Şiddetin Kaynağı Erkeklik Değildir

18 Temmuz 2019Sema Maraşlı12 Yorum »

semaDünya iki yüzlülükte altın çağını yaşıyor. Hemen her alanda bir ikiyüzlülük almış başını gidiyor. Araştırmaların, bilimin bunca ilerlemesine, üniversite mezunlarının, akademisyenlerin bunca çoğalmasına karşın en önemli sosyal konular içerik olarak köydeki Dilber teyzenin seviyesini aşmıyor çoğunlukla.

Mesela şiddet mevzu. Tüm dünyada yükselen bir şiddet var fakat bu görmezden gelinerek, bilimsel çalışmalar hasır altı edilerek, sanki sadece kadına şiddet varmış gibi bir algı oluşturuluyor.

Ülkemiz üzerinden bakarsak,  2017 yılı içinde toplam 409 kadın öldürülmüş bunun yanında 1778 de erkek öldürülmüş. Toplam cinayet sayısında 2018 verilerini bulamadım. Yazdığınızda sadece kadın sayıları çıkıyor. Çünkü öldürülen erkekler çocuklar hiç gündemimizde değil. Sanki çocuk ve erkekler insan değil, öldürülmeleri hiç problem değilmiş gibi hareket ediliyor. Kadına şiddetten başka şiddet yokmuş gibi bir algı oluşturuluyor. Oysa şiddet genel olarak her yıl hızla artıyor fakat sadece kadına şiddete odaklanıldığı için işe yarayacak çözümler de üretilmiyor.

Kadına şiddet konusununda da bilimsel çalışmalar yapılsa o da yok. Şiddetin sebebi nedir sonuçları nedir, nasıl azaltılır, pek kimsenin umurunda değil.

“Erkek saldırgan- Kadın kurban” Suçlu bulunmuş ne de olsa.

Her ne kadar bilimsel olmasa da çözümü de bulmuşlar kendilerine göre. Çözüm: Cinsiyet eşitliği. “Kadına şiddeti bitirmek için erkekliği bitirmemiz lazım” dediler ve erkekliğe savaş açıldı.

En basitinden bir örnek vereceğim. Önceki yıl İstanbul’da Ayşegül isminde bir öğretmeni boşanma safhasındaki eşi önce kayınvalidesini sonra Ayşegül öğretmeni öldürdü.

Bunun üzerine Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk twitter hesabından okul geçidinde karşıdan karşıya geçerken erkeğin önde  göründüğü bir trafik görsel ile beraber mesaj yayınlamıştı. Mesaj şöyleydi:

“Bu levhalar gibi daha pek çok şey cinsiyet eşitsizliğinde toplumsal bir bilinçaltı oluşturuyor. Bu algının önüne geçebildiğimiz, kız çocuklarına verilmesi gereken önemi önce eve, sonra okul sıralarına, devamında da hayatın tamamına taşıyabildiğimiz, bütün bir toplum yek avaz ‘Şiddete son’ diyebildiğimiz zaman, o zaman Ayşegül öğretmenin hatırasına daha güçlü sahip çıkacağız. Bunları cesurca yapabilmemiz için bize gayret, Ayşegül öğretmene Allah’tan sonsuz rahmet diliyorum.”

Bakan Selçuk, bir erkek bir kadın figürünün olduğu levhayı “erkek önde kadın arkada bu değer vermemek” diye yorumlamış. Oysa bu görsel çocuğunu karşıya geçiren bir baba kız olarak algılanmaya daha müsait, sonuçta okul geçidi ve erkek büyük görünüyor. Bakan Selçuk bunu kendince yorumlamış ve böyle söylemiş. Velev ki biri mecbur olarak önde görünecekse o zaman kadın önde olduğunda şiddet mi bitecek? Bunun da çaresini bulmuşlar. Değişen görselde kız önde arkasında kadın mı erkek mi belli olmayan bir figür var.

Ayşegül öğretmenin öldürülme sebebi ülkemizde cinsiyet eşitsizliği olmamasından kaynaklanıyormuş. Bakan Selçuk erkeğin ayrılma aşamasındaki kadını öldürmesini kadına değer vermemeye bağlamış. Cinsiyet eşitliği olsaymış bu cinayetler olmayacakmış. Ne kadar yüzeysel bir yorum. Hem de Milli Eğitim bakanından. “Suçlu erkeklik” Çözüm erkekliği azaltıp erkekleri kadınlaştırmak.

ETCEP projesi ile okullardan uygulanan cinsiyet eşitliği çalışmalarını bir hatırlayalım. Cinsiyeti yok sayan, kadın erkek rollerini ortadan kaldıran, cinsiyetini kendin seç, eğitimleri ile mi yoksa “Erkekler de pembe giyer” “Kız işi erkek işi yoktur” gibi pankartlar ile mi, yoksa küçük kızların eline “Çocuk da yaparım kariyer de” pankartı, erkek çocuklarının eline “Aslan parçası değilim” yazıları ve erkek çocuklarına “Herkes rahmi kadar konuşsun” gibi kızların içinde utandıracak, edep dışı pankartlar taşıtarak ve rahmi olmadığı için erkekleri aşağılayarak mı erkeklere kadına değer vermeyi öğreteceklermiş. Buna kargalar bile güler.

Bu çalışmalarla ancak kız çocuklarını erkeklere karşı düşman edersiniz, erkek çocuklarını da aşağılayarak cinsiyetinden utandırıp psikolojisini bozarsınız. LGBT nin de önünü açarsınız.

Ayşegül öğretmenlerin öldürülmemeleri cinsiyet eşitliği eğitimine kaldıysa işimiz yaş demektir. İnsana değer vermek böyle öğretilemez. Önce bu sığlıktan kurtulmak lazım.

