Ailesini Koruyamayan Vatanını Nasıl Koruyacak?

01 Mayıs 2018Haberler1 Yorum »

aile akademisiAİLE AKADEMİSİ’NDEN

SİYASİ PARTİLERE VE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNE ÇAĞRI: 

AİLESİNİ KORUYAMAYAN VATANINI NASIL KORUYACAK?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Devlet Bahçeli’yle yaptığı görüşme sonrasında seçimlerin 24 Haziran 2018’de yapılacağını duyurdu. Öncelikle seçimlerin ülkemiz ve bölgemiz için hayırlı sonuçlar getirmesini temenni ediyoruz. 

Seçim tarihiyle ilgili tartışmaları bir kenara bırakıyoruz. Önümüzde iki ay gibi bir süre var. Bu süre içinde partiler hazırlıklarını yapacak ve halkın önüne çıkacak. Her seçimde olduğu gibi bu seçimde de sivil toplumun taleplerini/şartlarını siyasi topluma iletme görevi STK’lara, kanaat önderlerine, âlimlere, aydın, entelektüel, akademisyen ve yazarlara düşüyor. 

Oy için meydana çıkacak bütün siyasi liderlere ülkemizde aileyi çözülme/bitme noktasına getiren politikalara son verilmesi için çağrıda bulunulması kritik bir önem taşıyor. 

Böylesi bir çağrıda bulunmak, tarihi bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu yerine getirmediğimiz takdirde, çoluk çocuğumuza/gelecek nesillere söyleyecek hiç bir şeyimiz kalmayacaktır. 

Aile; evimizdeki “melek”in sığınağı, cennetin giriş kapısı, yarınlarımızın sigortasıdır. Vatanını anası sayan, cenneti anaların ayaklarının altına seren, en büyük acısını evlat acısı sayan, zenginliği “altın top” a yani evlat sahibi olmaya bağlayan, babasını kaleye benzeten bir medeniyetin çocuklarıyız. Bu medeniyetin değerlerinin, neoliberal uygulamalar sebebiyle zaman geçtikçe dejenere olduğuna ve önemini kaybettiğine üzülerek şahit olmaktayız.

Bugün yürürlükte olan kanunlar/yönetmelikler, imzalanan uluslararası sözleşmeler, uygulanan ulusal eylem planları değiştirilmediği takdirde; Türkiye, toplumun temel yapı taşı olan ailesini kaybedecektir. Bunun yaratacağı faciaları anlatmak kapsamlı bir kitabın konusu olacak kadar derin ve büyüktür. Kaldı ki, şu anda aile kurumuna yapılan Batı dünyası kaynaklı operasyonlar sebebiyle bu kurum zaten uçurumun eşiğine gelmiş durumdadır. 

Ailenin çözülmesi/boşanmaların artması sebebiyle Türkiye’nin yaşadığı ahlaki kriz dramatik boyutlardadır. Eğer, 2018 seçimlerinden sonra iş başına gelecek yetkililer bu felakete son verecek önlemleri almak için halka söz vermezlerse, açıkça söylüyoruz ki, Türkiye “yumuşak terörün” pençelerinde can çekişecek ve eski Türkiye’yi mumla arar hale gelecektir. Bir felaket senaryosu çizmiyoruz. Olan, olmaya devam eden ve bundan sonra çok trajik hale gelecek olan bir süreçten bahsediyoruz. 

*

Öncelikle kısaca içinde bulunduğumuz durumu özetleyeyim. Türkiye’de son 15 yılda, 9 milyon 620 bin çift evlenmiş, 1 milyon 789 bin 440 çift boşanmıştır. Son yıllar dikkate alındığında bugün her 5 evlilikten biri boşanmayla sonuçlanmaktadır. Yıl yıl istatistikler şu şekildedir:

Tablo 1.2002-2017 Evlenme Ve Boşanma İstatistikleri

YILI

EVLENME

BOŞANMA

2002

510,155

95,323

2003

565,468

92,637

2004

615,357

91,022

2005

641,241

95,895

2006

636,121

93,489

2007

638,311

94,219

2008

641,973

99,663

2009

591,742

114,162

2010

582,715

118,568

2011

592,775

120,117

2012

2013

2014

2015

2016

2017

603,751

600,138

599,704

602,982

594,493

603,976

123,325

125,305

130,913

131,830

126,164

136,808

TOPLAM

9,620,902

1,789,440

Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) www.tuik.gov.tr

Çocuklarımız aile ortamından uzak bir şekilde büyümektedir. Bilgisayar, televizyon, akıllı telefon, tabletler ve online oyunlardan gelen milyonlarca erotik materyalin karşısında savunmasız bulunmaktadır. Ünlü Psikolog Philip Zimbardo bugün itibariyle internette 246 milyon porno site olduğunu söylemektedir. Bunun sonucu olarak cinsellik yaşı, uyuşturucu kullanma yaşı, şiddet uygulama/görme yaşı düşmektedir. 

