Hadi Hadi

Hızın kutsandığı eğitim modelinin çocuklarıyız pek çocuğumuz. Yavaş olana “uyuntu,” “ağırkanlı” ya da “uyuz” dendiği zamanların... Günde kaç kez “hadi” deriz ya da kaç kez duyarız, hesap etsek hızlandırıcı gücün o zaman farkına varırız sanırım.

Oysa yaralarımızın merhemi için daha az stresli olmak, hayatı fark etmek, tefekkür etmek, anı ıskalamamak gibi öğütleri duyarız. İnsan bu kadar hızlandırılmışken nasıl “huşu” ile namaz kılmayı, hemen öfkelenmemeyi, sabrı tavsiye etmeyi, yavaş olana sabretmeyi başarabilir dersiniz?

Küçükken–sonradan deforme etsek de, şimdi daha güzel anlıyorum sözün güzelliğini–“Acele işe şeytan karışır” derlerdi.

Oysa şimdi trafik ışıkları kırmızıdan yeşile geçtiğinde arabalar hemen gitmeli, otobüse hemen inip binmeli, yemekleri çabucak yemeli, işler hemen yapılmalı ve daha çok hızlanmalıyız gibi bir mecburiyette hissediyoruz kendimizi. Biraz yavaşlamaya kalksak hemen dış müdahalelerle karşılaşıyoruz. O yüzden ne kuş seslerini, ne toprak kokusunu, ne de sessizliğin güzelliğini farkediyoruz.

İnsan, acısını unutmak için iki şey yaparmış: Birincisi uyumak, ikincisi daha çok hızlanmak. O zaman kendinden kaçması mümkün oluyormuş çünkü... Hız bizi o kadar uzaklaştırıyor ki kendimizden, kendimizi bulalım desek pek çok katmanı kaldırmamız gerektiğinden, vazgeçiyoruz hemen bu yolculuktan. Daha çok hızlanıp daha çok yalnızlıktan kaçıyoruz.

***

Kendimizi test edecek olsak, çocuklarının ayakkabı giyme ve yemek yeme yavaşlığına sabredebilenler telaş rüzgârına kapılmamışlardır bence. Sonra iki lafın birinde hadi demeyenler...

Hadi yemeğini ye... Hadi ayakkabını giy... Hadi gidiyoruz... Hadi çabuk ol...

Bu hadi meselesinden bahsederken bir genç Facebook’taki bir iletiden söz etmişti. Annem benim adımı hadi sanıyor sanırım. Sürekli hadi kalk, hadi giyin, hadi ye diyor yazıyormuş. İronik ve acı...

***

Okuduklarımdan ve gözlemlediklerimden anladığım o ki: İnsanın sabrı yakalayabilmesi, sükûneti ve yavaşlığı fark etmesiyle doğru orantılı... Ne kadar içe yönelirsek o kadar fazla fark ediyoruz kendimizi. Ne kadar yavaş olana içimizden saymayı bırakıyorsak o kadar kendimize benzetmekten kaçıyoruz karşımızdakini.

Telaş ve sabır, hız ve sükûnet, gürültü ve huzur aynı bünyede durmuyor nihayetinde.

Kemal Sayar’ın “Yavaşla” kitabında “Hız eksenli bir hayata eklemlenmek durumunda kalan ve bu kısır döngüden rahatsız olanlar: YAVAŞLAYIN! Bu dünyadan bir kere geçeceksiniz!” der.

Bu hayattan bir kez geçecekken bu telaş niye?

tugbaakbeyinan@gmail.com

* Kızdırmayın Beni yazımın yorumlarında kızdırılanlar bu durumda ne yapmak gerekir diye sormuşlardı.Ben de Pedegog Mehmet Teber'e sordum.Yanıtı şöyle;

Maalesef yazınızda bahsettiğiniz gibi biz de kızdırmak ve korkutmak bir sevgi gösterisi zannediliyor. Çocuklar çok büyük kaygı ve korku içinde bırakılıyor.İster istemez bu yetişkinliğe de uzanıyor. Ancak günümüzde bu kızdırma işi şekil değiştiriyor. Kendini mutlu etmek için başkasını kızdırmak haline dönüyor. Özellikle ergenlerde. Başkasının kızgınlığı üzerinden kendini ve çevresindeki mutlu etmeye çalışan tipler var. Kızmak normaldir ama kızdırmak değil. Kızdığımız zaman bu duygumuzu nasıl dile getireceğimizi de öğretemiyoruz maalesef. Duygu ile davranışı ayıramıyoruz. Kızgınlık duygusu normalken akabinde gösterilen saldırganlık davranışı normal olmayabiliyor. Duyguyu anlamalı davranışa ise yön vermeliyiz. Kızgınlığı azaltmanın yollarından biri bizi kızdıran faktörü gözümüzde küçültmek ve değersizleştirmektir. Bence de en etkilisi budur.

* Kemal Sayar'ın röportajı eski bir röportaj aslında.Ama yazımla bir kardeşliği olduğunu düşünüyorum.O sebeple siteye de koydum.Bu arada Yavaşla kitabını herkese tavsiye ederim.

 

 


Bunlar da ilginizi Çekebilir

22 Yorum Yorum Yaz

Yorum Yaz