçakça yaşayanların aklına yanayım.
    Gel ölüm gel, neredesin? Kanımla yıkanayım!
    İstemem bu hayatı, Sultan etseler cihanda.
    Ölürüm, şerefimle yatarım, toprak altında.
    Ya Rab! Hidâyet ver kurtulsun bu millete..”

    MEHMET AKİF ERSOY

  9. Misafir dedi ki:

    Yer: Üsküdar…

    Hava kış, hafif kar yağıyor. Kuruyemişçi önünde dehşet sıra var. Yılbaşını kutlayacaklar ya kimliklerinde “Müslüman” yazanlar.

    Derken bir araba, çok lüks bir araba, kodaman biri olduğu belli. En öne geçer, herkesin önüne. Bana şu kadar fındık içi, çekirdek, fıstık falan ver, der.

    Tabi sıradakiler başlarlar bağırmaya: ” Hooop, hey! N’oluyor, geç sıraya! Zengin mengin anlamayız.”

    Hristiyan adam kalabalığa doğru dönerek: ” Yahu benim adım George (Corç). Ben Hristiyanım. Senede bir gün bayramımız var, bari bayramımızda bizi rahat bırakın. Biz Ramazanda sizin pide sırasına giriyor muyuz?” der.

    Tabii sıradaki insanlara büyük bir ders vermiştir .Ve çerez sırasını utanarak bir çoğu terketmiştir.

    ALINTIDIR.

Dünden Bugüne

Ayşe Askere Git Ali Sofra Kur

(30.9.2015 tarihli bir yazım. Şu an ocak 2019, bu süreçte ders kitaplarından bütün cinsiyet rolleri çıkartıldı ve 162 okul pilot okul olarak seçildi "cinsiyet eşitliğine duyarlı okul" adı altında cinsiyetsiz ...
Devamını Oku

Güzel Söz

"Bir ev halkı birbirine iyilik ve ikramda bulunduğunda Allah üzerlerine rızık akıtır ve Allah'ın himayesinde olurlar. (Hadis-i Şerif)

Kitap

Algı Yönetimi ve Manipülasyon

Algı Yönetimi ve Manipülasyon "Kanmanın ve Kandırmanın Psikolojisi" kitabı nasıl kandırıldığımızı çok iyi gözler önüne seren bir kitap. Mücahit Gültekin kitapta bilimsel açıklamalarla birlikte günümüzden ve İslam tarihinden örneklerle  yalın bir ...
Devamını Oku