Evlerdeki savaşın kazananı ego!

elifEn büyük eksiğimiz bu, ne kendimize gülebiliyor ne hatalarımızla yüzleşebiliyoruz. Bir araştırma sonucuna göre boşanma davaları bu yıl rekor rakamlara ulaşmış. Bir yanda yuva yapmak için uğraşan sözüm ona âşıklar, bir yanda da yuvayı yerle bir eden ‘ego’ savaşları...

 

ABD’li mucit, siyasetçi ve yazar Benjamin Franklin, “Savaşın kazananı olmaz” demiş zamanında. “Franklin de kim?” diye soracak olanlara, paratonerin ve dahi pek çok alet-edevatın mucidi ve ABD başkanlarından biri olduğunu söyleyelim; hâlâ hatırlamayan varsa 100 dolarlık banknotun üzerine baksın bir zahmet. Sevimli bir şekilde gülümser oradan, mucitlerde muzip bir gülümseme vardır zaten. Bakınız Einstein; o da mucitlerin kralıdır ve o da “Savaşta kazanan olmayacağını söyler” ve ekler “Barış için çalışacağım”. Bilinçaltının ve insan ruhunun derinliklerine sızmış, eline su dökülemez çalışmalara imza atmış Freud’a yazdığı mektupta, okul kitaplarının savaşları yücelttiğini, trajediyi ve geride bıraktıklarını dillendirmediğini yazar ve bugüne kadar yazılmış en klas cümlelerle fırçasını atar, sınırsız bir zekaya sahip olan çılgın adam.

Beynin ve evrenin sınırlarını zorlayan Einstein kadar dipköşe girdiği ruhumuzda sığınacak yer bulamayan Freud da mezarında rahat değil, şöyle bir etrafa bakarsak anlayacağız.

Savaş bir zamanlar yapıldığı gibi ‘mertçe’ değil artık, ülkeler top ve tüfek olmaksızın savaşmakta, halklar kendi aralarında birbirini yemekte ve bu yeni dünya paranoyası evlere kadar girmiş durumda.

Çok ilginç geliyor bana, boşanmaların artması. İnsan gün geçtikçe yalnızlaşırken ruh ve beden ikizini ararken nasıl oluyor da kaprislerine ve ihtiraslarına yeniliyor? Ego dediğimiz şey, nasıl oluyor da bunca şişip sadece kendini değil içine girdiği bedeni de balon gibi patlatıyor.

“Aşkından ölüyorum” dediği adamla kaçarak evlenen genç kadın, nasıl oluyor da “İhtiyaçlarımı karşılayamıyor” diye üç ay sonra dava açabiliyor (üçüncü sayfa haberlerinden alınma bir örnek) veya “Onsuz yaşayamam” diyerek duvarlara şiirler yazan ve sevdiği kadının adını koluna kazıtan bir adam nasıl oluyor da bir yıl geçmeden boşanma davası açıyor; “Aşkımız bitti” bahanesiyle. Ya sevmeyi unuttuk ya hiç sevmedik; sevmeyi bilemedik.

Yeni dünya düzeni böyle; ne, ne kadar ve ne ölçüde işimize geliyorsa o kadar seviyor, o kadar yaşıyoruz! Aşk da payına düşeni alıyor sistemde, yerlerde sürünüyor.

Aileler de işin ucunu bıraktı, herkes sadece kendi çocuğunu seviyor; kendisiyle ilgili. Dünya homosapiens’in çevresinde dönüyor! Zavallı Einstein...

Gülmeyi, dalga geçmeyi ve özür dilemeyi hatırlayıp karşımızdakini dinlediğimiz zaman bütün sorunlar çözülecek üstelik bu kadar basit.

“Hata bende” demek meziyettir, anne babalarımız, büyükanne ve büyükbabalarımız, hâlâ el ele tutuşan beyaz saçlı arkabalarımız Marslı değiller ki! “Ne salakmışım, hayatım ben o hatayı nasıl yaptım, özür dilerim” demek evliliklerin en büyük kurtarıcısıymış, ABD’de yapılan bir araştırma sonucuna göre. Bu kadar basit işte; erkek de kadın da affediyormuş özür akşamleyen eşini. Ama yine 0-5 yaş grubuna inmek gerekiyor ‘özür dilemeyi’ öğrenebilmek için. Freud’un da kemikleri sızlıyor bu noktada, adam ne yapsın öğretilerini bıraktı işte; kalkıp hortlasın mı!

Akşam Gazetesi


Bunlar da ilginizi Çekebilir

7 Yorum Yorum Yaz

Yorum Yaz