Ortada bir sonuç varsa o sonucu oluşturan sebepler de vardır. Sebepleri değiştirmeden sonucu değiştiremezsiniz. Sebep ne olursa olsun hiç kimsenin birbirini öldürme hakkı yoktur. Bu ayrı bir konu. Cinayetin sebebini görmek, katile hak vermek değildir. Başka cinayetler olmasın diye alınabilecek tedbirler açısından gereklidir.

Mesela bu olayda ortada iki yıldan beni boşanamayan ayrı yaşayan bir karı-koca var. Bir büyük, bir de iki yıl önce ayrılık aşamasında doğmuş bir çocuk var ve baba tam da kadını çocuğun doğum gününden önce öldürmüş. Bu baba iki yıl boyunca çocuklarını görebilmiş mi? Neden önce kayınvalidesini öldürdü? Neden boşanamamışlar. Kadın istediğinde hakimler çok çabuk boşuyor. Nafaka davaları mı oldu şiddetli.

Bunları hiçbiri öldürmesini haklı çıkaramaz. Fakat bunları yok da sayamayız. Belki de bunların hiç biri değildi kocası psikopattı. Sebep her şey olabilir fakat erkekliği sebep göstererek cinsiyetçilik yapamazsınız. Bu bütün erkeklere hakaret olur, erkekleri aşağılamak olur.

Biz sebepleri görelim, çözüm üretilsin. Kanunların adaletsizliği yüzünden beş yıl, on yıl boşanamayan yeni bir hayat kuramayan insanlar var. Yıllarca çocuğunun hasreti ile yanan babalar var. Nafakasını ödediği evladının yüzünü unutmuş. Üzüntüden psikolojisi bozulmuş. Neredeyse bütün cinayetler boşanma aşamasında oluyor fakat çoğu kişi “erkekler boşanmayı kabullenemiyorlar” sığlığından öte geçemiyor.

Sen kanunlar vasıtası ile erkeği evden at, nafakaya mecbur kıl, çocuğunu görmek için haczetmek zorunda kalsın, bazıları hacizle bile göremiyor, malının mülkünün yarısını cebren al, erkeğe her türlü sosyal, psikolojik şiddeti uygula, sonra erkek de cinnet geçirip boşanamadığı kadına şiddet uygularsa “şiddetin sebebi erkeklikten” deyip çık.

Ayrıca şiddet konusunda uzmanlar yüzde seksen alkol ya da uyuşturucu etkisi var diyorlar fakat nedense alkol dile getirilmiyor, erkekliği suçlamak daha çok işine geliyor birilerinin.

Şiddeti azaltmak için cinsiyet eşitliği uygulaması şiddeti gerçekten azaltıyor mu? Araştırma yapsınlar, verileri açıklasınlar, sonuçlarını görelim. Var mı ülkemizde bu konuda bir araştırma, yok. Herhalde kendi kafalarında şöyle bir mantık kuruyorlar. Erkekleri “Ay şekerim manikürüm geldi…” diyecek kıvama getirirsek şiddet biter. Oysa öyle bir durumda şiddet azalmaz sadece yön değiştirir. Cinsiyet eşitliği neticesi eşcinsellik artacağı için şiddet kadın-kadına ve erkek erkeği şeklinde yön değiştirecektir.

Şiddet erkekliğin sonucu değildir. Sadece erkekte fiziki güç, kadından daha fazla olduğu için erkeğin uyguladığı şiddet göze görünüyor. Kadınlar da erkekler kadar şiddet uygularlar fakat farklı yöntemlerle. Kadın gücü yetmeyeceği kişiyi öldürmeye çalışmaz, öldürtür, gücü yettiğini öldürür. Kaza süsü vermek, zehirlemek gibi yöntemlerle hiç açığa çıkmayan ya da yıllar sonra açığa çıkan cinayetler var.

Kadın gücü yettiğine de kendi gücünü gösterir. Mesela çocuk cinayetlerinde annelerin sayısı babalardan üç kat daha fazla resmi verilere göre. Bakıcı dehşetleri, gelin kayınvalide şiddeti, üvey çocuğa uygulanan şiddet…

Erkeği aşağılayarak, kadınlaştırarak gücünü elinden alarak, şiddeti bitiremezsiniz. Şiddet erkekliğin de kadınlığın da neticesi değildir.

Şiddetin cinsiyeti, kadını-erkeği yoktur. Erkeğin fiziki güce sahip olması, koruma ve kollama güdüleri ile cesaretli olması, vatanı korumak için savaşması, onu şiddet yanlısı yapmaz tam aksi korumacı yapar. Babalar, kocalar, oğullar, kardeşler, ağabeyler şiddet yanlısı ilan edildi.

Güç, şiddetin sebebi değildir, şiddetin sebebi gücü yanlış kullanmaktır. Şiddetin, başta  ahlak, maneviyat ve merhamet eğitimi eksikliği olmak üzere pek çok iç sebepleri ve ekonomik sıkıntılar, alkol ve şiddetin özendirilmesi gibi dış etkenleri vardır.

Şiddet uygulayan erkekler, erkek olduğu için ya da kadına değer vermediği için şiddet uyguluyor değil. Şiddet yükselmişse bunun araştırılması ve çözüm üretilmesi gerekir.

Şiddet erkekliğin neticesidir demek, Yaratıcı’ya iftira olur. O halde Allah (c.c) erkeği kadına zulmetsin diye şiddet yanlısı mı yaratmış? Hayır.

Âyet-i kerimede bildirildiği gibi:  “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır, velileridir.” birbirlerini korurlar.

“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen bir Peygamberin ümmeti olarak dinimizi çocuklarımıza ahlaki yapıları ile doğru öğretsek, şiddet diye bir problemimiz olmaz.

Şiddeti yaygınlaştıran medya, dizi ve filmler denetim altında olsa tam aksi sevgiyi, merhameti çocuklara gençlere aşılayabilsek şiddet ciddi şekilde azalır.