Dünyanın her yerinde yapılan araştırmaların ortaya koyduğu gerçek şudur: Boşanmaların arttığı, ailenin çözüldüğü bir ülkede adli suçlar ve psikolojik sorunlar kaçınılmaz olarak artmaktadır. Francis Fukuyama (2009) aile kurumunun çözülmesiyle suç oranlarındaki artış arasındaki ilişkiyi gösteren bol miktarda kanıt olduğunu söylemektedir. Gerçekten de Türkiye’de 2008-2012 yılları arasındaki çocuk suçluluk oranlarındaki ürpertici artış, bu yargının Türkiye için de doğru olduğunu göstermektedir. TÜİK’in 2008-2012 yılları arasındaki çocuk suçluluk oranlarını aktardığı tablo bu acı gerçeği ortaya koymaktadır.

Tablo2. 2008-2012 Çocuk Suçluluğundaki Artış

YILI

2008

2009

2010

2011

2012

Yaralama

19,726

25,182

30,180

32,331

%63

Hırsızlık

17,884

17,869

21,857

24,604

%37

Uyuşturucu

1,829

2,959

5,552

4,388

%139

Mala Zarar

2,572

2,805

2,916

3,463

%34

Tehdit

1,853

2,111

2,763

2,910

%57

Cinsel Suçlar

1,848

2,121

2,723

2,243

%21

Öldürme 

317

481

404

390

%23

Tüm Suçlar

62,430

68,344

83,393

84,916

%36

Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) www.tuik.gov.tr

Ne var ki, ailenin çözülmesi sadece suçluluk oranlarının artışıyla ilişkili değildir. Yapılan araştırmalar alkol ve madde bağımlılığı (TBMM Araştırma Komisyonu, 2008), okul başarısızlığı ve okulu terk (Dam, 2008; Bildik, 2003), psikolojik problemler (Tezcan, 2007), fuhuş ve evlilik dışı doğum (Fukuyama, 2009), şans oyunları ve kumar (Aksoy, web1), intihar (Ekici ve ark., 2001) gibi problemlerin artışının da boşanmaların artışıyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Hatta boşanmaların artması bile boşanmış ailelerin yaygınlığıyla ilişkilidir (Öngider, 2013). 

Bu tablonun oluşmasının şüphesiz pek çok sebebi vardır. Ancak bu sebeplerin başında hükümetin uyguladığı toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları gelmektedir. Bu politikalar doğrultusunda imzalanan İstanbul Sözleşmesi ve bu sözleşmeye dayanarak çıkarılan 6284 sayılı kanun Türkiye’de aile kurumunu bitirme; çocuklarımızı haz piyasasının sermayesi haline getirme, kadınlarımızı ve erkeklerimizi birbirine düşman etme hedefini gütmektedir.

Sözleşmenin imzalandığı 2011 ve kanunun çıkarıldığı 2012 tarihinden itibaren sözünü ettiğimiz trajik tablonun ivmesi artmıştır. Bugün ülkemizdeki aile ve kadın politikaları bir grup feministin eline bırakılmış durumdadır.

Bu duruma ilk itiraz etmesi gereken, kendisini “muhafazakâr-dindar” olarak tanımlayan siyasetçi ve çevreler olmalıdırHâlbuki dünyanın hiç bir yerinde görülmemiş bir biçimde kendini “muhafazakâr-dindar” olarak tanımlayan bir parti, aileyi yok edecek feminist politikalar yürütmektedir. Buna da bugüne kadar bir kaç küçük grup ve kişi hariç hiç bir itiraz gelmemektedir. 

Ak Parti’nin ülkeyi yönettiği son 15 yıldır, konuyla ilgili imzalanan uluslararası sözleşmeler, çıkarılan kanunlar, uygulanan eylem planları ve bazı gelişmelerin özeti kısaca şöyledir:

1. 2004’te yapılan TCK’daki değişiklikle evlilik içi tecavüz kavramı getirildi. Erken evlenen kocalara “tecavüz” suçundan dolayı kamu davaları açıldı. Bu kişiler 10-15 yıl gibi inanılması güç cezalara çarptırıldı. Sadece kadınlar değil, çocuklar da perişan oldu, mağdur edildi. 

2. 2005’te ilk LGBT dernek, KAOS GL kuruldu. 

3. 2006 yılında “namus cinayetleri”nin önlenmesi iddiasıyla 26218 Sayılı Başbakanlık Genelgesi yayınlandı. Feminist hareketler bu genelgeyi önemli bir başarı olarak selamladı. Örneğin Genelge’nin birinci bölümünün 7. maddesinde, eğitim alt başlığında, şu ifadeler yer aldı: İlköğretimden başlayarak eğitimin her aşamasında (örgün ve yaygın eğitim de dahil olmak üzere) şiddet ve toplumsal cinsiyet duyarlılığı konularını içeren ve çocuklara kendi bedenlerini tanımayı öğreten eğitim programlan hazırlanarak uygulamaya konulmalıdır.”

