Okumaktan Evlenemiyorum Çalışmaktan Çocuk Sahibi Olamıyorum

01 Nisan 2017Ziyaeddin Halid İpek62 Yorum »

halid2Herkesin boş zamanlarında yaptığı garip alışkanlıkları vardır. Benim de ilginç bir şekilde ülkelerin coğrafya ve nüfuslarına bakmak gibi bir alışkanlığım var. Gezmeyi çok sevdiğimden ya da o ülkelere gitmeyi hayal ettiğimden değil. Sadece incelemek hoşuma gidiyor. Özellikle nüfus nedense çok ilgimi çekiyor.

Dünyanın nüfusu son 50 senede iki kart arttı. Çok ciddi bir nüfus artışı var. Örneğin 1960 yılında Türkiye’nin nüfusu 27,5 milyon. Şu an ise Suriyelilerle beraber 80 milyon üstü bir nüfusa sahibiz. Sadece 50 yılda neredeyse 3 kat artmışız. Bunun yanında Almanya nüfusu 1960 yılında 72 milyon iken şu an 80 milyon nüfusa sahip. Göç eden ve oradaki vatandaşlığa geçen Türkleri de sayarsak bu neredeyse hiç nüfus artışı olmadığı gerçeğini ortaya koyuyor.

Sebebini bilmiyorum ama bu nüfus konusunda özellikle Japonlara çok ciddi bir vurgu yapılıyor (Bir de idam olduğu için uluslararası platformlarda bazen ağır eleştiriler alıyor ama o mesele konu dışı.) Kimi basın odaklarının bazı durumları abartı olarak gösterdiğini düşünüyorum ama bu konuda çok haklı tarafları olduğunu da fark ettim.

İngilizce basılmış bir Japon gazetesi haberi okuduğumda durumun daha da kötü olduğunu gördüm. Japon gazetesi nüfus anlamında düşüşün abartılı olmadığını savunuyordu (doğal olarak) Aslında bebek sayısında düşüş olmadığını sadece annelerin yaş profillerinin değiştiğini belirtiyordu. Haber Japonya’da 39-35 yaş arası kadınların 34-30 yaş arasından; 34-30 yaş arası kadınların 29-25 yaş arasındakilerden; 29-25 yaş arası olanların da daha küçük yaştaki kadınlardan sayı anlamında daha fazla olduğunu belirtiyordu. Yani kısaca 39-35 yaş arasında anne olma potansiyelinde pek çok Japon kadın olduğunu anlatıyordu.

Bilmiyorum Japon gazetesi aksini savunsa da bu bana nüfus düşüşü gibi geldi. Zaten nüfus piramitlerine baktığınız zaman, nüfus piramidinin göbekten yani 40 ve 70 yaş arası şiştiğini görüyorsunuz. Neredeyse ters bir piramit olmuş.

Bu tür verileri görünce aklıma hep şu takılıyor. 35-39 yaş arası anne veya baba olmak için uygun bir zaman mı? Yani bu fıtratın dolayısıyla insanın düşünce ve eylemlerinin çürümesine sebep olmaz mı? Bir zorunluluk veya sıkıntı olmadığı halde yuva kurmak için isteyerek bu kadar beklenilmesi doğru mu? Evet, hepimiz modernleşmenin getirdiği sebeplerle fıtratımızı belli derecede zorluyoruz ve bozuyoruz fakat bu kadarı fazla değil mi?

Buradan bu durumla alakalı olan şu konuya geçmek istiyorum. Peki, kişiler neler için evlenmeyi ve çocuk sahibi olmayı terk ediyor veya geciktiriyor?

İlk sırada yüksek öğretim geliyor. Üniversiteye hazırlık için beklenen yıllar, hazırlık, okulun uzatılması, okula geç başlanması ve daha pek çok sebeple hem erkekler hem de kadınların mezun olma süresi olduğundan çok daha fazla zaman alabiliyor. Öyle ki eğer yüksek lisans ve daha ötesi de düşünüldüğünde evlilik 30 yaşının üstünü çok rahat buluyor.