Adaletsiz kanunlar, diziler, filmler, alkol gibi şiddeti artıracak her yol açık, toplumda şiddet yükselmiş bizim bulduğumuz yol ise erkekleri günah keçisi ilan edip psikolojik şiddet uygulayarak erkekliği bitirmek. Hadi dini göz ardı ediyorsunuz bari biraz bilimsel çalışın. Tuttuğunuz yolun bir dayanağı olsun. Araştırma sonuçlarını ve neticelerini görelim.

Mesela şiddetin kaynağının erkeklik olduğu üzerine kurgulanıp yazılan İstanbul Sözleşmesi ve 6284 ile kadına şiddet bitecek dendi; fakat şiddet hiç olmadığı kadar arttı. Öldürülen kadın sayısı senede 120 lerden 500 lere çıktı.

Şiddetin arttığı açık şekilde görüldüğü halde, şiddet üzerinden kesesini fonlayanlar İstanbul Sözleşmesini savunuyorlar utanmadan. Bir kanun sonrası şiddet artmışsa ve birileri bunu savunuyorsa o kişiler şiddetten besleniyorlardır. Cinayetleri artırdığı halde İstanbul Sözleşmesini savunanlar kadın kanından beslenen sülüklerdir.

AB ye girmek için ya da feministlerin ve yardakçılarının keyfi olacak diye kadını erkeği birbirine düşman eden İstanbul Sözleşmesi ve 6284 devam edemez, acilen iptal edilmeli, daha fazla kadın öldürülmeden.

Milli Eğitimin ETCEP projesi ile ilgili yazım ve görsellerin linki

http://www.cocukaile.net/etcp-projesi-ve-milli-egitim/

Aşağıda da Milli Eğitim Bakanının yayınladığı mesaj, öncesi ve sonrası değişen trafik görseli.

 

ziya selçuk cinsiyet okul geçidi

okul-gecidi-levhasi

Okunma Sayısı : 4.198

Yorum yapın

“Şiddetin Kaynağı Erkeklik Değildir” için 12 Yorum

  1. Feminizmnedir diyor ki:

    Vicdanlı ve adaletli bir zihinden çıktığı belli olan bir yazı.

    Buna karşın şunu belirtmem gerekiyor: Bu yazı kadına yönelik şiddetin arttığı varsayımı üzerine yazılmış. Kadın Bakanlığının, onun işbirlikçisi yurtdışı vakıflarının, daha baştan erkek düşmanlığı gündemiyle kurulduğu belli olan derneklerin, feminist sitelerin ve Baroların verdiği hiç bir sayıyı ciddiye almayın lütfen. Ben bu sayıları TÜİK’in ve Adalet Bakanlığı’nın kesinleşmiş suç istatistiklerine girene dek dikkate almıyorum. Bu tür istatistiklerde çarpıtma, eğme, bükme yaparak sayıları kabartabileceğiniz çokça ayrıntı bulunuyor. Şimdi bu ayrıntılara burada girmeye zamanım yok, merak eden istatistiğe neden yalan söyleme bilimi dendiğini araştırsın, bu konuda yazılmış kitaplar ve siteler var. Bu ülkede Baro temsilcisi çıkıp “%1400 artıştan” söz etti ve kimse kadına “ne içtin?” diye sormadı. Sormadığı gibi bu efsane on yıldır sürüyor ve zaman zaman bu sayının yinelendiğini görüyoruz. Yukarıdaki sayılar asla doğrulanmayacak, kayıtlara girmeyecek. Çünkü uydurmadır. Ama atılan leke orada kalacak. Belleklere işlenen dezenformasyon, yüreklere işlenen düşmanlık kalıcı olacak. Belki de bunun için çocuklarımıza her türlü ahlaki öğütten önce her duyduklarına, her okuduklarına inanmamayı ve bunu disiplinli bir yaşam biçimi edinmeyi öğretmemiz gerekiyor.

  2. Baba diyor ki:

    Elinize sağlık Sema Bacım.Erkekler maalesef günümüzde büyük bir zulüm altında kendimden örnek verirsem:15 yıllık evliyim ama şuan çocuklarımla tam 91 gündür yalnız yaşıyorum eşim evi terk etti.Önceki yıllarda da 5 defa evi terk etti ama çocuklarım annesiz büyümesin diye her defasında gidip getirdim.bir defasında şiddet görüyorum diye mahkemeye vermişti 8 ay ceza aldım ertelendi ve eşim tabir yerindeyse raydan çıktı.Kadınlar artık şunu anlamışlar biz ne yaparsak devlet bizi haklı görüyor düşüncesi ile ne kadınlıkları nede annelikleri kaldı ve yalan konuşmaya,iftira atmaya alıştırıldılar.Peki erkeklerin ve çocukların gördüğü psikolojik şiddeti neden kimse görmüyor?erkekler resmen kadına köleleştirilmiş durumda.Kadın erkeği canavarlaştırıyor katil ediyor hiçbir koca durup duruken eşine zarar vermez.kadın erkege cinnet getirtiyor.Çocuklarını,eşini terk eden kadın hakim karşısında yalanlarla haklı çıkarılıyor ve bir babadan çoukları alınıyor üstelik birde nafaka ile kadın ödüllendiriliyor.Elbette çocukların nafakası babaya ait ama kadın sırf para için çocukları istiyor hakimde al adamın parasını ye yiyebildiğin kadar diyiyorAllah erkeklere yardım etsin.

  3. osman diyor ki:

    Hayatında hiç karakola dahi girmemiş arkadaşım boşandıktan sonra erkeklerin neden katil olduğunu çok daha iyi anladığını belirtmişti. en sonunda tüm varını, yoğunu ve ömür boyu maddi olarak geleceğini mahvetmesine izin vererek boşandı. çok şükür katil olmadı ancak o çizgiye ne kadar yaklaştığını çok iyi hissettim.