Şiddeti ve “namus cinayetini” önleyeceği iddia edilen Genelge’de hiç bir manevi önleme yer verilmedi. Genelge’de yer alan 53 maddenin 18 tanesi “zihniyet dönüşümüyle” ilgiliydi. Kastedilen şüphesiz, “feminist perspektif” idi. 

4. 2009 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın yayınladığı araştırma raporunda “Aile kadınlar için güvenli bir ortam değildir. ifadeleri yer aldı. Aynı ifadeler 2014’te yayınlanan raporda da yer aldı. Buna ek olarak, 2014 raporunda, “evlilik” de şiddet sebebi olarak tanımlandı. Bu raporlarda, aileyi değil, kadını merkeze alan politikalar uygulanması gerektiği belirtildi. İlginç değil mi? Aile Bakanlığı’nın yayınladığı bir raporda bu ifadelerin yer almasına demek ki, Aile Bakanlığı’ndan kimse itiraz etmemiş. 

5. 1 Ocak 2002 tarihinde, Türk Medeni Kanunu’nda “aile reisi kocadır.” ifadesi kaldırılmıştı. 2010 yılında yapılan anayasa değişikliğinde aile kurumu için “eşler arasında eşitliğe dayanır.” ifadesi eklenerek, 2002’deki değişiklik anayasal bir madde haline getirildi. 

6. 2011’de İstanbul Sözleşmesi imzalandı. Bu sözleşmede “Kadınlar’ kelimesi 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da kapsar.” ifadesi yer aldı. Sözleşmenin 4. maddesi, eşcinselliği legal güvence altına alıyor; 42. maddesi din/gelenek/örf gibi toplumsal kurum ve değerlere aykırı davranışları “şiddet gerekçesiyle” denetlemeyi yasaklıyor, 48. madde ise karı-koca arasındaki “şiddet iddiası taşıyan” geçimsizliklerde arabuluculuk yapmayı yasaklıyordu. 

7. Aynı yıl Fatma Şahin eşcinsel hakların anayasal bir hak olması gerektiğini açıkladı.

8. 2012’de İstanbul Sözleşmesi esas alınarak “6284 Sayılı Aileyi Koruma ve Kadına Şiddeti Önleme Kanunu” çıkarıldı. Kanun, halk arasında “Aileyi Çökertme ve Kocaya Zulmetme” kanunu olarak isimlendirildi. Bunun sebebi kanunun gerçekten inanılması güç maddeler içermesiydi. 2013 Ocak ayında bu kanunun uygulanmasına yönelik çıkartılan yönetmelikte şu ifadeler yer aldı:

 Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz.Önleyici tedbir kararı, geciktirilmeksizin verilir. Kararın verilmesi, Kanunun amacını gerçekleştirmeyi tehlikeye sokabilecek şekilde geciktirilemez.” Bu madde her şeyden önce hukukun evrensel bir ilkesi olan masumiyet karinesini çiğniyordu. Erkeklerin ekonomik açıdan mağdur edilmesi bir yana; şerefi ve haysiyeti de kadının iki dudağının arasına bırakılmıştı. Bugün ülkemizde bu maddenin mağduru olan kişi sayısı -kesin olarak bilinmemekle birlikte- onbinlerle ifade edilmektedir. 

9. Gerek İstanbul Sözleşmesi, gerekse 6284 sayılı kanun şiddeti, “doğal davranışı” da kriminalize edecek şekilde tanımladı. Bu belgelerde yer alan tanımlar ölçüt alındığında Türkiye’de şiddete bulaşmamış bir Allah’ın kulu kalmayacaktır. Özetle şiddet kavramı manipüle edildi, kadını-erkeği ve çocuğu birbirinden ayırmak için araçsallaştırıldı. 

10. 2014 Ağustos ayında İstanbul Sözleşmesi yürürlüğe girdi. 

11. 2008-2013 yıllarını kapsayan Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı hazırlandı. Sonrasında 2012-2015 ve 2016-2020 yıllarını kapsayan şiddetle mücadele ulusal eylem planları hazırlanıp uygulamaya konuldu. Bu planların hiç birinde manevi önlemlere yer verilmedi. Sadece feminist perspektif esas alındı. 

12. 15 yıl boyunca, halktan alınan vergilerle, Aile mahkemesi hakimlerine, askerlere, öğretmenlere, din görevlilerine Türkiye halkının değerleriyle çatışan toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimleri verildi. 

13. 2016 yılında hükümet erken evlilikten doğan mağduriyetleri gidermek adına yeni bir yasa tasarısı hazırladı. Hükümetin belki de aile ve kadın politikaları adına yaptığı tek olumlu adım olan bu girişim, feminist hareketlerin baskısı sonucu geri çekildi. 

Bugün itibariyle Türkiye Cumhuriyeti, İzlanda, Finlandiya, Norveç, İsveç gibi ülkeleri model alan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (TCE) politikasını uygulamaktadır. TCE Türkiye’de bakanlıklar üstü ana politika haline getirilmiştir. Örneğin, 9. kalkınma planı TCE’ye duyarlı bir şekilde hazırlanmıştır. 