Japoncada Karoshi sözcüğü fazla çalışmaktan ölmek anlamına geliyor. Japonya da bu durumla ilgili pek çok örnek mevcut. Masa başında kalp krizi geçirmesi ya da çok fazla sabit oturduğu ve aniden hareket ettiği için beynine damarda pıhtılaşan kanın gitmesi sebebiyle ölen kişiler mevcut.

Tabi ki bu kadar çalışmak doğal olarak aileye ilgiyi, evlenmeyi ve çocuk sahibi olmayı önlüyor. Bizim kültürümüzde böyle bir çalışma alışkanlığı yok fakat işle alakalı başka türlü bahanelerimiz var. Bizde de özellikle iyi bir iş bulacağım. İyi bir kariyere ulaşacağım. Dur şimdi çok sıkışığım bu meselelere kafa yoramam daha sonra biraz rahatlayınca ilgilenirim gibi sözler sebebiyle evlilik 2 taraflı olarak geciktiriliyor.

Elhamdülillah dinimiz sebebiyle olsun, toplum yapısı sebebiyle olsun, bizim kültürümüzde gençler evlenmeye teşvik ediliyor. Hala mahallelerimizde, apartmanımızda, tanıdık çevremizde “İşe girdin, askerliğini yaptın, evlenmeyecek misin, yuvanı kurmayacak mısın” diye soran, sıkıştıran amcalar ve teyzeler var. Öbür yandan hanımların tarafında ise evde kalmak diye bir baskı var. Bu tür tutumlar doğru mu yanlış mı bilemiyorum fakat bir nevi kişileri evliliğe şartlandırdığı kesin.

Yalnız artık bizim toplumumuzda da evlenmeyi aşağılayan, hor gören ve “biz evlendik de ne oldu” diyen kişilerin sayısı artmaya başladı. Bunun sebeplerinden bir tanesi ekonomik şartların iyileşmesi sebebiyle gelen bir keyif hali. Kişilerin şartları iyileştikçe korkuları artıyor. Mesela çok fakir ailelerin 8-10 çocukları olurken, ekonomik şartları iyi olan aileler çok çocuğa nasıl bakarım diye bir endişe içinde oluyor. Kişilerin eline daha fazlası geçtikçe onları kaybetme korkuları güçleniyor.

Bu durumun başka bir sebebi de günümüzde sınırları belli olmayan karşı cins ilişkileri. Bir gün bir yerde otururken kız arkadaşı olan biri şöyle demişti:“Flört haram değil ki. Yani canım niye haram olsun ki biz bir şey yapmıyoruz. Muhabbet ediyoruz, el ele dolaşıyoruz kötü bir şey yapmıyoruz ki.” Bu durumu kötü bir şey olarak görmüyordu.

İşte bu tür ilişkilere çok maruz kalınması kişilerin duygularında bir uyuşturucu etki yapıyor. Bunun sonucu gençlerde olan evlilik isteği sönüyor. Zaten flört etmiş biri, her ilişkisinden sonra karşı cinsten olan beklentisini oldukça yukarıya çekiyor. Her bir ilişkisinde karşısındaki kişide gördüğü kusuru evlendiği kişide görmek istemiyor. Bu sebeple evleneceği zaman çitayı çok yükseğe koyuyor. Sonuç olarak evlenmemeyi tercih ediyor.

Bu sebeplerle beraber okul okumak ve iş sahibi olmak bahanesi bir araya gelince evlilik içinin boşaltıldığı 30-35 yaşından sonra olacak ya da hiç olmayacak bir düz mantığa dönüşüyor. Doğal olarak da o yaştan sonra çocuk sahibi de olunmuyor veya olmak istenmiyor. İşte şu an Japonların, Almanların vb. ülkelerin yaşadığı ve ileride çok daha büyük krizlere sebep olacak bu duruma inşAllah Türkiye olarak biz düşmeyiz. Zira tam olmasa da toplumda bunun emarelerini görmeye başlıyoruz.

 

 

Okunma Sayısı :