  4. süleyman yakut diyor ki:

    SEMA HANIM ZAMAN AYIRIP BUKADAR YAZIYI YAZMAN VAKTİNİ HARCAMAN İNŞAALLAH BŞA GİTMEZ YAZDIKLARINA KATILMAMAK MÜMKÜN DEĞİL ALLAH RAZI OLSUN KARDEŞİM ALLAH SİN GİBİ GERÇEK MÜSLÜMAN HANIMLARIN SAYISINI ARTIRSIN İNŞALLAH ALLAHA EMANET OLUNUZ

  5. Salih diyor ki:

    Aile ve sosyal politikalar bakanı olmanız gerekir Sema hocam.Gercekten toplumda erkekleri anlayan bir kadınsınız ve İslami bakış açısından bakmamız çok önemlidir.
    Evli 1 cocuk babasıyım, 1 yıllık evliyim,eşimle ikimiz de Ögretmeniz eşim örtülüdür.İnancına göre yaşamayı isteyen biri sanıyordum fakat öyle olmadığını evlenince anladım.Dogru dürüst namaz kılmaz ve inatçı biri çıktı.Beni hep değiştirmeye çalışıyor,yaptığım hiçbir şeyi görmez,beni çok bunaltır,dışarı çıkmam onu rahatsız ediyor, psikopat olacağım yakında,ne önerirsiniz gerçekten yardıma ihtiyacım var.

    • süleyman yakut diyor ki:

      ALLAHA TEVEKÜL ET sen kendini ve ALLAH ile olan aranı ilişkini düzeltirsen oda düzelecektir unutmaki bütün kalpler ALLAHIN Elindedir
      ve biraz sabır ve DUA DUA DUA YI EKİK ETME VE BU dünya sıkıntı dünyasıdır günahlara kefarettir AYRITENDE EŞİNEDE DUA ET ONUNDA AFI İÇİN SALİH LERDEN OLMASI İÇİN…. ……………………………………………………………..

  6. süreyya hanımbey diyor ki:

    ‘Allah razı olsun’dan daha değerli bir takdir ifadesi bilemediğim için Allah razı olsun diyorum.Herkesin hakikatın uzaklarına savrulduğu bir zamanda böyle sağduyulu hissedişler sayesinde nefes alıyoruz.İyi ki varsınız Sema hanım…..

  7. ALBATROS diyor ki:

    “…İSTANBUL’A ÖYLE BİR …K SI… Kİ O GETİRDİĞİN SULARIN CÜMLESİ ÜZERİNDEN AKIP GEÇSE YÜZ SENEDE TEMİZLEYEMEZ”
    Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi.

    “Hakikatli bir lâtife: Sultan Süleyman Kanunî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ona demiş: ‘Hilâf-ı şeriat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir … yatın ki, o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse yüz senede temizleyemez.'”(1)

    Kanunî Sultan Süleyman, şeriata uygun olmayan kanunları, Avrupa’dan Osmanlıya getirdiği için, zamanın Şeyhülislâmı Zenbilli Ali Efendi tarafından, şiddetli bir şekilde tekdir ediliyor; yaptığının yanlış olduğu ona ifade ediliyor. Bir şeyhülislamın, padişahı böyle ağır bir şekilde tenkit etmesi, hem ilim makamına verilen değer ve dokunulmazlığı ve hem de önemli bir ölçüde düşünce hürriyetinin varlığını göstermektedir.

    Kanuni, İstanbul’da kırk çeşme projesi yaptırdığı zamanda, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ona hitaben; “Sen Avrupa’dan şeriata uygun olmayan kanunları getirmekle öyle bir fena ve yanlış bir iş yaptın ki, senin İstanbul’a yaptırdığı çeşmelerin hayrı ona kefaret olmaz.” anlamına gelen: “Hilâf-ı şeriat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir b… ki, o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse yüz senede temizleyemez.” bu sözü sert bir şekilde söylüyor.

    Özet olarak; dönemin Şeyhülislâmı olan Zenbilli Ali Efendi, Kanuninin menfi Batılılaşma hareketini tenkit ediyor.

    (1) bk. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lem’a.

  8. ALBATROS diyor ki:

    “TÜRK ERKEĞİ MELÂİKE GİBİDİR”
    Alev ALATLI

    İçimiz dışımız kadın sorunları oldu artık. İki yıldır aynı cevapları duymaktan üzerimize bir bıkkınlık hâli çökmüşken ve bu konudan çok sıkılmışken Alev Alatlı’nın yorumları âdeta şok etkisi yaptı. Tam da aynı cevaplara kendimizi hazırlamışken yaptığı farklı yorumlarla bizi hem şaşırttı, hem de güldürdü. Ona hak verdiğimiz gibi bazı hususlarda katılmadığımız da oldu. Sorularımıza verdiği cevapların, çare üretilmesine de katkı sağlayacağına inanıyoruz. Biz “Kadın eziliyor.” derken “Hayır, bu toplumda erkek yalnız.” diyen, “İstatistiklerde Türkiye çok alt sıralarda, yazık değil mi?” derken “İstatistikleri ve kriterleri sorgulayalım.” diyen Alev Alatlı, kadın meselesine kendi sokağından baktığını söylüyor ve “Türkiye’de kadın meselesi yok, erkek meselesi var.” diyerek teorisini haklı çıkaracak bir şeklide suskun kalan erkekleri yine bir kadın olarak kendisi savunuyor.

