Evlilikten Boşanmaya Giden Sürecin Anatomisi

DÜNYAYA GELME VE GELİŞME

Her biri bir yerde dünyaya gelen insanlar zamanla büyür. Büyüyünce bilgileri artar, birçok konuda beklentileri oluşur, pek çok şeyleri gibi hormonları da hızla gelişir. Bu değişim tipik olarak romantik ve cinsel duygularda uyanma, sonra da karşı cinse yönelme şeklinde görülür.

DEĞİŞME VE HAREKETE GEÇME SAFHASI

Derken, karşı cinse yönelen bu cinsel ve sevgi türü duygular kişileri içten içe sıkıştırır, durur. Ayrıca, dünyaya geldiğinde ham olduğu halde genç ve yetişkin olmakla pişmiş, bundan sonra da “yanmaları” istenen bu kişiler dışarıdan “yaşın geldi, ev bark kurmanın zamanı geçiyor, şu kız nasıl” türü sosyal telkinlerle de beslenir, yuva kurmaya karşı istekli ve motive bir hale getirilmeye çalışılır. Tüm bu sayiklerin tesiriyle kişiler birçok gereksinimin en meşru, en kabul edilir biçimde karşılanacağına inandıkları evlilik gibi mühim bir kurumun çatısını örme yönünde hızla harekete geçmeye başlarlar.

TATLI TELAŞ EVRESİ

Bir zamanlar tıpkı kendileri gibi olan nice çiftin şimdilerde mahkeme koridorlarında, yıllarca üstünde karşılıklı çay içtikleri sandalyenin bacaklarını bile “üçü bana biri sana” diyerek paylaşmaya çalıştıkları bir ortamda hızla koltuk, kanepe seçme, nişan davetiyeleri belirleme gibi işlerin tatlı telaşı içine girerler. En güzel sözler bu dönemde söylenir, en kibar tavırlar bu evrede yaşama geçirilir. Zaman zaman ileriye dönük nedeni belirsiz endişeler duyulsa bile her iki taraf da genelde çok şanslı olduklarını, adeta hayatlarının prens ve prenseslerini bulduklarını düşünürler.

EVLİLİĞİN İLK ZAMANLARI

…Ve beklenen an gelir, eşler dünya evine girerler, evlenirler. Erkek yüzünde tatlı bir ifadeyle dışarıda “biraz daha oyna” diyen arkadaşlarına “baba geç oldu, hanım evde” diyerek sorumlu bir eş portresi çizer. Bayan da arkadaşlarına sürekli çok mutlu olduğunu, eşinin iyi biri çıktığını anlatır, adeta kıskandırırcasına çevresine sağanaklar halinde gülücükler yağdırır.

Kadın mutfakta yemek hazırlarken ağzı mutluluktan bir karış açık vaziyette “aşkım salataya marul da koyayım mı” diye sorar; eşi ise anında “fark etmez canım, kafana göre takıl” diye cevap verir. (Görüyorsunuz, eşler ilk başlarda salatanın içine neyin konulacağını bile soracak, bu konudaki tercihi eşine bırakacak kadar duyarlı ve kibar davranabiliyorlar birbirlerine. Demek ki sorun yapı ve yapama meselesi değil. Ne oluyorsa sonradan oluyor eşlere!)

Hatta erkek salonda duramaz, kalkar ve mutfağa koşar. Eşine arkasından sımsıkı sarılır. Zaten içindeki mesudane duygularla erimek üzere olan kadın bu sımsıcak yaklaşımla iyice tükenir. Gözleri enginlere dalar, yüzündeki gülümseme daha duygusal bir hal alır. Hemen içinde, adeta pişmiş aşa su katmak üzere pusuda hazır bekleyen “keşke bu yıllarca böyle sürse” endişesi filizlenmeye başlar. Sanki birden harekete geçen bu endişeler gelecekte olacak şeylerin haberini, ipucunu veriyor gibidir.

DEDİYDİN - DEMEDİYDİN DÖNEMİ

El oğlu ve el kızı olmanın getirdiği o resmiyet ve mesafe adım adım aşılmaya başlamış, aileler evlenilen gün çıktıkları yolda çaktırmadan sona yaklaşmışlar, işin içine değilse bile kenarına - kıyısına kadar gelip çadır kurmaya başlamışlardır artık. “Kızım senin herif…, oğlum hanımına demiyon mu sen hiç…" türü telkinler ufaktan ufaktan eşlere annelik ve babalık süslü ambalajı içinde hissettirmeden servis yapılmaya başlanmıştır çoktan.

Bu sadece aile cenahındaki işleyiştir. Bir de zamanın ve yeteri kadar paylaşımın getirdiği bir başka sinsi gelişme daha yüzünü göstermeye başlamıştır, kutsal aile çatısı altında. Belki de en özel şeylerini bile defalarca paylaştıklarından olsa gerek, eşler birbirlerine ziyadesiyle alışmışlar, hatta yüz göz olmaya bile başlamışlardır. (Alıştık mı şeyini, suyunu çıkarırız nedense. O yüzden bir çok patron işçisine günboyu despot görünmek zorunda kalır. Yüzüne gülsem gelir şapkamın içine eder mazallah diye).

O nedenle aile ortamında, birbirlerine karşı o eski ilgi ve alakadan, o baş döndürücü özenden eser kalmamıştır neredeyse. Kadının, “Ahmeeeeeet, kaç defa dedim ya duymuyon mu” demesi, adamın da “Sen ye Cemile, canım istemiyor benim” şeklinde konuşması (hatta daha da ilerisi) çoktan benimsenmiştir benliklerde, farkına bile varılmadan. Tüm gelişmeler sanki haykırırcasına, “Aman Tanrım, yoksa kral çıplak mıymış" ve "örten takke düşmekte, altında saklanan kel ise görünmek üzere" demektedir adeta.