Durum ana başlıklarıyla bu şekildedir.

Türkiye’de ailenin hedef alınması küresel bir projedir. Bu konu, siyaset üstü bir duyarlılıkla ele alınmalıdır.

STK’lar, aydınlar, akademisyenler, kanaat önderleri vs. seçime girecek partilere şu çağrıyı yapmalıdır: 

1. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanun iptal edilmelidir. Her iki belge de Anayasa’nın 41. maddesini çiğnemektedir. 

2. TCE adı altındaki feminist politikalara son verilmeli, kadına, erkeğe ve çocuğa yönelik politikalar aile merkezli ve toplumsal değerlerle uyumlu olacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır

Dinini, ülkesini, ailesini önemseyen tüm partilerin seçmene yapacağı vaatler yukarıdaki iki maddeyi mutlaka kapsamalıdır.

80 milyonun geleceği Avrupa Birliği’nin bir grup feminist aracılığıyla dayattığı sözleşmelerle karartılamaz. 

Eğer STK’lar ve her kesimden kanaat önderleri siyasi liderlere böyle bir çağrıda bulunmazlarsa bugüne kadar şikâyetçisi oldukları ahlaki krizlerden bundan sonra şikâyet etme hakları olmayacaktır. 

Çocuklarımızın ve ailelerimizin geleceği benzin fiyatlarından ve doların yükselmesinden daha önemlidir.

Yukarıda çok azını saydığımız gelişmeler olurken dindar/muhafazakâr kitlelerden ciddi, nitelikli itirazların gelmemesi manidardır. Bu kitleler konuya o kadar ilgisiz kalmışlardır ki, çoğunun olup biten şeylerden haberi bile olmamıştır. Bu durumda dindar/muhafazakâr kitleye hitap eden medyanın da büyük bir rolü vardır. Onlar, bu konuları okuyucularından gizlediler. 

*

Dindar, muhafazakâr ve milliyetçi kitlelere dönük çalışmalar yapan onlarca kadın/aile derneği bulunmaktadır. Onlara soruyoruz: 

Neredesiniz? 

Niye bu olup biten şeylere ses çıkarmadınız/çıkarmıyorsunuz? 

Gerçekten sizinle kıyaslandığında çok ama çok az bir yekûnteşkil eden feminist hareketler bu ülkede TCK’yı değiştirdi, kanunlar çıkarttı, yasa tasarılarını geri çekmeye zorladı. Takip ve denetleme ağları kurdu.

Hükümet’in feminist politikalardan en küçük bir sapma gösterdiğini fark ettiği anda bütün ulusal ve uluslararası mekanizmaları harekete geçirdi. Kıyameti kopardı.

Ders kitaplarını tek tek incelediler. TCE’ye aykırı buldukları kelime ve kavramları tek tek ayıkladılar. Onlarca yıldır, kendi perspektifleri uğrunda, sahada mücadele veriyor, bedel ödüyorlar.

Açık söylemek gerekir: 5 yıldızlı otellerde kendimizi tatmin eden konuşmalar ve programlar düzenleyerek hiç bir şeyi değiştiremeyeceğiz. 

Feminist ve batıcı hareketler konuştuklarında kanun oluyor, hukuk oluyor, politika oluyor. Peki ya sizi/bizi dikkate alan var mı? Dikkate alınacak fikirler, projeler üretebiliyor muyuz?

Tüm milletvekillerine şunu söylemek istiyoruz:

İstanbul Sözleşmesini lütfen dikkatli bir gözle tekrar okuyunuz. Hırvatistan’daki koalisyonun küçük ortağı Meşe Partisi İstanbul Sözleşmesi’nin parlamentoya geleceğini duyduğu zaman tozu dumana kattı, kıyametler koparttı. Bu sözleşme Hıristiyan değerlerine, bizim aile değerlerimize aykırıdır, bunu Meclis’e sokmayacağız diye topluca açıklamalar yaptılar. Bu açıklamalara iktidar partisinden bazı vekiller de katıldı. Bizi umursamıyorsanız, hiç olmazsa AB üyesi olan Hırvatistan’a bakın. Aile değerlerini Hırvatlardan öğrenmek mahcup edici bir şey değil midir? 

Feminist hareketlere sadece bir tek soru soruyoruz:

TCE indeksi niçin Davos’ta açıklanıyor hiç düşündünüz mü? Ulusal ve uluslararası TCE projelerini niçin ulusal ve küresel patronlar destekliyor hiç düşündünüz mü? Gerçekten kadın haklarını çok umursadıkları için mi? 

Özetle şunu söylüyoruz:

Aile Akademisi olarak “aile temelli girişimleri destekliyor, aile kurumuna zarar veren politikaları ise eleştiriyoruz.

Siyasi liderlerden hep birlikte yukarıda saydığımız iki maddeyi uygulama vaadinde bulunmalarını istiyoruz.

Bir kez olsun bu seçimde, aile değerleri ve ahlaki taleplerimiz ekonomiden önce gelsin. 