    Türkiye, kadın sorunlarının yumak olduğu bir ülke. Siz bu sorunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

    İşin başından beri kadının ayrı bir faktör olarak ele alınmasını yadırgayan biriyim. Bana öyle geliyor ki, dünyanın neresinde olursa olsun kadın yaşadığı kültürün ayrılmaz bir parçası. Şimdi hâl bu iken özel kadın odaklı teoriler bana her zaman bir taraftan aksar gibi geliyor. Belki bir nedeni de kadın olarak, sırf kadın olduğumdan başka bir kültürün kadını ile otomatik olarak işbirliği yapabileceğim veya bir anlayış geliştirebileceğim gibi bir tablo çıkıyor ortaya. Böyle bir ima var. Yani dünyanın kadınları diye bir şey yok. Biz hangi kültürdensek o kültürün yarattığı bir kadın tipi var. O yüzden uluslararası kadın dayanışması filan bana hep sakat yani iniş çıkış gibi gelmiştir. Çünkü dünya kadının ortak tarafı varsa o da çocuk doğurmasıdır. Ve hep söylediğim bir şey var. Meselâ Madam Merkel’i, Sudanlı bir çocuğa sütannelik yaptığı zaman kadın olarak görebiliyorum. Onun dışında görmüyorum.

    Türkiye ataerkil bir toplum değil mi? Erkeklerin zaten egemen olduğu bu topraklarda bu söylediklerinizin ne mahsuru olabilir?

    Bu konuda benim çok uzun zamandan beri tezim var; isterseniz hipotez diyelim. Benim gözlemlerime göre Türk toplumunun ataerkil olduğu şeklindeki anlayış doğru değil. Tersine biz anaerkil bir toplumuz. Ben bunu gözlemliyorum. Problem de şurada zannediyorum: Biz kadın-erkek ilişkisini karı-koca veya sevgili ilişkisi olarak görüyoruz. Oysa buradaki ilişki anne ile oğul arasındaki ilişkidir. Şimdi benim gözlemlerime göre, ayrıca bunu bir tez olarak ileri sürüyorum, Türk toplumu yaygın inancın ya da yaygın söylemin tersine ataerkil değildir. Tersine, bizim toplumumuz anaerkil bir toplumdur ve bugün de böyle. Niye bu yaygın inanç doğdu diye baktığımda kadın-erkek ilişkisini karı-koca ilişkisi gibi, sevgili ilişkisi gibi görüyorlar; yani birebir ilişki gibi. Oysa kadın-erkek ilişkisi ayrı anne-oğul ilişkisi ayrı olmalıdır. Öyle bakmanız lâzım olaya. Şimdi anne-oğul ilişkisi olarak baktığınız zaman kimin hakimiyetinde olduğunu toplumda çok net görebilirsiniz. Türkiye’de annedir hakim olan ve bu annenin hakimiyeti oğlunun üzerinde bir ömür boyu sürer. unsuru korur töreyi.

    Burada erkek için töreyi koruyan kadın, erkek egemen yapının devamını da sağlayan kadın, ikinci sınıf olduğunu kabul eden yine kadın mı yani?

    Töreyi koruyan eğer kadınsa, ki öyledi, kimse bana kadının ikinci sınıf olduğunu söyleyemez. Töreyi koruyorsunuz. Kraliçe sizsiniz. Şimdi hâl bu iken neyin ezilmesinden bahsediyorsunuz? İktidara bakmak lâzım . Bizim toplumumuzda kadın kendi evinde kesinlikle iktidardır. O kadar ki evinin eşyasına karar vermesinden tutun, duvarların rengine, evin döşenmesine karar vermeye kadar her şey kadının işidir. Dahası 1923’ten itibaren yasal olarak, ondan evvel fiili olarak kadın bir de evinin dışındaki sahada egemen olmaya başlamıştır. Bakın, şimdi Türkiye’deki ilkokul öğretmenlerinin ezici çoğunluğu kadındır. Peki bu ne demek? Kadın unsurunu siz ilkokuldan itibaren zaten işin başına getiriyorsunuz. Ortaokul keza, lise keza… Üniversitede de Avrupa’yı solladığımızı biliyoruz. Bütün bunlar, kadın faktörünün toplumu şekillendirmede egemen olduğunu gösterir. Bunun dışında ezme ezilme vs. gibi iddialar, bana sorarsanız marjinal iddialardır.

    Alev Hanım, kadın sorunlarına baktığımızda özelikle kadınların siyasette olmayışı, sürekli olarak geri kalmışlığımızın kakıncı olarak getiriliyor karşımıza. Sizce bunun nedenleri neler? Niye gelişip kadınları siyasete sokamadık?

    “Siyasette kadın niye olsun?” Benim buna cevabım bu olur. Bu başlı başına bir kriter olamaz; kriter yanlış. Siyasette kadın niye olsun? Eğer kadın kendi egemenlik sahası içinde meseleyi götürüyorsa problem yok demektir. Öyle bir tablo konuyor ki ortaya, sanki kadının egemen olması için siyasette olması lâzım. Eğer siyasette değilse hâkim de değildir. Kim demiş ya bunu? Kriter başlı başına zaten empoze edilmiş bir şey. İsteyen siyasete giriyor mu girmiyor mu, buna bakın. Bence giriyor. Ama birisi bir şeyi yapmak istemiyor diye onu suçlayamazsınız ve de aşağılayamazsınız.
    Ben bu toplumda siyasete giren bir kadına kötü bakıldığını görmedim. Kim kocası istemediği için siyasete girmemiş? Bunun karşıtı doğru olabilir, kocasına siyasete girmeye izin vermeyen kadınlar olabilir. Kim bilir kaç tane erkek vardır karısı istemiyor diye siyasete giremeyen. Burada yanlış bir şey yapıyorsunuz. Siz bana bir hipotez kuruyorsunuz ve “Kadın siyasete girmiyor diye eziliyor.” diyorsunuz. Ama ben siyasete girmek istemiyorum. Belki siyasete girmek isteyen oluyordur. Böyle bir iddiada bulunanın bana kocası istemediği için siyasete girmeyen kadınların sayısına dair bir istatistik vermesi lâzım. Böyle bir istatistik yok. Bu bir metropol mitidir.

    Siyasette kriter yanlış olabilir. Peki kadınların şiddete maruz kalması olgusuna bakalım. Boşanmanın bu toplumda bir suç gibi algılanmasını konuşalım. Bunlarda da mı kriter yanlış?