KRAL ÇIPLAK VE KEL GÖRÜNDÜ EVRESİ

Başa taç edilen ve önünde bir secdeye varılmadığı kalınan kralın aslında çıplak olduğunun anlaşıldığı, o rengarenk takkenin altında saklananın ise sırma saçlar değil maalesef ki kellik olduğu gerçeğinin iyice açığa çıktığı evredir bu evre. Sevgi kılığı giydirilmiş duyguların aslında bencilce bir heves olduğu, her hevesin bir gün doyum rüzgarıyla savrulup dağılacağı gerçeği evde her şeyi tozu dumana katmış, bir bakıma köprüyü geçene kadar bin bir zorlukla bastırılan, ertelenen tutumların aylardır kıstırıldığı yatağından tam bir basınçla, adeta fışkırırcasına ayaklandığı evredir bu evre. Bu öyle tazyikli bir basınçtır ki önüne kattığı cümlelerin tonu ve rengi değişmiş; “yetti ya, olmaz ki ya, valla bitti ya, yok yürümez ya…” türü cümleler havada beşi beş kuruşa uçuşuyordur artık.

NİHAYET “AAAAHHH, AHH…” AŞAMASI

“Yok ya, sevgi - mevgi yokmuş, yazıklar olsun yıllarıma” aşamasıdır bu. Bu aşamada yollar ikiye ayrılır genelde. Kimi böyle diye diye yaşamaya devam eder, gider. Kimi de kendi yolunu bir kez daha çizmek üzere harekete geçer.

SORMAK LAZIM

Niçin herkes bir zamanlar ufacık, şirin, masum bir bebekken yıllar sonra en azılı katil olabiliyor?

Bunu hangi koşullar, nasıl sağlayabiliyor?

Niçin bir ilişki başlarda salataya katılacak marulu bile soracak kadar özenli ve ilgi doluyken sonradan sandalyenin bacaklarını dahi paylaşamayacak derecede bozulabiliyor? Başta mutluluk için gerekli olan her şeyi yapabilen, yaptıkları için mutlu da olabilen çiftler bunu yıllar içinde nasıl oluyor da unutuyor, artık sürdüremeyecek bir hale gelebiliyorlar?

Bir şeyleri oradan alıp da ta buralara kadar getiren nedir, nelerdir sahi?

Aslında nedeni çok basit… Bu neden, “Hayla gelen huyla gider” sözündeki manada saklı.

Mevlana, “Ben esen bir rüzgarla gelmedim ki savrulan bir yelle bu eşikten geri döneyim” der. Birçok eş bu sözdeki manaya uygun olarak evliliğe heves yeliyle adım atıyor, bu duygunun geçip gitmesi neticesinde de (geçmeyen heves olmaz… Heves zaten gelip geçici olan duygu demektir) sudan çıkmış, susuz kalmış balığa dönüyor.

Neden?

O güne değin eşine karşı sergilediği (dikkat edin, sergilediği sürece her şey yolundandır) davranışları özüne kattığı, doğru bulduğu için yaptığı, yani içselleştirdiği kurallarının üzerine değil; çürük, yıkılmaya hazır bir zemin olan hevesinin üzerine kuruyor çünkü.

Alttan heves duygusu çekilince üstündeki doğrular duvarı da yıkılıyor. Bu duvar yıkılınca üzerine kurulu olan mutluluk ve aile saadeti evi de yerle bir oluyor haliyle.

Düşünün hadi: Trafikteki kuralara uyup uymamanızı değişmeyen gerçekler değil de gelip geçici olan hevesleriniz belirlerse ne olur?

Evlilik binasını ayakta tutan kuraları da aynı şekilde yıllar içinde içselleştirerek özünüze kattığınız kurallar (doğrular) değil de hevesiniz, yani duygularınız belirlediğinde ne olacaksa aynı şey.

Yani ikisinde de, kaza…

Birindeki öldürücü, öbüründeki yaralayıcı...

(Not: Bu kuralsızlığın bir çok nedeni olmakla beraber en önemlisi taaa çocukluk yıllarından gelenlerdir… Toplum olarak bizler çocukları kuralların öneminin idrak ettirildiği, bu kurallara uymanın özümsetildiği - alışkanlık haline getirildiği kural odaklı bir ortamda değil, daha çok duygu (doğru - yanlış bazlı değil, kızma - sevme odaklı çocuk büyütme alışkanlığımız) tonlu uygulamalarla yetiştiriyoruz.

Kuralsızlığa alışan – alıştırılan çocuklar haliyle büyüyünce evliliğinde kurallı davranmakta zorlanıyorlar. O nedenle evliliğini ancak dürtüleri elverdiği, hevesleri yettiği sürece götürebiliyorlar. Bu yüzden benzini biten arabanın yolda kalması misali hevesi bittiğinde evlilikleri de bitiyor, yarı yolda kalıyor. Bunun masum bahaneleri ise anlaşamamak, geçinememek, iletişimsizlik, kültür çatışması vs. oluyor.)

(Kendisinden bir fakülte kadar şey öğrendiğim kıymetli bir dostum, "Eşimle aramızda kültür çatışması" var diyenler için, "Kültür çatışmasıymış! Kültür mü kaldı ki çatışması kalsın. Bencilce isteklerini eşine keyfice dayat, sonra da o bunu kabul etmeyince kalk ve kültür çatışması var de." derdi. Yeri gelmişken hoşuma giden bu mühim anekdotu da paylaşmak istedim.)

 

 


Bunlar da ilginizi Çekebilir

12 Yorum Yorum Yaz

Yorum Yaz