Şu çok açık, AB kaynaklı çevreler aile kurumunu işgal ve iğfal etmiş durumda. Eşimizle ve çocuğumuzla olan ilişkimizi bu ülkenin, bu toprakların kadim değerleri değil, AB hukuku belirliyor. 

Sürekli vatan/millet nutukları dinliyoruz. 

Ailesini koruyamayan vatanını nasıl koruyacak? 

BURSA AİLE AKADEMİSİ DERNEĞİ

 ***

 ❖ Konuyu daha detaylı araştırmak isteyenler Aile Akademisi’nin aşağıdaki araştırma raporlarını inceleyebilirler:

1. Türkiye’de ve Dünyada Kadına Şiddet 

http://aileakademisi.org/sites/default/files/turkiyede_ve_dunyada_kadina_siddet_0.pdf

 2. Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Dayalı Politika Uygulayan Ülkelerde Kadın ve Aile: İzlanda, Finlandiya, Norveç, İsveç, Türkiye

http://aileakademisi.org/arastirma/arastirma-toplumsal-cinsiyet-esitligine-dayali-politika-uygulayan-uelkelerde-kadin-ve-aile

3. Aile Politikaları ve İstanbul Sözleşmesi

http://aileakademisi.org/sites/default/files/aile_politikalari_ve_istanbul_sozlesmesi_0.pdf

http://aileakademisi.org/arastirma/aile-politikalari-ve-istanbul-sozlesmesi

 Konuyla İlgili Aile Akademisinin Önceki Basın Açıklamaları

http://aileakademisi.org/basinaciklamalari

 Konuyla İlgili Makaleler

1. Kadına Şiddet Söylemi Neye Hizmet Ediyor?

http://aileakademisi.org/node/176

2. İstismarın Yapısal Kanalları

http://aileakademisi.org/yazi/istismarin-yapisal-kanallari

3. Çocukları Kim, Neden İstismar Ediyor?

http://aileakademisi.org/yazi/cocuklari-kim-neden-istismar-ediyor

4. Erkeklik Rollerinin Değişmesi Üzerine

http://aileakademisi.org/yazi/erkeklik-rollerinin-degismesi-uezerine

5. Kadına Şiddet Söylemi Kadını Kurban Ediyor

http://aileakademisi.org/yazi/kadina-siddet-soylemi-kadini-kurban-ediyor

6. Türkiye’de Aileyi Kamunun Denetimine Açmak: Kadına Şiddet, Cinsel İstismar ve Hukukun Manipülasyonu, 

http://islamianaliz.com/yazi/turkiyede-aileyi-kamunun-denetimine-acmak-kadina-siddet-cinsel-istismar-ve-hukukun-manuplasyonu-3594#sthash.eb4HV65R.dpbs

7. Cinsel İstismar ve Hukukun Manipülasyonu: Amerika 

http://islamianaliz.com/yazi/cinsel-istismar-ve-hukukun-manipulasyonu-amerika-3581#sthash.B9HDnc9j.dpbs

8. İstanbul Kids Fashion ve Yapısal İstismarın Görünmez Kılınışı. 

http://islamianaliz.com/yazi/istanbul-kids-fashion-ve-yapisal-istismarin-gorunmez-kilinisi-3577#sthash.AVjA9SAp.dpbs

9. Kadına Verilen Gerçek Değer

http://aileakademisi.org/yazi/yasin-kurucay-yazdi-kadina-verilen-gercek-deger

10. Ak Parti’nin İntihar Kanunu. 

http://www.cocukaile.net/ak-partinin-intihar-kanunu/

11. Erkeklerde İnsan Sayılsın (Dişilere Tapıyorlar), 

http://www.cocukaile.net/erkekler-de-insan-sayilsin-disilere-tapiyorlar/

12. Aslında Kadına Şiddet Yok  

http://www.cocukaile.net/aslinda-kadina-siddet-yok/

13. Bu Kadınların Çığlıklarını Duyun, 

http://www.cocukaile.net/bu-kadinlarin-cigliklarini-duyun/

 