    Şiddet her toplumda var. Bana en gelişmiş dedikleri Amerikan toplumundaki şiddetin ölçüsünü verin ben de size Türkiye’dekini vereyim. Neyle bağdaştırabiliyorsunuz ki bunu?
    Yani Türkiye Müslüman’dır diye mi dövüyor? Yok canım! Peki Babtist niye pataklıyor önüne geleni? Şiddet başka bir unsur, bunu karıştırmamak lâzım. Türk erkeği diğer erkeklerle karşılaştırıldığında melaike gibidir. Kaldı ki tersi de söz konusu. O konuda niye istatistik yok? Şimdi darülacezeye gidin sorun bakalım kaç tane evinden kovulmuş, yaka paça sokağa atılmış erkek var? Bunların istatistiğini görmeden bütün bu iddia edilenler tut kelin perçeminden gibi oluyor.
    Toplumun şiddet anlayışı farklı efendim, elinizde istatistikî veri yok. Karısından dayak yiyen erkeği ortaya çıkarmıyorsunuz çünkü erkek susuyor. Bunu yapamıyorsunuz. Batı’daki istatistiğin hiçbir tanesini kullanmıyorsunuz, bir tevatürdür gidiyor! Kim dayak yiyor? Bakın burası Mustafapaşa. Bakın bakalım burada hangi kadın dayak yiyor? Yok böyle bir şey.

    Ama bütün bunlara rağmen bu toplumda kadınların ikinci sınıf görüldüğü, okula gönderilmediği, namus cinayetleriyle öldürüldüğü bir gerçek değil mi?

    Buna katılıyorum. Ama bakın kulvar değiştirdik. Bu töreleri tutan zaten kadının kendisi. Yani kızının erken evlendirilmesini isteyen de, onun boşanmamasını isteyen de, kocasının hükmü altında olmak isteyen de kadın. Hâkimiyet onda. Benim sorguladığım şey, insanları tek tip bir şeye itmek için niye bu kadar debelenildiğidir. Aşağılayan biz değiliz. Aşağılayan, dışarıdan bakan.
    Bugün ben de evli olsam, kocamdan dayak yesem karakola filan gitmem. Hiçbir kuvvet beni karakola götüremez. Bu sopadan hoşlanmamdan değil; kol kırılır yen içinde kalır. Benim itirazım, kendi yaşam biçimimizin bize bir türlü bırakılmamasınadır. Şiddet gibi bir takım kavramlar Batı kökenli tanımlara hapsediliyor ve bundan dolayı da dönüp dolaşıp biz suçlanıyoruz. Buna itiraz ediyorum.

    Batı’nın önyargılarını bir tarafa bırakalım. Gerçekte yaşanan problemler var: erken evlendirme, şiddet, namus cinayetleri… O zaman çözüm bulmamız nasıl mümkün olacak?

    Neyi çözeceksin Allah aşkına? Çözecek bir şey yok ki! Ben dert nedir, onu anlamıyorum. 13 yaşında evlendirdiğiniz kızın kocası, yani oğlan zaten 14 yaşında. Kimin meselesini nasıl çözüyoruz?
    İstatistik isterim efendim! Öyle söylemekle olmaz. Bulamayacağınıza eminim! Bulun bakalım! Bakın bizim belediye başkanımız 35 yaşında, boyundan büyük çocuğu var. Çünkü 16 yaşında evlenmiş. Başkan bu sene bizim okulda oğluyla beraber okumaya başladı. Eşi 14 yaşındaymış evlendikleri zaman. Bir dakika yahu! Bugün 16 yaşında kim evlendiriliyor? Buna bir bakalım. Bunlar hesaplanmış kitaplanmış şeyler değildir. Böyle meselelerin yaş ortalaması ile ilgisi yok! Yalnız şu var: Hayat beklentisinin kısa olduğu dönemler insanlar daha erken evlendirilir, töreler de bunu devam ettirir. Bunlar zamanla aşılacak şeylerdir.
    Benim genç kızlığımda, 18 yaşında nişanlısı olmayan kıza evde kalmış diye bakılırdı. Şimdi 42 yaşındaki kadın doğuruyor. Bunun doğurganlık yaşıyla da ilgisi var. Doğurmayı ne kadar zamana dek sürdürebilirsiniz? Bununla ilgisi var. Yani bunların uluslararası bir mesele olmadığı kanısındayım. Ha. bunlar değişemez mi? Tabi değişecek, hayat zorluyor zaten. Eğer kadın 40 yaşında doğuracağını biliyorsa 15’inde doğurmaya gayret etmez. Görmüyor musunuz şu son 30 senede Türkiye’deki değişimi? Bunda sadece törelerin filan etkisi yok. Hayat şartları, gelir düzeyi, sağlık imkânları vs. Dolayısı ile bu toplumda toptan bir değişim olacaktır.

    Türkiye’nin bilinenin aksine anaerkil bir toplum olduğunu ve burada erkek değil, kadın hâkimiyeti bulunduğunu iddia ediyorsunuz. Neden?

    Bu toplumun erkeği o kadar yalnız ki. İki tane annesi var: Birisi gerçek annesi, ikincisi annesi olmaya itilen eşi. Bu erkeğin eşi var mı zannediyorsunuz? Eşi yok, yaşadığı şeyleri, aşağılanmasını anlatacak kimsesi var mı? Yok! Bunu yapamaz, hiç bir şey anlatamaz. Hayat arkadaşı yok; birileri var ama hayat arkadaşı yok.
    Kadınların var mı? Erkeğin olmayınca tabii ki kadının da yok. Ama kadının en azından iktidarını sürdürdüğü çocukları var. Çocukları hep kolektif anneler büyütüyor.

    Peki kadının özgürleşmesine taraftar mısınız?

    Yine kadın dediğiniz için ben orada yokum. Bu kadın özgürleştirmesi lafını da anlamadığımı söylüyorum. Ben kadının ve erkeğin yani Türk insanının dünyayı doğru okuyacak şekilde donatılmasından yanayım. Bunun adı özgürlük ise özgürlük diyin. Bilgi özgürlüktür. Bilgi varsa o özgürlüktür. Ben hepsinin, kadının da erkeğin de bilgilendirilmesinden yanayım. Hâl böyle olunca seçim kendilerine aittir. Eğer bütün bu sürecin sonunda bir şey tercih edecekse etsin. Ben asıl ‘özgürleştirmek’ ne demek bunu pek anlamıyorum. Bende özgürlüğün tek karşılığı var: O da bilgi. Bilgi özgürlüktür, onun dışındakinin palavra olduğunu düşünürüm. Eğitim deyince de spesifik olarak kız veya erkek diye ayırmıyorum. Kime erişebilirsek, kime götürebilirsek… Bilgi özgürlüktür.
    Aksi takdirde özgürleştireceğim derken köleleştirirsiniz. Hadi özgür ol efendim! Ben şunu da görüyorum: Buraya gelen (yabancı) misafirlerden biliyorum, müthiş derecede önyargılı oluyorlar. Kendilerine benzemediğiniz sürece özgür olmadığınızı düşünüyorlar. Bunları ikna etmek de mümkün değil özgür olduğunuza. Çünkü şekillerden yola çıkıyorlar, yasalardan vs. vs… Hâlbuki öyle değil! Bilgi varsa özgürlük vardır.

    “Aile yok oluyor, toplum yozlaşıyor:” iddiaları karşısındaki duruşunuzu açıklamadınız.

    Bireyselliğe, bireyselleşmenin getirdiği boş vermişliğe karşıyım. Bireyselleşme kapitalizmin bir uzantısıdır; bir kere bunu kabul edelim. Bireyselleşme eşittir kapitalizm. Kapitalizmin bizi götürdüğü yol bellidir. Çok dip bir yerden alıyorum işi. Aşırı üretim ve tüketim… Bu gezegen bunu kaldıramaz. Kapalı sistemdir ve bunu çökertiyorsunuz. Bireyselleşmenin bu çökmeyle birebir ilişkisi vardır. Bu, benden sonra tufan haline gelir ve yıkıma götürür. İnsanlar benden sonra tufan dedikleri zaman, bunun sonucu ozon tabakasının delinmesinden, çevrenin kirliliğine kadar gider. Şimdi hâl böyleyken bireyselleşelim mi, bireyselleşmeyelim mi, nereye kadar bireyselleşelim? Kime bırakacağız dünyayı? Tek sahibi biz miyiz? Eşrefi mahlukat, eşrefi mahlukat olmayı ne kadar sürdürebilecektir? Eğer eşrefi mahlukat olmayı sürdürebileceksek bütün canlılardan sorumlu muyuz? Sorumluyuz! Peki eşrefi mahlukat kavramının içselleştirilmesi için gerekli unsurlar nelerdir? Buna bir bakalım. Batılı anlamda bireyselleşme bunu yapabilir mi? Bence hayır, yapsaydı bugüne kadar yapardı.

    Batı feminizmine karşı olmanızın nedenleri neler?

    Karşı filan değilim. Kendi bilecekleri iş, diye bakarım. Yani nasıl isterlerse öyle yapsınlar. Onlara öykünülmesine karşıyım. Temelsiz öykünmeye karşıyım, bu düşüncenin dayatılmasına karşıyım ve bunun getirdiği yıkıma da karşıyım! Meselâ nasıl bir yıkım anlatayım: Görüyoruz, papaz hanımlardan, kardinal hanımlardan… Meselâ incilin yeniden yorumlanması vs. Bizde de çıktı, Emine sağ olsun! O da Kuran’ı böyle yaptı. “İsa kadındır.” Diyen Kürtler çıktı biliyorsunuz. Bir garipliktir gidiyor. Yani bir defa bu abesle iştigale gülüyorum. Kastım şu: Bunun bir oyun hâline gelmesine gülüyorum.

    Uniseks meselesine gelince; yok kadına benzetilemeye çalışan erkekler, yok metroseksüellik, yok zırıl zırıl ağlayan erkekler, yok efendim silah taşıyamayan erkekler, şuradan şuraya yürüyemeyen erkekler vs. Bütün bu geçici modun müthiş tahripkâr bir şey olduğunu düşünüyorum.

    Erkeği kadınlaştırmanın kimsenin işine yaramayacağını düşünüyorum.

    Çünkü ben şu kadar dünya tarihi biliyorsam açıkça söyleyebilirim ki, hayat “yiğit” tanımı üzerine kurulur. Kadının da vardır yiğidi. Bu şekilde mükemmeliyete giden yolları kesiyorsunuz. Sabır, disiplin gibi kavramları yok ediyorsunuz.

    Yiğit tanımı derken ne kastediyorsunuz? Nedir yiğitlik?
    Fedakârlık, her an can verebilme fedakârlığı. Yiğit verir canı, başka kimse vermez. Bunları şimdi kaldırın! Bütün bunlar vatanın bireyselleşme hareketiyle çok paralel şeyler. Benden sonra tufan kopar, diyorsanız eğer, niye yiğit olup da bir başkası için canınızı feda edeceksiniz? Örnek açıktır. Şurada Irak meselesine bakın. Amerikalılar kimleri gönderdiler orada savaşsınlar diye? Yeşil kart karşılığı gariban “Hispanikler”i değil mi? Daha önce de bu yapılmıştı biliyorsunuz. I. Dünya Savaşı’nda “Gurkalar” filan savaşmıştı. İşte aynı şey. Şimdi geldiğiniz noktaya bakın! Siz savaşı ihâle ediyorsunuz. Kime? Kendi erkeğiniz kalmadığı için veya kendi erkeğinizi feda edemediğiniz için. Bencilliğe bakın! Eğer adamsanız gider kendi savaşınızı kendiniz yaparsınız. Oradan “Hispanikler”i bulup kendiniz için savaştırmazsınız. Bilmem anlatabiliyor muyum? Geçenlerde bir yerde de vardı böyle bir şey, “profesyonel asker olsun”. Olur! Bu ne demek biliyor musunuz? Savaşı ihâle edelim birilerine demek!