Okunma Sayısı : 5.358

Yorum yapın

“Ailesini Koruyamayan Vatanını Nasıl Koruyacak?” için 1 Yorum

  1. Mustafa Tokat diyor ki:

    Daha fazla kişilerle paylaşılmak üzere istifadenize sunulmuştur.
    Kadın Hakları Bağlamında Okumaya Değer Bir Alıntı:
    “SOSYOLOJİSİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR”
    Varlığın temelinde olan çoğalma içgüdüsü, insanoğlunun var olduğu andan itibaren doğasında bulunmaktadır. Zira doğanın dengesi ve sürekliliği ancak bu temel güdü sayesinde olmaktadır. Aksi halde denge bozulması bir yana, yok oluş kaçınılmazdır. Bu güdü insan yanında diğer tüm canlılarda da ortak olan bir özelliktir. Canlılar arasında pek çok özelliğin ortak olmasıyla birlikte doğal denge içerisinde karşılıklı bir mücadele de bu yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Süreç içerisinde canlılar arasında süren yaşam mücadelesi, canlıların kendi türleri içinde de farklı boyut ve düzlemlerde devam etmektedir. Besin bulma ve paylaşımı yanında eş seçimi konusu da tür içerisindeki cinsiyetler arasındaki mücadelenin de temelini oluşturmuştur. İnsanlık âleminde tamamen beşeri duyguların etkisi altında gelişen bu dürtüler, bireyin insanlaşması sürecinde de devam etmiş, ancak kaba yapıdan daha ince ve duygusal ağırlıklı bir yapıya doğru gelişme göstermiştir. İlk zamanlar gelecek nesli oluşturmak amacıyla ve diğer bireye sahiplenmek duygusuyla gelişen eş bulma süreci, zamanla hayat arkadaşı seçmek ve birlikte dünyayı paylaşmak sonucuna evirilmiştir. Bu süreçte erkek ve kadın zamanla tatlı bir rekabete girerek yaşam içerisinde rol paylaşımı yapmışlardır. Ana hatlarıyla, dışarıda avlanan, çalışan veya besin toplayan erkek ile toplanan besini yemek haline getiren, giysi üreten ve çocukları bakan kadın şeklinde iş bölümü oluşmuştur. Her ne kadar bu rollerin değiştiği tipler ortaya çıksa da bunlar genel karşısında sıra dışı durumda kalmışlardır. Zira insanlığın milyonlarca yıl süren biyolojik evrimine paralel bir şekilde gelişen sosyolojik evrim sürecinde, kadın ve erkek ilişkileri de bir dengeye oturmuştur. İnsanoğlunun “insani” içerikli sosyolojik evrimini nispeten tamamladığı 1800’lü yıllara gelindiğinde her şey net bir şekilde ortaya konulmuştur. Kadın ve erkeğin yaşam içerisindeki yeri, yaşanan birtakım sıkıntılara karşın doğasına uygun bir şekilde gerçekleşmiştir. Ancak Dünya savaşlarının koşullarını hazırlayan vahşi kapitalizmin masum temellerinin atıldığı dönemde ekonomik gelişmişlik düzeyinin artmasıyla birlikte yeni pazarlar arayışı sermaye çevresini yeni oluşumlara itmiştir. Diğer ulusların pazar haline getirilmesi bu sürecin önemli bir ayağını oluşturmaktaydı. Ancak bir müddet sonra bu durum da sermaye çevresinin kazanma ve doğayı sömürme hırsını tatmin etmedi. Zira her geçen gün gelişen üretim araçları sermaye çevresinin kazancını katlamaktaydı. Ancak maliyet unsurları içerisinde önemli bir yer tutan işgücü maliyeti noktasında ciddi sıkıntılar yaşanıyordu. Bu olumsuz koşullardan kurtulmanın önemli bir yolu olarak en önemli unsuru pazara çekmeye başladılar. Evinde oturup eşinin ve çocuklarının mutluluğu için çalışan, kurduğu küçük dünyasında mutlu olan, elindeki ile yetinen, boş zamanlarında yaptığı küçük işlerle aile geçimine katkı sağlayan ”kadınlar”.Kadınların o güne kadar sosyolojik ve tarihsel olarak kendisine yüklenmiş veya edinilmiş misyonun elinden alınması çok zor görünüyordu. Ancak sermaye çevresi bunun da bir yolunu buldu. Kadın hakları, ezilmişlik, özgürlük, ekonomik bağımsızlık gibi kavramları öne çıkararak yeni bir pazar oluşturmanın ilk adımını attılar. Yaşamın getirdiği sıkıntılar diyerek sineye çektiği birtakım olumsuzlukları bu sözlerden sonra çekmez duruma gelen kadını bulunduğu konumdan şikâyet eder hale getirdiler. Bir müddet sonra da çözüm yolunu sunmaya başladılar. Kadının aile içinde ezildiği, ikincil pozisyonda kaldığı, erkeğin eline bakar duruma düşürüldüğü gibi ilk aşamada hoş ve doğru görünen parametreleri kullandılar. Ekonomik bağımsızlığını ele aldıktan sonra özgürleşeceği düşüncesi işlenerek, bir olduğu ve birlikte yaşadığı eşine karşı isyankâr olma sürecini başlattılar. Kadın bu söylenenlerin