    Cumhuriyet bir Batı projesidir değil mi?

    Batı projesiyse bile bu Tanzimat’ta başlamıştır. İkincisi, Batı projesi bir bütündür. Siz Yıldız Sarayı’na tiyatroyu koyarsanız bunun yanı başı da kadın projesidir zaten. Yani özel bir kadın projesi olmamıştır. Mümkün de değildir zaten. Ama kaçınılmazdır. Çünkü siz bütün kurumlarınızı değiştiriyorsunuz ve bunu bayağı uzun bir zaman yapıyorsunuz.
    Bence sadece yasalar eksikti onu da biri verdi. Yani bunu Atatürk’e borçluyuz deyip yatmak kalkmak veya onu suçlamak yanlış. Atatürk birçok şeyde olduğu gibi ileriyi gören bir adam ve o kesme noktasını yapıyor. Atatürk bu işin ne sevabını ne günahını üstlenecek birisi değildir. Zaten Atatürk’ün çevresindeki kadınların varlığı başlı başına bunu söylüyor. Latife hanım’ın eğitimine bakın, o da mı Atatürk’e borçlu? Yani işin aslı öyle değil. Orada bugün olduğu gibi Batı’ya daha yakın -hatta belki bugün olduğundan daha yakın- seçkin bir sınıf var: çocukları yabancı diller bilen, piyano dersi alan vs. Seçkin bir sınıf. İşte bu elit sınıf, cumhuriyetten sonra Atatürk’e yamandı. İşin savaşında yoktular ama ne zaman ki balo düzenlendi baloya koşturdular. Ama hep öyle değil midir? Hepimiz biliriz, seçmen sandığında ter döken kişilerden sonra seçimlerden sonra havalı bir ekip gelir oturur şık yerlere. İhtilallerden sonra da olur. Ama Atatürk zamanını, dünyayı iyi okuyan biriydi ve tedbirini de aldı. Ama toplum bu kadar hazır olmasa idi alamazdı.

    -İKTİBASTIR-

  9. azad diyor ki:

    harika bir tesbit ve eleştiri yazısı olmuş. bu konuda araştırıp bizleri bilgilendirdiğiniz ve çözüm yolları sunduğunuz için teşekkür ederim sema hanım.
    Gerçekten de bugün türkiye olarak geldiğimiz nokta, her yönde ve alanda dinimizin dışlanması sonucunda yaşanan toplumsal çöküşlerdir. aklı selim ve rabbine dönüş olmadan atılann her adım ve dar perspektiflerden değerlendirilen her mesele ayağımıza dolanan prangaları daha da artıracaktır. batının boynumuza taktığı süslü zincirin süsüne aldanıp gerçeği farketmedikçe zihni bir esaret yaşamaya ve bozuk bir anlayışa düşmeye devam edeceğiz. Allah yöneticilere ve sorumlulara akıl ve vicdan versin.

    • Zeynep diyor ki:

      Allah razi olsun. Sizi tebrik ediyorum Sema Hnm. Gozlemledigim kadarıyla tek başınıza, cesurca, muslumanca mucadele ediyorsunuz..kinayicinin kinamasindan korkmadan.Allah’tan korkarak hakikati dillendiriyorsunuz.Cok dogru tesbitler..fakat bunlari yuksek sesle dillendirmenin, yedi düveli karşına almakla eşdeğer oldugu bir ortamda söylemek, cok kiymetli bir iş..bu bir cihad..Rabbim size güç kuvvet versin…”destekcilerinin çoğu erkekler” deniyormus ya sizin icin.Aslaa..Elhamdülillah bu ulkede hâlâ hakkaniyetli hanimlar var ve yaninizdayiz..feminist, gayr-ı islâmî ve gayri insani cigirtkanliklara karsi ve onlara alkis tutanlara karsi,yaninizdayiz.yazilarinizi takip ediyor, dualar ediyor ve haksizca elestirildiginiz platformlarda arkanizda duruyorum.bilginiz olsun istedim.sizi Allah icin seviyorum..kaleminize kuvvet..

  10. Erhan Gürsoy diyor ki:

    Koskoca bakanlar milletvekilleri nasıl bu kadar sığ düşünebiliyor anlayamıyorum.
    Şiddet hatta boşanmanın önüne geçebilecek tek yöntem eşlerin hakareterini engellemek. Buna büyük cezalar verilmeli. Kadın erkek farketmeden.

Dünden Bugüne

Ayşe Askere Git Ali Sofra Kur

(30.9.2015 tarihli bir yazım. Şu an ocak 2019, bu süreçte ders kitaplarından bütün cinsiyet rolleri çıkartıldı ve 162 okul pilot okul olarak seçildi "cinsiyet eşitliğine duyarlı okul" adı altında cinsiyetsiz ...
Devamını Oku

Güzel Söz

"Bir ev halkı birbirine iyilik ve ikramda bulunduğunda Allah üzerlerine rızık akıtır ve Allah'ın himayesinde olurlar. (Hadis-i Şerif)

Kitap

Algı Yönetimi ve Manipülasyon

Algı Yönetimi ve Manipülasyon "Kanmanın ve Kandırmanın Psikolojisi" kitabı nasıl kandırıldığımızı çok iyi gözler önüne seren bir kitap. Mücahit Gültekin kitapta bilimsel açıklamalarla birlikte günümüzden ve İslam tarihinden örneklerle  yalın bir ...
Devamını Oku