doğruluğuna inanarak, ancak bu durumun onun doğasına uygun olan bir durum olduğunu da yadsıyarak ve gelecekte büyük bir pazarın parçası olacağının da farkına varmayarak bu yaklaşıma hak verdi. Kendilerini kanıtlamak, var olduğunu haykırmak ve farkındalık oluşturmak amacıyla büyük bir mücadeleye girdiler. Bir zamanlar evinin temel taşı olan kadınlar, süreç içerisinde evine katkı sağlamak gibi süslü bir hayalin peşinde, erkekler dünyasında ve erkekler karşısında yer edinmek için çalışmaya başladılar. Egemen düzenin oyununa gelerek kadınların erkeklere karşı bir seçenek olarak çıkmaları, başta gelen en büyük yanlışları idi. Zira kadınlar erkeklerin rakibi değil, tamamlayanı idi. Biyolojik evrim süreci ile sosyolojik evrim süreci paralel gelişmekte, kadın ve erkeği farklı, ancak birbirini tamamlayan olarak geliştirmekteydi. Hiçbir koşulda kadın ve erkek arasında eşitlik diye bir şey söz konusu değildi. Ancak bu eşitsizlik anlamına da gelmiyordu. Doğal gelişim süreci sonunda ikisi bir bütünün farklı, ama birbirini tamamlayan parçalarıdırlar. Sorun bu iki parçayı birbirine eşitleme düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Kadın ile erkek arasında yaşanan sorunlara eşitsizlik temelinde karşı çıkarken geliştirilen eşitlik argümanı da insanoğlunu aynı sorunlu sonuca ulaştırmıştır. Kadını sermaye düzeninin bir parçası haline getiren sistem, ilk aşamada ekonomik bağımsızlık gibi güzel bir sözün ardına sığınmıştı. Onları üretim sürecinin bir parçası haline getirmek için yaptığı çalışmalar sonucunda ucuz işgücü durumuna soktu. Erkek evi geçindirmekle asıl sorumlu olarak kabul edildiğinden, kadın ancak ucuz işgücü ve evin ekonomisine katkı sağlayabilen bir pozisyonda olabilirdi. Ancak bir müddet sonra kadının ucuz işgücü olması da sermaye çevresinin işine gelmedi. Onu pazarın bir parçası yapmak, ucuz işgücü olmasından daha değerliydi. Asıl çalışmalar bu noktadan sonra yapılmaya başlandı. Çalışan kadının giyimi, beslenmesi, süslenmesi gibi pek çok konuda ek masraflar oluşturulmaya başlandı. Kazandığı paranın önemli bir kısmını bu masrafları için harcayan kadın kendisini hala özgür hissedebiliyordu. Oysa onun çalışması da tüketmesi de pazarın menfaatineydi. Bir müddet sonra kadın, evde oturup yapacağı işler için de hizmetçi ve bakıcı gibi masraflar ödemeye başladı. Sonuç olarak kadın ekonomik bağımsızlık elde edeceğim diye iş hayatına atılmakla birlikte ekonomi çarkının işlemesi için gereken büyük harcamaları yapan birey haline dönüşmüştür. Evde otururken aile bütçesine katkı sağlamak amacıyla yaptığı elişi gibi çalışmalardan da vazgeçmişti. Bir zamanlar yaptığı bu işlerin aynı zamanda kendisinin psikolojik durumuna katkı sağladığının farkına varamamış, iş dünyasının getirdiği yoğun baskı altında psikolojisini de bozmuştur. Bozulan psikolojik yapısını düzeltmek için de ayrı bir harcama gerekiyordu. Sonuçta evindeki huzur ve mutluluğu feda ederek iş dünyasına atılan kadının elinde kalan artı paranın bedeli, hiçbir zaman kaybettikleri olamamıştır. Ekonomik bağımsızlığını ve harcama yetkisini eline alan ve özgürleştiğine inanan kadın artık evinde de söz sahibiydi. Bağımsızlık ve özgürlüğün verdiği şımarıklık ile birlikte evde esip gürleyebiliyor, haklı veya haksız olmasına bakmadan sesini yükseltebiliyordu. Bir zamanlar alttan alıp, evin huzur ve mutluluğunun temel taşı olan, erkeğinin gün içerisindeki stresini azaltan veya tolere eden kadın gitmiş, yerine otoriteye ortak rolünü üstlenen ve evdeki stresi daha da artıran bir birey oluvermiştir. Sosyolojik evrimin kadına yüklediği, olumsuzlukları tolere eden rolleri ortadan kalktığı gibi aile içerisindeki olumsuz roller de en az iki katına çıkmıştır. Bir zamanlar dengeli bir ailede yetişen çocuklar, stresli ortamda yetişmeye ve bu yaşam tarzını da çevreye yansıtan bireylere dönüşmüşlerdir. Birbirini tolere eden ve zıt kutuplar da olsa birbirini çeken iki birey yerine, aileler birbirini iten iki negatif bireyden oluşmaya başlamıştır. Evlilikleri bir arada tutan ve sigorta sayılan çocuklar, ayrı dünyalarda yaşayan ebeveynlerin birbirlerine karşı kullandıkları silah haline dönüşmüşlerdir. Yaklaşık iki yüz yıldır insanlık dramı olarak yaşanan bu süreç günümüzde de devam etmektedir. Gelinen süreçte kadın bireyselleşmiş, korumasızlaştırılmış ve sermaye çevresinin ekonomik menfaatlerine uygun hale getirilmiştir. Olay sadece ekonomik düzeyde kalmamış, erkek egemen dünyada söz sahibi olabilmek amacıyla, bazen gizli bazen açık bir şekilde erkek karşıtı bir temel üzerinde gelişen kadın hareketleri, kadının sosyolojik yapı içerisindeki yerini bozduğu gibi biyolojisi üzerinde de olumsuz etkide bulunmuştur. Doğurganlık ve yeni bir canlı dünyaya getirme olgusu üzerine kurulu olan, merhamet ve şefkat ile bu yavruyu büyüten ve yetiştiren, eşinin kendisinde huzur ve mutluluk bulduğu, estetik ve sanatın temel unsurlarından olan kadın değişime uğramıştır. Kadın hakları konusunda uç noktada olan kadınların erkeksi bir görünüm, davranış ve yapıda olması bu durumun en güzel kanıtıdır. Erkekler karşısında egemen ve ekonomik olarak var olma mücadelesi, erkek gibi olma sonucunu doğurmuştur. Oysa kadın tüm aşk şarkı ve şiirlerinin temel öğesi olarak sevmeye ve sevilmeye layık olan bir varlıktır. Onun fiziksel olarak zayıf olması ikincil bir varlık olduğunun değil, özelliklerinin erkeklerden çok farklı olduğunu göstermektedir. Kadının doğurganlığı, doğurduğu canlıyı büyütme ve yaşatması onun en temel ve güçlü özelliğidir. Bu süreçte erkeğin rolü ise tamamlayıcı faktör olarak eşini ve çocuğunu koruma ve gereksinimlerini karşılamak yönündedir. Bu nedenle kadın ile erkeğin birbirine rakip olarak gösterilmesi ve ezilmişlik temelinde olayların ele alınması büyük bir yanılgıdır. Böyle bir yanılgıdan yola çıkılarak varılan tüm sonuçlar da yanılgıdır. Kadının eşitlik ve ezilmişlik gibi kavramlardan yola çıkarak vardığı bu nokta, bitkilerin genleri ile oynanarak yapılan “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara” benzemektedir. GDO olarak elde edilen ürün aslına benzese de doğal bağlamından koparıldığı için tamamen farklıdır. Bu nedenle GDO’ya karşıt veya yandaş olanlar dahi tüketimi esnasında şüpheyle yaklaşmaktadırlar. Son iki yüz yıldır bilim, ekonomi ve siyaset dünyası da kadının genetiğini değil, ama sosyolojisini temelden bozarak “Sosyolojisi Değiştirilmiş Organizmalar” haline dönüştürmüştür. Ekonomik bağımsızlık çerçevesinde kendisinin yaşadığı olumsuz değişim paralelinde evinde de değişim yaşatmak isteyen kadın, sonuçta kendi ayağına kurşun sıkmaktadır. Zira bu değişim sürecinde aile içindeki roller birbirine karışmış, bir zamanlar evde merhamet ve şefkatin temsilcisi kadın ile koruma ve otoritenin sembolü olan erkek gitmiş, yerine kimin ne yaptığı belli olmayan, yetki ve rol karmaşası yaşanan aileler ortaya çıkmıştır. Bu dengenin bozulmasının nedeni sermaye çevresi ve onun tuzağına düşen kadın iken özgürlüğün verdiği sarhoşlukla bu hata da kabullenilmeyerek kargaşa büyütülmeye devam edilmiştir. Günümüzde gelinen son noktada “kadın ucuz işgücü, pahalı tüketici” olarak vahşi kapitalizmin egemen olduğu dünya ekonomisinin temel taşı durumundadır. Bu ise bir kadın için övünülecek bir nokta olmayıp, sermaye şeytanına kendinin ve evinin huzur ve mutluluğunu vererek özgürlük ve bağımsızlık maskesi altında ekonomik esaretin altına girmektir. Kısacası sosyolojik evrimin kendisine vermiş olduğu kazanımları yadsıyarak SDO, yani Sosyolojisi Değiştirilmiş Organizmalar olmak demektir.

    *Dr Ali Korkmazın “Ben Rahatsızım” İsimli Kitabından.

Dünden Bugüne

Ayşe Askere Git Ali Sofra Kur

(30.9.2015 tarihli bir yazım. Yeni müfredatta cinsiyet eşitliği ne kadar yer aldı bilmiyorum. Bilgi sahibi olan okuyucular yazarlarsa memnun olurum.) Yeni okul dönemi açıldı, Allah sonumuzu hayreylesin. Özellikle "okul dönemi" dedim, ...
Devamını Oku

Güzel Söz

"Bir ev halkı birbirine iyilik ve ikramda bulunduğunda Allah üzerlerine rızık akıtır ve Allah'ın himayesinde olurlar. (Hadis-i Şerif)

Kitap

Algı Yönetimi ve Manipülasyon

Algı Yönetimi ve Manipülasyon "Kanmanın ve Kandırmanın Psikolojisi" kitabı nasıl kandırıldığımızı çok iyi gözler önüne seren bir kitap. Mücahit Gültekin kitapta bilimsel açıklamalarla birlikte günümüzden ve İslam tarihinden örneklerle  yalın bir ...
Devamını Oku